- Psikolog Fahriye Cengiz, çocukların şiddet içerikli oyunlara yönelmesinin kentleşme ve yerel mekanizmalarıyla doğrudan ilgili olduğunu belirterek, “Çocuklar ev içinde de dışarıda da çok yalnız. Görünme ihtiyacı karşılanmayınca ‘ben buradayım’ diyorlar, bunu da yıkıcı yollarla yapıyorlar” dedi.
Eğitimden sosyal yaşama kadar birçok alanda artan güvencesizlik, çocukların maruz bırakıldığı psikolojik baskıları büyütürken, son dönemde okullarda gerçekleşen saldırılar şiddetin giderek toplumsallaşan bir sorun haline geldiğini ortaya koyuyor. Son 20 yılda eğitim sisteminde yapılan değişiklikler; öğrencileri rekabete zorlayan sınav politikaları, çocuğu sömürüye açık hale getiren Mesleki Eğitim Merkezi (MESEM) uygulamaları, bilimsel ve anadilde eğitimden uzaklaştırılan müfredat ile “Çevreme Duyarlıyım, Değerlerime Sahip Çıkıyorum (ÇEDES)” gibi projelerle eğitim alanlarının dini referanslarla şekillendirilmesi, çocukların çok yönlü gelişimini hedef alan toplumsal politikaların tasfiye edilmesine neden oldu. Dijitalleşmenin kontrolsüz biçimde yaygınlaşması ve çocukların sosyal yaşamdan koparılarak yalnızlaştırılması da derinleşen krizleri büyüten başlıklar arasında yer alıyor.
Jinnews’ten Öznur Değer’e konuşan Psikolog Fahriye Cengiz, çocuk ve şiddetin yanı sıra toplumsal krizlerin çocuklar üzerindeki etkisine dair değerlendirmelerde bulundu.
Normalleşen ve kökleşen şiddet
Yaşanan okul saldırılarının iki günde açığa çıkan münferit olaylar olmadığını ifade eden Fahriye Cengiz, “Nerden, nasıl ve hangi dinamiklerle biz bu noktaya geldik? Bunu sorgulamak lazım. Şiddet ve şiddet araçlarının bu kadar ulaşılabilir ve meşru görülmesi en fazla sorgulanması gereken konu” dedi. Toplumun yapısını oluşturan tüm kurumların tek tek ele alınarak incelenmesi gerektiğini kaydeden Fahriye Cengiz, “Şiddet bir çatı kavramıdır. Genel bir kavramdır. Şiddet, bir bireye, nesneye veya topluluğa yönelik yıkıcı eylemlerdir. Doğaya, kadına, hayvana, eğitimciye şiddet bir anlamda birleşen bir şiddet türüdür. Birini diğerinden ayırtmak mümkün değildir. O yüzden öznel ele aldığımız kadar toplumsal bir kavram olarak da ele almalıyız. Şiddetin meşrulaştırmasını sadece okul saldırılarına sıkıştıramayız. Son yıllarda ülkemizde yaşadığımız coğrafyada şiddet çok normalleşti. Şiddet bizde kökleşmiş, kök salmış bir şey” sözlerine yer verdi.
Sorun sadece ev içi değil
Şiddeti meşrulaştıran argümanlardan birinin medya olduğuna dikkat çeken Fahriye Cengiz, “Güne o programlarla başlanıp, akşam haberlerinde sokaktaki ve Meclis içindeki erkek kavgalarına yönelik şiddet haberlerini dinleyip bundan sonra da 3 saat boyunca bireysel silahlanmanın, mafyacılığın güç dengesinin tamamen eril bir yapı üzerine oturtulduğu dizileri izledikten sonra her şey normalleşiyor” dedi.
Şiddet sarmalından yeni bir yaşam yaratmanın mümkün olduğunu söyleyen Fahriye Cengiz, “Bu sadece anne ve babanın tek başına çözebileceği bir mesele değil. Bir anne baba aynı zamanda toplumun sembolik ifadesidir. Dolayısıyla çocuğun sadece ev içi vicdan ve merhamete terk edilmesi doğru değil. Çünkü çok eşitsiz ve ayrımcı bir dünyada yaşıyoruz. Bütün kurumlarla işbirliği içerisinde olunmalı. Toplumun en aşağısından en yukarısına şiddetle mücadele yöntemleri geliştirilmeli” diye belirtti.
Şiddet artık hepimizin içinde
Bir alanda şiddeti meşru görüp bir alanda görmeyen bir yaklaşımın olmaması gerektiğini dile getiren Fahriye Cengiz, “Şiddet artık hepimizin içinde besleniyor. Artık toplumdaki her olayda herkes kendi karşıtını üretiyor ve herkes karşıtı için cezalandırıcı bir şey talep ediyor. Herkes bir ötekinin ölümünü diliyor. Tehlikeli olan da burası. Bu karşıtlığı ortadan kaldırıp temel insan hakları, yaşam hakkı boyutuyla yaklaşmak gerekiyor. Ardından da en tepeden bütün kurumsal yapıyı inşa eden dinamiklere etki edecek şekilde şiddet dilini ve şiddeti yeniden üreten araçları hayatımızdan çıkarmaya dönük çalışmalar yürütmemiz gerekiyor” ifadelerini kullandı.
Çocukların görünmeye ihtiyacı var
Fahriye Cengiz, çocukların bilgisayar oyunlarına ve şiddet içerikli oyunlara yönelmiş olmasının kent ve yerel mekanizmalardan ayrı düşünülemeyeceğini belirterek şunları ifade etti: “Çocuklar ev içinde de dışarıda da çok yalnızlar. Çocukların tamamen eve kapandığı bir durumdan evde sürekli şiddet içerikli dizilerin, filmlerin izlenmesi, bunların övülmesi gibi içeriklerde fiziksel gücün açığa çıkarıldığı ama aynı zamanda haksızlıkla da mücadele eden karizmatik figürlerin ortaya çıkarıldığı ve sempatik olarak sunulduğu yerde çocuk bunu burada görüyor. Emeğin çabanın değersizleştirildiği, gençliğin geleceksizlik düşüncesine kapılması gibi durumlar gençler ve çocukları sanal aleme iten gerçeklikler. Gerçek bir toplumsallıktan koparıp kendini gösterebileceği sanal bir ortam ve orada görünüyor. Çocukların görünmeye ihtiyacı var.”
Hem maruz hem yalnızlar
Fahriye Cengiz konuşmasını şu sözlerle tamamladı: “Çocuklar sadece okula giden, sorun çıkarmaması gereken, ev içinde anne ve babayı yormayan, toplumda da kimseye dert olmaması gereken yalıtılmış, kendi odalarında bilgisayar başlarında ya da sınav, elenme rekabet yarışında orada yaşaması gereken canlılar. Bu çocuk dünyasına, çocuğun özgür dünyasına çok ters bir şey. Çocuğun görünme ihtiyacının karşılanmadığı bir alanda çocuk ‘ben buradayım’ diyor. Bunu çok yıkıcı bir şekilde yapıyor ama bu yolu da başka bir yerden öğrenmiş oluyor. Anneler babalar da güvensizlikten dolayı çocukları sokağa göndermiyor. Çocuk tek başına anne ve babanın altından kalkabileceği bir sorumluluk değil. Eskilerin bir sözü var ‘çocuğu büyütmeye bir köy lazım’ diye. Çocuklar da ebeveynler de hem birbirlerine çok maruz kaldıkları ama çok da yalnız oldukları bir durumdalar.” WAN