İlk şiir kitabı ”Dağların Ardındaki Çığlık” ile okura merhaba diyen Med Reşiyan, ”Şiir, acının rengini hissedebilmek, bir damla göz yaşında erimektir. Şiir, bir ananın yüreğindeki ağıttır” diyor.
MURAT ALPAVUT / DÜSELDORF
Orta Anadolu Kürtleri’nin kültür, sanat alanında özellikle son çeyrek yüzyılda ortaya çıkardığı çok değerli sanatçıları, yazar ve şairleri vardır. Bunlardan biri de kadın şair Med Reşiyan. Şair, dizeleriyle sadece içinde yaşadığı geri toplum değerlerine değil aynı zamanda Kürt halkının tarihten beri yaşadığı acı, zulüm ve katliamları da dizeleriyle dile getiriyor. Şair cumhuriyetten önce Kürdistan’dan Orta Anadolu’ya sürgün edilmiş, Reşwan aşiretine mensup olan bir ailenin kızı. Kırsal bir bölgede büyüyen şair, maddi durumlarının iyi olmamasından kaynaklı okul eğitimini yarıda bırakmak zorunda kalıyor.
Kürdistan’da olduğu gibi Orta Anadolu’da Kürt kadınları özellikle yasların vazgeçilmez ağıtçılarıdır. Yanık sesleriyle, doğaçlama yetenekleriyle yas evlerinde insanların yüreklerine dokunurlar. Med Reşiyan da Çığlık, Mülteci Aşk, Roboskî, Bir çocuk ölür, Halepçe, Bahara Dokunmak gibi şiirleriyle bu geleneği sürdürüyor.
”Dağların Ardındaki Çığlık” adlı ilk şiir kitabıyla okurunun karşısına çıkan Med Reşiyan ile isyancılığını, şairliğini ve şiirlerini konuştuk.
Sizi şiire yönelten neydi?
Kadını belli bir kategori içerisinde sınıflandıran, erkek egemen bir toplumda, küçük yaşta aile içinde, okulda, sokakta kadını ötekileştiren, dışlayan, söz hakkı tanımayan, erkeğe kul köle eden, sosyal ekonomik yaşamdan koparan ve kendi istekleri doğrultusunda şekillendirmeye çalışan sosyolojik ve psikolojik yansımalarının üzerimizdeki etkileri ve içimizde bastırılan duyguların yaratmış olduğu travmalar var.
Diğer taraftan yüzyıllardan beri Kürt halkını sisteme entegre etmeye çalışan, tek millet, tek bayrak, tek vatan ideolojisiyle hareket eden ve bu anlamda bir halkın dilini, kültürünü bütün değerlerini yok sayan ırkçı, faşist zihniyetlerin asimilasyoncu politikaları var. Dört parçaya bölünmüş ve halen sömürge konumunda bulunan sınırlara tutsak edilmiş, umutları, gençliği, çocukluğu, hayalleri elinden alınmış bugüne kadar birçok katliama acıya, göz yaşına, sürgüne tanıklık etmiş halkımın her kelimede yükselen isyan çığlığı olmak içindi belki.
Silahların, savaşın, ölümün, açlığın kol gezdiği bir coğrafyada insanca bir yaşam adına, hak adına eşitlik, özgürlük, barış ve adalet adına her platformda haykırmak.
Bir annenin feryadında ses olmak. Bir babanın öfkesinde isyan çocukların kurşunlanmadığı, kıyıya vurmadığı, düşüncenin demir parmaklıklar arasına hapsedilmediği bir dünyada sevgiyi, aşkı, hasreti, dostluğu anlatmak ve insana dair güzel olan her şeyi savunmak şiirlerimle bu çirkefliği sorgulamaktır.
Kadın olarak şiir yolculuğunuzda hangi zorluklarla karşılaştınız?
Dinin, feodal bağların hüküm sürdüğü bir toplumda kadın her zaman horlanmış, ezilmiş, şiddete, ölüme, taciz ve tecavüze maruz kalmış ve halen birçok bölgede özellikle de Kürdistan’da eğitim hakkı kısıtlanmış, düşünme yetisi elinden alınmış dört duvar arasında bir yaşama mahkum edilmiş çocuk doğuran, erkeğin hizmetinde görev alan bir rolle sınırlandırılmıştır. Diğer taraftan kapitalist sömürü sisteminin kadın bedenini sömürme ve reklam aracı haline getirme vb durumu var. Bir yandan kadına yönelik baskılar, diğer yandan sömürü.
Bütün bu zorluklar içinde yazan bir Kürt kadını olmak; bütün haksızlıklara, öğretilmiş değerlere, ezberci anlayışa, totaliter sisteme ve kadını küçümseyen bir yapının içinde‚ ‘ben de varım’ diyebilmek, değişime açık olmak, bireysel ve toplumsal haklar için her bulvarda direnmek, mücadele etmek başlı başına bir sorundur.
Şiirleriniz yaşantınızda neler değiştirdi?
Sevgiden yoksun kendi benliğini arayan duyguları, düşünceleri, hissiyatı dar kalıpların içine sıkıştırılmış kişilerin iç dünyasına kalemimizle dokunduğumuz için olumlu ve olumsuz tepkilerle karşılaşabiliyoruz. Kalemin gücüne inanan bir kadın olarak kendi gerçeklerimle yüzleşmem ve özüme dönüp her adımda bizi hiçleştirenlere karşı yürüdüğüm yolda saygınlık kazandığımı söyleyebilirim.
