
“Vallahi o kadar çok şey yaşıyoruz ki, neyi anlatacağımızı bilmiyoruz” diyor, telefonun ucundaki ses. Devam ediyor: “Artık ne zaman başladığını, ne olduğunu hatırlayamıyorum, olaylar birbirine karışıyor. İnsan düşündüğünde, ‘Ben bunları yaşadım mı gerçekten’ diyor.”
HDP Amed Milletvekili Sibel Yiğitalp, 7 Haziran öncesinden bugüne giderek artan bir şiddetle sürdürülen devlet terörünün ve ilçelerdeki öz yönetim direnişlerinin yakın tanığı. İlk günden bu yana halkıyla birlikte zulme mukavemet eden vekillerden biri de o.
Yiğitalp’le olan bitenin detaylarını ve kendi tanıklığını konuştuk.
Öncelikle şöyle bir geriye gidelim. Ne zaman başladı, bugüne kadar nasıl ulaştı? Birçok kişi biteceğini düşünürken onca saldırıya karşı direniş, bitmeden nasıl devam edebildi?
Ne zaman başladığını bile hatırlamıyorum ki artık. Yani 7 Haziran seçimleri öncesindeki Amed Mitingi patlaması, dağların bombalanması, Suruç Katliamı... Önce böyle bir süreci geride bıraktık. Varto’da Ekin Wan’ın cenazesinin teşhir edilmesi, her yerde insanların değerlerine saldırılması, hepimizde ciddi sıkıntılar yaratıyordu.
Sonra Cizre... Oraya girişimiz de çok zorlayıcı oldu. Cizre’de 11 gün kaldım. Cenazeleri defnettik, sonra Amed’e döndüm.
Cizreliler, şunu çok rahat söyleyebiliyor: “Yıllardır devletin bendeki algısı polistir, askerdir, zulümdür.” Devleti kutsuyorlar ya, işte Cizre’deki yurttaş için devlet, ihtiyaçlarına, yaşam alanına en ufak olumlu refleksi olmayan bir şey. Kendisi nasıl uygun buluyorsa, halkı da öyle yaşamaya zorluyor. Cizreli, “Ben bu yaşamı artık kabul etmiyorum. Bir kimliğin, hafızam var; o doğrultuda yaşamak istiyorum” diyor. Bunun suç olduğunun da farkında ama yine de istiyor.
İşte Nihat Kazanhan’ın katledilmesini biliyorsunuz. 12 yaşındaki bir çocuktu. Devlet tarafından katledildiği ispat edildi ama buna rağmen hiçbir hukuki işlem yapılmadı. Hatta devletin aileye yönelik en ufak olumlu yaklaşımı bile olmadı.
Halkımızın böyle tecrübeleri var. Bu tecrübelerden dolayı da ne istediğini bilmenin, haklılığını bilmenin verdiği bir gücü var. Bugünkü direnişin sürekliliğini sağlayan en önemli şey de bu. Halk, bu haklılıktan dolayı direniyor. Çünkü biliyor: Kimliği insanidir, talebi insanidir. “Bana ne yapılırsa yapılsın, ben haklıyım” diyor. Öyle olunca da her türlü saldırıya çok büyük bir inanç-la cevap veriyor. İnanıyor çünkü, yaptığı şeye inanıyor.
Bu motivasyon duygusu, aslında Kürdistan’ın bütün kentlerinde var. Peki devlet buna nasıl karşılık veriyor?
Mesela Silvan’da öz yönetim ilanı yapıldığında, basın açıklaması dükkanının önünde okunan ve bir biçimde fotoğraf karesine giren bir berber bile gözaltına aındı. Birçok insan gözaltına alındı, tutuklandı. Hepsine ağırlaştırılmış müebbet hapis isteniyor. İşte düşünün: Öz yönetim gibi insani bir talepte bulunuyorsunuz ve başınıza bunlar geliyor.
