Sussex Üniversitesi’nden Dr. Kamran Matin, İran savaşının ötesindeki güç mücadelesini ve Rojhilat’ın geleceğini anlattı

  • Tahran, uzun zamandır savaşa hazırlanıyordu. İsrail, rejim değişikliğini ya da İran'ın başarısız bir devlete dönüşmesini isterken, ABD kontrollü bir değişim arıyor. Bugün yaşananlar bölgesel hegemonya savaşıdır.
  • İran’ın zayıflaması Türkiye için bir kabus senaryosudur. Bu durum, Rojhilat'ta Kürt gücünün ortaya çıkma ihtimalini artırır. Türkiye bunu ‘ikinci bir Rojava’nın ortaya çıkması’ olarak görecek ve engellemeye çalışacak.
  • Örgütlü siyasi yapısı ve Kürt partilerinin askeri kapasitesi nedeniyle Tahran, Rojhilat'ı en ciddi tehditlerden biri olarak görüyor. Ayrıca KDP ve YNK için uygulanabilir tek seçenek, PJAK’ın stratejisini benimsemek olabilir.

FELEKXAN SERHAT

Ortadoğu’da yeni bir paylaşım ve güç savaşına tanıklık ediyoruz. ABD-İsrail ve İran arasındaki savaş altıncı ayına girerken, çatışmanın etkileri cephe hattını aşarak bölgenin geleceğini belirleyecek yeni bir jeopolitik süreci de beraberinde getiriyor.

Sussex Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi Dr. Kamran Matin’e göre, bu yeni denklemde yalnızca İran’ın nükleer programı ya da bölgesel nüfuz mücadelesi değil, Rojhilat’ın konumu, Kürtlerin siyasal geleceği ve Kürdistan üzerindeki rekabet de belirleyici olacak.

Sussex Üniversitesi’nden Dr. Kamran Matin’le savaşın gölgesinde şekillenen yeni bölgesel dengeleri ve Kürtlerin bu denklemdeki yerini konuştuk:

ABD-İsrail ve İran savaşı neden bu kadar uzadı? Tarafların stratejik hedefleri gerçekten değişti mi, yoksa bu sadece sahada bir yıpratma savaşı mı?

Savaşın uzamasının temel nedeni, ABD ve İsrail’in stratejisinin, İran’ın üst düzey lider kadrosunun ortadan kaldırılmasının ardından ya İran rejiminin kısa sürede çökeceği ya da Tahran’ın ABD’nin temel şartlarını kabul edeceği beklentisine dayanmasıydı. Bu şartlar arasında nükleer programın sona erdirilmesi, füze programına kısıtlamalar getirilmesi ve Şii vekil güçler aracılığıyla bölgesel müdahalelere son verilmesi bulunuyordu.

Ancak bu beklentinin yanlış bilgilendirmeye dayandığı ortaya çıktı. İran rejimi uzun süredir böyle bir senaryoya hazırlanıyordu. Görünüşün aksine, sistem tek bir lidere bağlı değildi; merkezi olmayan bir askeri yapı ve karmaşık bir kurumsal düzen oluşturulmuştu.

Rejimin ilk saldırıyı atlatmasının ardından, Hürmüz Boğazı’nı bir silah olarak kullanarak misilleme yapabildiği görüldü. İran, boğaz üzerinden Körfez ülkeleri ve küresel ekonomi üzerinde baskı oluştururken enerji fiyatlarının yükselmesine neden oldu. Bu gelişme sonrası ABD ve İsrail arasında savaşın geleceği konusunda görüş ayrılıkları ortaya çıktı.

ABD, İran’ın donanması ve hava kuvvetleri de dahil olmak üzere askeri kapasitesine verilen zarardan yararlanarak Tahran’ın davranışlarını değiştirmeyi ve Hürmüz Boğazı’nı yeniden açmayı hedefliyordu. İsrail ise rejimi devirerecek daha kapsamlı bir savaş stratejisini savunuyordu.

