“Bir kız çocuğu polislerin bulunduğu noktaya doğru ilerliyor. En fazla on bir on iki yaşlarında. Çocuğu, yüzünü görmediğimiz sadece sesini duyduğumuz anonsla direktif veren kolluk mensubu yönlendiriyor. Kolluk mensubu, çocuğun kıyafetlerini çıkarmasını, karnını ve sırtını göstermesini istiyor. Çocuğun yüzünde bir dehşet ifadesi var. Neden böyle yapıldığını anlamakta zorlanan fakat daha önce de böyle yapıldığını bilen bir dehşet ifadesi. Verilen komuta uyulmadığında bunu canıyla ödeyeceğini bilen bir yüz ifadesi. Verilen komuta, onur kırıcı emre uyduğum için beni kınamayın, ben henüz çocuğum, sadece evimin önünde oyun oynamak istiyorum diyen bir ifade. “Şimdi söylenenleri yapacağım, sonra geçecek herşey ve evimin önüne gidip oyun oynayacağım “umudu taşıyan bir ifade. 

Çocuk, yüreğine dolanan korkunun aklını almasını, dizlerinin bağını çözmesini engellemek ve söylenenleri doğru duyup doğru uygulamak için içine korku bulaşmış gözlerini sonuna kadar açıyor. Gözleriyle duymaya çalışıyor verilen komutu. Komutu veren kolluk mensubu hayvanları konu alan belgesel filmlerdeki gibi açıklayıcı bir ses tonuyla arka arkaya komutlarını sıralıyor. Çocuk denilenleri harfi harfine uyguluyor. Korkuyla kazağını sıyırıyor yukarıya, altındaki zıbını yırtarak karnını ve sırtını gösteriyor. Komut veren her dediğinin yapıldığını gördükten sonra bir sonraki komutu veriyor. Komutu veren kadar, görüntü ve sesi kaydeden de titizlikle yapıyor işini. Bu bir film sahnesi, henüz kamera arkasını göremiyoruz. Belki Nazi kamplarınını, belki İsrail işgali altındaki Filistin yerleşim yerlerinden birini konu alıyor. 

Sonra başka çocuklar geliyor, aynı küçük düşürücü muamele onlara da yapılıyor. Görüntüyü çekenler ileride bebekli ailenin başka fertlerini fark ediyor. Görüntülere yansıyan hakaret, küfür ve ırkçı sözler içinde bir kolluk mensubunun belgesel ismi olabilecek şu sözü duyuluyor: "Korkma, devlet hepinize bakacak a.koyayım”. Bir diğeri, çocukların babası için “y. kafası, talimatlara uy, anasını s…” diyor, bir diğeri “tinayla vururum diyor. 

En son izlediğimiz bu mükemmelikte çekilmiş dehşet sineması görüntüleri iki Türk askerinin yakılarak öldürülme sahnesiydi. Yakılarak öldürülen askerlerin, yanmaya giderkenki soğuk kanlı davranışları herkesi şok etmişti. Bu sahneler belli ki daha önce defalarca prova edilmiş. Sadece alevin bedene değmeye ve bedeni yakmaya başladığı andan itibaren bir şaşkınlık görülüyor yakılan insanların yüzünde. Belli ki o zaman kadar bunu bir film çekimi zannediyorlar. Bu görüntüler DAİŞ’e ait propaganda filmleriydi. Müthiş bir prodüksiyon yapılmış ve mükemmel bir yönetmenlik var her karesinde. Buna benzer pek çok video izledik DAİŞ denen vahşetin ortaya çıkmasından bu yana. 

Yukarıda sözünü ettiğim kız çocuğu ile ilgili sahne Filistin’den ya da Nazi kamplarını anlatan filmden bir kare değil, bir yıl önce Diyarbakır’ın Sur ilçesinde yaşanan çatışmalar döneminde çekilmiş bir görüntü. Propaganda amaçlı, tıpkı DAİŞ ve Nazi propaganda bakanı Goebbels’in propaganda görüntüleri gibi. Bütün bu görüntülerdeki amaç şok ve dehşet duygusu uyandırmak. Dehşet, dramatik bir kurgu içerisinde olabildiğince estetize edilerek sunuluyor. Suriye’de ve Sur’da olanlar ve olanların estetize edilişi ve sunumu ne kadar da aynı kirli kafanın ürünü olarak ortaklık gösteriyor değil mi? Bir film sahnesi olarak bile izlediğimizde yüreğimizin altında ezilebileceği sahneler estetize edilmiş belge görüntü olarak bize sunuluyor. İki şey amaçlanıyor bununla, zulmedenin gücü karşısında ezilenlerin çaresizliğini çoğaltmak, estetize edilmiş dramatik yapısıyla da bu vahşet bilgisine ulaşmış olan bizleri pasif birer seyirci konumunda tutmak. 

Anlamak gerekiyor ki bu savaş aynı zamanda bir estetik savaşıdır da. Ezilenlerin etik estetiği ile egemenlerin pornografik estetiği arasındaki bir savaş. Bu savaş, ezilenlerin etik estetiğiyle mutlaka bir hafızaya dönüşmek zorunda yarını doğru yerden kurabilmek için.