Halbuki öz yönetim talebinde en ufak bir bölücülük yoktur. Kendi dışında bir yeri tanımayan, hiçleştiren bir yanı asla yoktur. Kürtler diyor ki, “Ben kendi kimliğimle, kültürümle, yaşam biçimimle yaşamak istiyorum ve bundan sonra bu talebi inşa edeceğim.”
Peki ya HDP? Baştan beri eleştiriler vardı sürece net yaklaşmadığına ilişkin. DTK bildirgesi ardından genel bir netleşme olduğu görülüyor ama sizce bu süreci yeterli ölçekte, biçimde tartışabildiniz mi?
Ben bu konuda bir özeleştiri verebilirim. Öz yönetimi daha görünür kılabilirdik ama iklim o kadar ağırdı, saldırılar o kadar yoğundu ki, bu daha ön plana çıktı. Aslında bizim bir öz yönetim ve demokratik ulus, demokratik cumhuriyet talebimiz hep vardı. Bunları çok söyledik ama öne çıkmadı. Bu konuda hem bizim eksikliğimiz oldu hem de yoğun saldırıların getirdiği kaotik ortamdan önümüzü göremedik.
Acaba devlet de bunu bilinçli yapmış olabilir mi? Yani saldırılar, talebin görünürlüğüne yönelik olarak da algılanabilir mi?
Tabii. Aslında en sonda gelecektim ama şimdi söyleyeyim: İnsanlar öz yönetim talebini ifade ettiğinde devlet, tartışmaktan çok korktu. Çünkü istenen şey, dünyanın da birçok ülkesinde uygulanan ve pratikte hiçbir sorun çıkarmayan bir yönetim modelidir. Fakat devlet, tek bayrak, tek devlet, tek millet ve günümüz koşullarında bir de tek insan üzerine yönetimi kurmak istiyor. Böyle olunca bizim ifade ettiğimiz yaşam biçimi onların zihniyetine tamamen ters hale geliyor. Bu nedenle de boğmak için her türlü saldırıda bulundu.
Evet, saldırı partimize yapılıyordu, bunun farkındaydık. Ama daha da özde, partimizin seçim beyannamesinde de olan öz yönetim çıkışına karşıydı bu saldırılar. Fakat biz öz yönetim çıkışını yeterince görünür kılamadık. Daha çok tartıştırabilirdik, kitlelere anlatabilirdik. Bu konuda eksik kaldık.
Sizin söylediğiniz eksende, bir de şöyle bir durum yaşanıyor: Saldırılar teşhir ediliyor, ama bu devam etmesini engelleyemiyor, hatta daha da yoğunlaşıyor. Sizce devlet, bu vahşeti de hem korku yaymak hem de siyasal taleplerin görünürlüğünü azaltmak için bilerek teşhir ediyor olabilir mi?
Bu çok doğru. DAİŞ’vari bir yaklaşım var. DAİŞ’in bu kadar güçlenmesinde de oluşturduğu korkunun payı var. Hatırlarsınız, DAİŞ Rojava’da, Şengal’de inanılmaz katliamlar yaptı. Bunları yaparken de görünür kıldı. Sosyal medyayı kullandı, videolar çekti, tarihi yerleri talan etti. Bu kadar vahşeti yaparken kitleler üzerindeki korku refleksini hesap etti, bundan güç aldı.
Bu bir tarafı... Diğer tarafı da şu: Korkan insan, daha da saldırgan olur. Meşru değilsen, daha da saldırgan olursun. Yaptığın şeyin suç olduğunu biliyorsan, daha çok saldırırsın.
Bugün şehir merkezlerinin en ağır silahlarla, tanklarla, toplarla sürekli dövülmesi, nasıl izah edilebilir? Akıldışı bir şey! Mesela Sur’a bakın... 50. güne yaklaşıyor. Nerdeyse 50 gündür tanklarla dövülüyor.