Trump, İsrail’in savaşı sürdürme ve genişletme yönündeki çağrılarına direndi. Haziran 2026 tarihli Mutabakat Zaptı bu bağlamda imzalandı. Ancak o tarihe gelindiğinde İran’ın güç dengelerine ilişkin algısı köklü biçimde değişmişti. Hürmüz Boğazı’nın kapatılmasının yarattığı etkiyi gözlemleyen İran, boğaz üzerindeki kontrolünü kurumsallaştırması ve bu kontrol aracılığıyla ABD’nin ya tamamen dışlanacağı ya da yalnızca sınırlı bir etkiye sahip olacağı yeni bir bölgesel güvenlik yapısı oluşturması gerektiği sonucuna vardı. Başlangıçta karşılıklı misillemeler şeklinde ilerleyen, ancak bugün giderek tırmanan çatışmaların temelinde de bölgenin gelecekteki jeopolitik dengesi ve güvenlik mimarisi yer alıyor. Bu durum, ABD’nin İran’ın bölgenin hâkim gücü haline gelmesine fiilen izin vermeden savaşı sona erdirmesini oldukça zorlaştırıyor. Bu da özellikle Çin’e karşı izlediği küresel strateji açısından ABD için geniş kapsamlı sonuçlar doğuruyor.

ABD, düşmanca bir devletin Körfez ve Batı Asya’yı hâkimiyeti altına almasını engellemeye çalıştığı sürece, İran’ın Hürmüz Boğazı üzerinde tek başına kontrol sahibi olma taleplerini kabul etmesi olası görünmüyor. Buna karşın Trump, büyük çaplı bir kara harekâtı başlatma ve ABD’yi yeni bir uzun soluklu çatışmanın içine sürükleme konusunda isteksizliğini koruyor. Dolayısıyla mevcut çıkmazın sürmesi muhtemel görünüyor.

ABD’nin İran politikası ile İsrail’in güvenlik stratejisi ne ölçüde örtüşüyor? Sizce Washington bu süreçte çatışmayı sınırlamayı mı hedefliyor, yoksa bölgesel güç dengesini yeniden şekillendirmeye yönelik daha kapsamlı bir strateji mi izliyor?

Kasım 2025’te yayımlanan ABD Ulusal Güvenlik Stratejisi’ne (NSS) bakıldığında, Ortadoğu’nun ABD için artık eskisi kadar öncelikli olmadığı açıkça görülüyor. Belge, ABD’nin stratejik önceliklerinin başka bölgelere, özellikle Doğu Asya ve Çin’e odaklandığını ortaya koyuyor. Ayrıca ABD’nin bölgenin rakip ya da düşman güçlerin kontrolüne geçmesine izin vermeyeceğini de vurguluyor.

ABD açısından temel sorun ise İran’ın, Washington’un kendisi için öngördüğü ikincil rolü kabul etmemesi. İran, 1979 Devrimi’nden önce de bölgesel hegemonya hedefi taşıyordu. İslam Cumhuriyeti ise Yemen ve Lübnan’dan Suriye ve Irak’a kadar uzanan geniş bir coğrafyada mini bir emperyalist güç olarak faaliyet gösterdi. Bu açıdan bakıldığında savaş, nihayetinde bölgesel hegemonya mücadelesi çerçevesinde emperyalistler arası bir rekabeti yansıtıyor. Nitekim bu konuyu yakın zamanda yayımladığım bir çalışmada daha teorik bir perspektifle ele almıştım. 

Öte yandan İsrail’in stratejisi ve hesapları farklıdır. İsrail, İslam Cumhuriyeti’ni varoluşsal bir tehdit olarak görüyor. Bu nedenle ya rejim değişikliğini ya da İran’ın başarısız bir devlete dönüşmesini tercih ediyor. ABD ise İran’da uzun süreli bir iktidar boşluğunun bölgede felaketle sonuçlanacağından endişe ettiği için, davranışta ya da liderlikte daha kontrollü bir değişimi tercih ediyor. Ancak İran’ın, Washington’un "maksimalist talepler" olarak değerlendirdiği konulardaki ısrarı, ABD’yi zamanla İsrail’in pozisyonuna daha fazla yakınlaştırabilir.

