Davutoğlu “komşularla sıfır sorun” dedi, ortada selam verecek komşu kalmadı. Kiminle stratejik ortaklık kurdularsa, kiminle ortak kabine toplantıları düzenledilerse, kiminle ortak protokol imzaladılarsa, hepsiyle yolları ayrıldı.
Avrupa Birliği’ne tam üyelik dendi, Egemen Bağış’a neredeyse Avrupa yolu kapatıldı.
Kimi solcu ve liberal aydınlarla flörte başlandı, namuslu hiçbir solcu ve liberal aydın etraflarında kalmadı; Ahmet Altan Roboskî katliamından dolayı eleştirdiği Erdoğan’ın hışmına uğradı ve katillerle emri verenler ortalıkla dolaşırken Altan’a ceza kesildi.
“Demokratik, laik, hukuk devleti” dendi, iş dindar gençlik yetiştirilmeye, “emir verdim, yargı gereğini yapacak” aşamasında gelindi. Bununla da yetinilmeyip kürtaj insanlık suçu kapsamına alındı ve her kadına üç çocuk fetvası dayatıldı.
“Toplantı, gösteri, basın ve düşünce özgürlüğü” dendi, toplananların başına cop indirildi, gaz bombası kapsülleriyle gözleri çıkarıldı, bedenlerine ise kimyasal madde karışımı tazyikli su sıkıldı. Ve Türkiye tutuklu gazeteciler sıralamasında en başa oturdu, içeri tıkılmayan dürüst gazetecilerinse işine bir-bir son verildi.
“Kaynaşmış, birleşmiş bir toplum” hedeflendi, toplum tam anlamıyla kutuplara ayrıldı, “benden olanlar” ve “benden olmayanlar” olarak ikiye bölündü.
“Yasama, yürütme, yargı erki bağımsızlığı” dendi, herşey tek bir kişinin emrine amade kılındı. Basın da zapt-ı rapt altına alınarak tam kontrollü bir toplum, devlet ve medya yaratıldı.
“Kültürler arası dialog” dendi, “Müslümandan terörist olmaz” hükmü literatüre kazandırıldı; dünyanın insanlık suçu işlemekten dolayı aradığı Sudanlı El-Beşir’e kucak açıldı, Sünni-Müslüman tüm terör gruplarına daha etkili savaşmaları için özel kamplar ve askeri eğitim programları hazırlandı. Türkiye El-Kaide ve El-Nusra gibi terör örgütlerinin yol geçen hanına dönüştürüldü. Ve bu gayretkeşlik ve bu “stratejik derinlik”ten dolayı Türkiye terör ihraç eden ülkeler kategorisine alındı ve İran’la yanyana liste başına oturdu. Ve sonunda “hepimiz Müslüman Kardeşiz” denerek, Müslüman Kardeşlik tescil edildi.
Ve tüm bunlar ve burada sıralayamadıklarımızdan dolayı Türkiye 2013 yılı başından itibaren yalnızlığa terk edildi. Avrupa, ABD ve başkalarının Türkiye’ye ilişkin son aylardaki eleştiri ve tavırlarını, bu verileri dikkate alarak bir kez daha okumakta yarar var.
Diplomatik laf salatası bir tarafa bırakılırsa söylenen özet olarak şudur: Takke düştü, kel göründü; takiyye döneminin sonuna gelindi ve asıl niyet anlaşıldı.
AKP, bu ajandayla, bu ekiple, bu “stratejik derinlikle” olsa olsa sığ sularda yüzer, gövdenin büyük bir kısmıysa açıkta kalır. Ve açıkta kalan kısmına ilişkin söylenenlere ise “Türkiye düşmanlığı” yaftası belki içerde bir dönem para eder, ne var ki bunun uluslararası planda herhangi bir kıymet-i harbiyesi, bir getirisi olmaz.
Yıl 2013. TC’yi yönetenler, Erdoğan ve ekibi çağın oldukça gerisindeler. Onlar 1970’lerin dünyasında yaşıyor ve iyi bir kamuflajla yaptıklarının görülmeceğini, anlaşılmayacağını sanıyorlar. Oysa dünya küçüldü, herkesin birbirinden haberdar olduğu, birbirini gözetlediği bir köye dönüştü. Erdoğan ve ekibi, bir devletin bugünkü dünyada terör ihraç etmesinin en büyük suç sayıldığının ayırdına varamacak kadar öngörüden yoksunlar. El Nusra’yı terör örgütleri listesine alanların, onun hamiliğine soyunanlara ve çok uluslu Müslüman Kardeşler Holdingi patronluğuna göz dikenlere hoşgörüyle yaklaşacağı yanılgısı içinde oldular.
Örneğin Gezi ve Taksim’den sonra Erdoğan’ı işiten var mı? Sesi soluğu neden çıkmıyor? Eskiden esip gürleyen, üstüne vazife olmayan konularda dahi olanca sesi ile bağırıp çağıran, ona buna laf yetiştirme yarışı içinde olan bir Erdoğan gözüküyor mu ortalarda? Dünün şımartılmış, bundan ötürü de ona buna ayar vermeye çalışan Erdoğan’ı nerelerde? İçine girdiği bu derin sessizlik salt oruçlu olmasından mı? Yoksa başına saksı düştüğünden mi?
Evet, Erdoğan’ın başına gecikmiş de olsa saksı düştü. Aklı başına gelir mi, bilinmez. Ne var ki bu durum Kürtlerin ve Türklerin hayrınadır.
2013’ün ikinci yarısında Erdoğan’ın elinde kalan tek koz İmralı ve Barış sürecidir. Erdoğan ya bunun gereklerini yerine getirir ve kendine eskisi gibi olmasa da bir yer açar, ya da karantinaya alınarak inişe geçer. İnişe geçişi yavaşlatma ve biraz öteleme içinse Kürtlere gasp edilmiş haklarının em-küm etmeden iade edilmesi ve Kürdistan’ın Suriye işgali altındaki parçasında oluşan fiili durumun kabul edilip “sineye” çekilmesi gerekir.
Bunların seçim takvimine endekslenmesinin kendine fazlaca bir hayrının dokunmayacağını da aklında tutması gerekir. Ve en önemlisi de tek-tek diyerek başlayıp sıraladığı kırmızı çizgilerinden kurtulması, el çekmesi gerekir. Erdoğan’ın bunları hazmetmesi zor. Kişilik özellikleri itibariyle Erdoğan kendine aşık biri. Pramatistliği, faydacılık ve çıkarına olan konularda kural tanımazlığı, ona herşeye rağmen hendek atlatabilir.
Ya Kürt sorununu çözerek biraz daha, ya da yavaş da olsa tahtın sonuna!
msahin1@web.de
Sıfır sorundan uluslararası karantinaya