Şiir’i nasıl tanımlarsınız? Şiirlerinizi yazarken hangi temalardan besleniyorsunuz?
Bu sorunuza kısa bir şiirimi yazarak cevap vereyim;
”Hüzünlü mevsimlere takılmadan
baharlar
Eylüller alıp götürmeden karanfil
kokulu düşleri
Mayınlı tuzaklarda unutmadan aşkı
Göçüp gitmeden turnalar
Gözlerinin derinliğinde bir sevda
getir bana
Ne gölgeler ne de uçurumlar
Ne savaşlar ne de dikenler
Soldurmadan gökyüzünün rengini
Zambak kokulu akşamlardan bir ülke getir bana
Kim bilir belki yeniden güzelleşir dünya...
Bazen solmuş bir gül bahçesinde
yeniden filizlenmektir.
Güzel bir düşe uyanmaktır.
Karşılıksız, hesapsız
birini sevebilmektir.”
Acının rengini hissedebilmek, bir damla göz yaşında erimektir şiir. Sabah mahmurluğunda çiğ damlası, gölgeli bir kış ayazında akşam güneşi olabilmektir şiir. Şiir benim için bir çocuğun bakışlarındaki yaşama sevincidir.
Umudu, aşkı, sevinci, tel örgülere, duvarlara tutsak etmeden kirletilmemiş bir gökyüzünde ufka varabilmek, uçsuz bucaksız bir denizde sonsuzluğun güzelliğini tatmak, ve alacakaranlıkta yıldızları seyredebilmektir şiir.
Bazen bir martının kanadında rüzgar olabilmektir. Bazen bir uçurumun dibinde açan kardelen, bazende masum bir gülüşte kaybolmaktır. Duru ve saf bir içtenlikte dostluğu bulmaktır şiir...
Şiir,
Bir ananın yüreğindeki ağıttır.
Bir halkın özgürlük kavgasıdır.
Bir mahkumun gözlerindeki barıştır.
Bir sevgilinin sıla hasretidir.
Bütün renkleri içinde barındırmak, doğayı, kuşları, bütün canlıları kucaklamak ve sevmektir. Yağmurun kokusunda toprağı solumak, nefes almak, her gün güneşin sıcaklığında hayat bulmaktır.
Etkilendiğiniz şair ya da şairler..?
Yazan birçok şair gibi benim de etkisinde kaldığım çok değerli şair üstatlarımız olduğunu söylemek mümkün. Ahmed Arif, Cemal Süreya, Hasan Hüseyin Korkmazgil, Atilla İlhan…
Didem Madak’ın özellikle ”Çiçekli Şiirler Yazmak İstiyorum Bayım” isimli şiiri en çok etkilendiğim şiirlerden. Aynı zamanda ruhuma, duyguma dokunan beni çok derinlere sürükleyen gerek vermek istediği mesajla ve içinde barındırdığı zengin içeriğiyle insan ufkuna ayrı bir bakış açısı getirdiğini ve bu anlamda benim için çok değerli olduğunu söyleyebilirim.
Şiirlerinizi kitaplaştırma serüveni nasıl başladı?
Yaklaşık on yıldır üzerinde çalıştığım emeğimi kitaplaştırdım. Okuyucunun gönlünü kazanmak ve vermek istediğim mesajı doğru bir şekilde yansıtabilmek adına daha rasyonel davranmak ve eserlerimi bir arada toplayıp kalıcılığını sağlamak düşüncesiyle başladı.
Aynı zamanda şiirlerinizi seslendiriyorsunuz. İlgi nasıl? Şiir albümü çıkarmayı düşünüyor musunuz?
Evet, şiirlerimi seslendirmeye çalışıyorum. Seslendirmekte en az yazmak kadar zor bir iş. Şiiri yorumlama konusunda kendimi geliştirmek, duygularımı, içimdeki ruh derinliğini, o hayal dünyasını ve gerçek realiteyi sesimin ahengiyle birleştirerek dinleyiciye daha doğru ve güzel bir şekilde geçirebilmek adına böyle bir düşünce gelişti. Olumlu tepkiler aldım bu konuda. Bir şiir albümü de çıkarmayı düşünmüyorum. Ama zaman söylemek henüz çok erken.
Niye Dağların Ardındaki Çığlık? Biraz bu konuda söz eder misiniz?
Dağlar aynı zamanda özgürlüğü, direnmeyi, barışı simgeler. Tarihte birçok savaşa, ölümlere ve destanlara tanıklık etmiştir. ‘Dağların Ardındaki Çığlık’ kitabının ardından da anlaşıldığı gibi, bir halkın yaşadığı acılar, dramlar gözler önüne serilmiş ve kitabın ismi ile bütünlük sağlamıştır. Ben bu kitabımda olduğu gibi bütün şiirlerimde acıyı, aşkı, başkaldırmayı, isyanı ve yaşanan, yaşatılan bütün haksızlıkları dile getirmeye bu anlamda ses olmaya, çığlık olmaya çalıştım ve çalışıyorum. Bütün gayem ve çabam bunun içindir.
Okurlarımıza bir mesajınız var mı?
Dünyayı tek renge boyamadan, hayalleri, yarınları bir mermi izinde yok etmeden, dikenlere takılmadan, kavgasız, korkusuz, silahların, açlığın, sefaletin olmadığı, demokrasinin, insan haklarının, adaletin, hukukun tam anlamıyla işlediği özgür bir dünya diliyorum...