Bu süreçte İran’ın Rojhilatê Kurdistan’daki Kürtlere baskı ve saldırılarının arttığını görüyoruz. Bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

İran’ın Kürtlere yönelik saldırılarındaki artış, rejimin mevcut politikasını daha da sertleştirdiğini gösteriyor. Rejim, Rojhilat’ı karşı karşıya olduğu en ciddi tehditlerden biri olarak görüyor. Bunun temel nedenleri, 1979 Devrimi’nden bu yana rejime meydan okuyan örgütlü siyasi radikalizm ve Kürt siyasi partilerinin askeri kapasitesidir. Rejimin dış ya da iç baskılar nedeniyle zayıfladığı dönemlerde, bu güçler Rojhilat’ta özgür bölgeler kurabilir. Böyle bir gelişme ise ülkenin geri kalanı açısından çok geniş kapsamlı sonuçlar doğurabilir.

ABD ve İsrail’in, Rojhilat’ın kurtarılması sürecinde Kürt partilerini desteklemeyi değerlendirdiğine ilişkin abartılı haberler de rejimi açıkça tedirgin etti. Bu durum, İran’ın ya doğrudan askeri saldırıları yoğunlaştırmasını ya da Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne (KBY) baskı yaparak Kürt siyasi örgütlerini Başûr’dan sınır dışı etme çabalarını açıklıyor.

Bu yaklaşım, savaş öncesi stratejiden bir sapmayı ifade ediyor. Önceki dönemde İran, Rojhilat’taki Kürt partilerinin faaliyetlerini sınırlandırmak için ağırlıklı olarak Bağdat ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi (KBY) üzerinden vekâleten kontrol sağlamaya çalışıyordu.

Peki, Rojhilat’taki Kürtler bölgesel güç mücadelesinde nasıl bir rol oynuyor? İsrail, ABD ve diğer bölgesel aktörlerin Kürt meselesine yaklaşımı, İran’ın güvenlik politikalarını nasıl etkiliyor?

Birinci Dünya Savaşı’nın ardından Kürdistan’ın ikinci kez bölünmesinden bu yana Kürt nüfusunu yöneten bölge devletleri, aralarındaki çekişme ve anlaşmazlıklara rağmen Kürt özyönetiminin ortaya çıkmasını ve kurumsallaşmasını engellemek için sürekli işbirliği yaptı.

Bu durum, kendi stratejik hedefleri doğrultusunda belirli dönemlerde bazı Kürt gruplarını desteklemedikleri anlamına gelmiyor. Örneğin, 1960 ve 1970’lerde Şah yönetimi Irak’taki Kürt ayaklanmasını, 1980’lerde ise Suriye Bakur’daki Kürt hareketini destekledi. Ancak 2017 bağımsızlık referandumu ve mevcut çatışma gibi kritik dönemlerde, Türkiye ile İran Kürt güçlerine karşı ortak hareket etti.

ABD’nin bölgedeki askeri ve siyasi varlığını önemli ölçüde azaltmayı öngören “Doğu’ya yönelme” politikası, özellikle Türkiye ve İran’ın doldurmaya çalıştığı bir güç boşluğu yarattı. Bu iki ülke farklı alanlarda rekabet etse de Kürt özyönetimi ihtimali gündeme geldiğinde anlaşmazlıklarını ikinci plana atma eğilimi gösteriyor. Bugün Kürdistan’ı yöneten devletlerin, özellikle de İran ve Türkiye’nin en büyük kaygısı, ABD veya İsrail’in Kürt güçlerine destek vererek Rojhilat’ta fiili bir Kürt oluşumunun ortaya çıkmasını kolaylaştırma ihtimalidir.

Devlet Bahçeli’nin Ekim 2024’te Abdullah Öcalan ile diyalog çağrısı yapmasının ardından Türkiye’nin Kürt hareketiyle çözüm arayışına yönelmiş görünmesi, barışa yönelik gerçek bir iradeden çok, İsrail’in Rojava ve Bakur’daki Kürt güçleriyle taktiksel bir ittifak kurabileceği endişesinden kaynaklanıyordu.

İran’ın savaştan ayakta çıktığının anlaşılmasının ardından ise Türkiye, Kürt hareketine anlamlı siyasi ya da anayasal tavizler vermek zorunda hissetmedi. Türk devletinin bu süreci “terörsüz Türkiye” projesi olarak tanımlaması da Kürt tarafının attığı çok sayıdaki tek taraflı adımdan bağımsız olarak, niyetine dair önemli ipuçları veriyor.

Mevcut çıkmazın temel nedeni, Türk devletinin hiçbir zaman demokratik bir çözüme samimi biçimde bağlı olmamasıdır. Devlet açısından en büyük kaygı, Rojava’nın siyasi bir varlık olarak kalıcı hale gelmesi ve İsrail’den askeri ile lojistik destek alma ihtimaliydi. Benzer şekilde, Şubat ayı sonunda ABD ve İsrail’in Kürt partilerine Rojhilat’ın özgürleştirilmesi konusunda destek vermeyi planladığı yönündeki söylentiler ortaya çıktığında, Erdoğan’ın (büyük olasılıkla İran’la koordinasyon halinde) bu tür girişimlere karşı Trump’a baskı yapan ilk liderlerden biri olduğu bildirildi.

Rojhilat’ta ayrıca yoğun bir askeri yığınak olduğu görülüyor. Bölgedeki mevcut durum nedir? Kürt siyasi örgütleri buna nasıl karşılık veriyor?

İran, savaşın fiilen sona ermediğini ve yeni bir çatışma dalgasının her an başlayabileceğini düşünüyor. Hatta çatışmanın, ağırlıklı olarak İran’ın güneyinde olmak üzere, fiilen başlamış olabileceğine inanıyor. Rejim, Kürt güçlerinin bu süreçte yeniden önemli aktörler haline gelmesinden endişe ediyor.

Bu nedenle Tahran, Başûr’daki Kürt üslerine yönelik İHA ve füze saldırılarını artırırken, KBY de Kürt örgütlerini sınır dışı etmesi için baskı yapıyor. Aynı zamanda, olası halk ayaklanmalarını önlemek amacıyla Rojhilat’taki güvenlik önlemlerini daha da sıkılaştırıyor.

Ne yazık ki Kürt siyasi partileri ve örgütleri ise büyük ölçüde pasif ve tepkisel bir tutum sergiledi. Savaşın başlamasından kısa süre önce bir ittifak kurmalarına rağmen, bu yapı pratikte çok sınırlı sonuç üretti. Askeri ve diplomatik kaynaklarını birleştirerek İran muhalefeti ve uluslararası aktörler karşısında ortak bir tutum almak yerine, ittifakı oluşturan partiler ayrı hareket etmeyi sürdürdü. Bu parçalı yapı, başlangıçta ittifakı büyük bir umutla karşılayan Rojhilat’taki Kürt sivil toplumunda hayal kırıklığı yarattı.

Stratejide köklü bir değişiklik yapılmaz ve tüm Kürt siyasi partileri arasında somut bir işbirliği için samimi bir çaba ortaya konulmazsa, rejim bu bölünmüşlüğü kullanmaya devam edecek ve bunun bedelini hem Kürt siyasi örgütleri hem de Rojhilat ağır şekilde ödeyecektir.

Önümüzdeki dönemde KDP ve YNK’nin, Rojhilat ve Kürt partilerine yönelik politikalarında nasıl bir değişim bekliyorsunuz?

KDP ve YNK, tarihsel olarak İran’ın çıkarlarıyla büyük ölçüde uyumlu hareket etti. İran’ın ABD ile yaşadığı büyük çatışmadan ayakta çıkması ve ABD ordusunun Eylül 2026’ya kadar Başûr’dan çekilmesinin planlanması, bu iki partinin İran’la uyumunu daha da güçlendirebilir. Bu değişimin işaretleri şimdiden görülüyor, çünkü buradaki Kürt partileri ciddi baskılarla karşı karşıya.

Bunun yanı sıra PKK’nin kendini feshetmesi ve silahlı mücadelesini sona erdirmesiyle, Türkiye artık KDP’ye eskisi kadar ihtiyaç duymuyor. Bu durum KDP’yi İran’a daha da yakınlaştırırken, Tahran’ın da Türkiye ve Kürdistan Bölgesel Yönetimi’ne karşı izlediği daha geniş denge stratejisi çerçevesinde Bakur’daki Kürt hareketini destekleme motivasyonunu azaltıyor.

YNK ise KDP karşısında dengeyi koruyabilmek için tarihsel olarak İran’a bağımlı oldu. ABD’nin Irak’tan çekilmeye hazırlanması ve Bağdat’taki merkezi hükümetin güç kazanmasıyla birlikte, YNK de İran yanlısı Şii güçlerle daha yakın bir ittifak kurdu.

Bu koşullarda uygulanabilir tek seçenek, PJAK’ın stratejisini benimsemek olabilir. Bu strateji, KDP ve YNK’nin fiili kontrolü dışındaki dağlık alanlara yerleşmeyi, PJAK ile faaliyetleri koordine ederek örgütün yeraltı ağlarından ve İHA’lara karşı geliştirdiği mücadele deneyiminden yararlanmayı içeriyor. PJAK da dâhil olmak üzere bu grupların tamamının kısa süre önce kurulan Rojhilat Siyasi Güçler İttifakı’nın üyesi olduğu düşünüldüğünde, bu seçenek ilkesel olarak uygulanmalı.

***

Kapsamlı ve köklü bir strateji gerekli

Bölgede yeni bir jeopolitik düzen şekilleniyor. Bu düzenin nihai biçimi, güç dengelerinin yanı sıra hem devletlerin hem de devlet dışı aktörlerin izleyeceği siyasi stratejilere bağlı olacak. Kamran Matin’in, Kürtlerin bu denklemde nasıl bir konumda olacağına dair öngörüsü şöyle: “DAİŞ’in Kürt güçleri tarafından yenilgiye uğratılmasının ardından, Kürt aktörlerin ABD ve Avrupa’nın stratejik hesaplarındaki önemi azaldı. Kürt stratejisinin temel sorunu, dış güçlere karşı esnek, hatta zaman zaman fazlasıyla esnek davranırken, diğer Kürt aktörlerle ilişkilerde katı bir tutum benimsemiş olmasıdır. Bu yaklaşım, ortak bir Kürt cephesinin oluşmasını son derece zorlaştırdı.

Özellikle Kürtlerin yalnızca küresel güç mücadelesi içinde hayatta kalmaya çalışan pasif aktörler olduğu yönündeki yaklaşımı aşırı yapısalcı buluyorum. Bu bakış açısı, bir yandan ABD’nin gücünü ve stratejisinin tutarlılığını abartırken, diğer yandan Kürtlerin kendi siyasi inisiyatifini küçümsüyor.

Bunun sonucu olarak Kürt hareketleri, bölgesel ve uluslararası aktörlerle ilişkilerinde sahip oldukları etki gücünü çoğu zaman etkili biçimde kullanamadı. Rojava bunun en açık örneklerinden biridir. Esad rejiminin düşmesinden bu yana büyük ölçüde pasif bir tutum benimsedi. Bana göre daha proaktif bir strateji izleseydi ve HTŞ’nin yükselişini kaçınılmaz bir gerçek olarak kabul etmek yerine buna karşı farklı bir siyaset geliştirseydi, çok daha büyük kazanımlar elde edebilirdi.

Bugün hem Rojava hem de Bakur’da ortaya çıkan tablo, demokratik bir ortak yaşamı güvence altına alan anayasal ya da kurumsal bir çerçeveden ziyade, bir tür ‘dahil etme yoluyla dışlama’ ya da en iyi ihtimalle ‘hiyerarşik dahil etme’ modelidir. Bunun temel nedeni ise karşılıklı tanınmanın olmamasıdır. Demokratik bir birlikte yaşamın en önemli koşulu karşılıklı meşruiyettir. Ancak ne Suriye’deki Colani-HTŞ yönetimi ne de Türk devleti, Kürt hareketini meşru bir muhatap olarak tanıyor. İran ve Irak da Kürtleri kolektif haklara sahip siyasi bir topluluk olarak kabul etmiyor. En fazla bireysel vatandaşlık hakları tanınabiliyor; ancak bunlar kolektif ulusal haklar meselesini çözmeye yetmiyor. Bu nedenle Kürt sorunu hâlâ çözümsüzlüğünü koruyor. Bu durum, Kürt hareketi ile siyasi partilerinin kapsamlı bir özeleştiri yapmasını ve strateji ile taktiklerini köklü biçimde yeniden değerlendirmesini gerekli kılıyor.”

***

‘İkinci bir Rojava’yı' istemeyecek!

ABD’nin müttefikleri aracılığıyla Rusya ve İran’ı kontrol altında tutmaya çalıştığını vurgulayan Matin, bölgesel devletler arasındaki ilişkilere dikkat çekti: “ABD’nin NATO’ya bağlılığının zayıflayabileceğine ilişkin endişeler, Avrupa’nın Rusya’ya karşı denge unsuru olarak Türkiye’ye olan bağımlılığını artırdı. Bu durum, Trump’ın ‘Önce Amerika’ doktriniyle şekillenen yeni bölgesel düzende Türkiye’nin neden kilit bir rol üstlendiğini açıklıyor.

Bu bağlamda, İsrail ile Türkiye arasındaki retorik gerilimin özden çok sembolik olduğunu düşünüyorum. Azerbaycan petrolünün Türkiye üzerinden İsrail’e kesintisiz şekilde akmaya devam etmesi ve Türkiye’nin, aralarında İsrail’le yakın ilişkilerini sürdüren ülkelerin de bulunduğu Körfez devletleriyle geliştirdiği ilişkiler, Ankara-Tel Aviv arasında doğrudan bir çatışma yaşanması ihtimalini son derece düşük kılıyor.

İki ülke arasındaki temel gerilim alanı hala Suriye. Ancak ABD’nin arabuluculuğuyla Türkiye ve İsrail’in muhtemelen bir tür birlikte yaşama düzeni üzerinde uzlaşacağını düşünüyorum. Bu çerçevede Colani hükümeti, iç düzeni sağlayacak ve Rojava’yı baskı altında tutacak kadar güçlü olacak, ancak İsrail’i tehdit edecek düzeye ulaşmayacaktır.

Türkiye-İran ilişkilerine gelince, Türkiye’nin stratejik düzeyde İran’a karşı hareket edeceğinden ciddi biçimde şüphe duyuyorum. İran rejiminin zayıflaması ya da çökmesi, Ankara açısından bir kabus senaryosu olur ve bunu her koşulda engellemeye çalışacak. Çünkü Tahran’ın zayıflaması, Rojhilat’ta yeni bir Kürt gücünün ortaya çıkma ihtimalini artıracaktır. Türkiye ise bunu kendi açısından ikinci bir Rojava’nın ortaya çıkması olarak görecek ve böyle bir senaryonun oluşmasını istemeyecektir.”