Düşünün, iki devlet karşı karşıya gelir, iki eşit askeri güç savaşır. Savaşın hukuku vardır. Şimdi yaşanan bu değil. Halkın tankı, topu yok. Halk yaşam alanında ve siz orayı sürekli tanklarla dövüyorsunuz.
Siz de baştan beri oradasınız. Bir milletvekili olarak size, HDP’li siyasetçilere yaklaşım nasıl?
Vallahi bir günde ne yaptığımızı anlatırsam, devletin bize nasıl yaklaştığını da anlarsınız işte:
Eğer gece eve gelebilmişsek, sabah kalkıyoruz, yaşamını yitiren birileri oluyor muhakkak, onun cenazesine gidiyoruz. Önce defin yapıyoruz, sonra taziyesine gidiyoruz. Sonra bir yerde demokratik eylemler oluyor, oraya gidiyoruz. Basın açıklaması yaptığımızda ilk bize gaz ve su sıkılıyor, istisnasız. Oradan çıkıyoruz, gözaltı ve tutuklamalar oluyor, onlara bakıyoruz. Sonra o gün içinde eğer öz yönetim alanlarındaysak mahallelerde oluyoruz, ailelere gidiyoruz. Amed’de mutlaka her gün hastaneye gençlerin cenazeleri geliyor, orada otopsilerin yapılmasını bekliyoruz. Sonra sabahı bekliyoruz, defini için tekrar mezarlığa gidiyoruz.
Peki bu sırada milletvekili kimliğinizin ayrıcalığını hiç mi hissetmiyorsunuz?
Asla böyle bir şey yok. Aksine iletişim kurmak bile imkansız oluyor. Bazen mesela kitlesel eylemlerimizde müzakere yapıyoruz. 31 Aralık’ta işte, bütün eşbaşkanlarımız ve 20’nin üzerinde milletvekilimiz vardı. Bir anda üstümüze saldırdılar, bizi de darp ettiler. Darp/cebir raporu da aldım ama bunu çok basına yansıtmak istemedim.
Daha geçenlerde yine saldırdılar, gözaltı yapmaya çalıştılar, hırsımdan oturdum caddenin ortasına, dedim “Saldırırsanız saldırın artık”.
Silahlı insanlar, rastgele Diyarbakır sokaklarında silah sıkıyor. Gaz, su değil, gerçek silahlar kullanılıyor. Böyle bir ortamdır yani içinde yaşadığımız. İnsanlık dışı bir durum var.
O kadar çok şey var ki... Neyi anlatayım bilmiyorum. O kadar fazla şey yaşadık ki, akıl dışı. İnsan düşündüğünde, “Ben bunları yaşadım mı gerçekten” diyor.
Milletvekilliği meselesi değil bu, halkın direnişidir. Gencecik insanlar yaşamını yitiriyor. Binlerce insan direniyor. Hepimizin ortak bir talebi var.
Efkan Ala bir hafta gibi bir tarih verdi geçenlerde. Saldırılar giderek yoğunlaşıyor. Önümüzdeki kısa vadede ne olacak, nasıl görüyorsunuz?
Biz talebimizden vazgeçmeyeceğiz, onu söyleyeyim. Bu çok net. Biz öz yönetim, demokratik ulus, birlikte yaşam modelini esas alıyoruz ve asla bundan vazgeçmiyoruz. Çünkü 40 yıldır süren bir mücadele var, bu mücadeleyle Kürt sorunu bir noktaya geldi; Kürt kimliği, hakları görünür oldu. Bu noktadan sonra ortak ve eşit yaşamanın yegane koşulu, demokratik özerklik, demokratik cumhuriyet ya da öz yönetimdir. Yolu buradan geçer.
Bizim haklı bir mücadelemiz var. İnsanlık mücadelesi veriyoruz burada. Talebimiz de insana yakışır bir taleptir. Bu talebin cevabının şiddet ve güvenlik üzerinden olacağının ve daha çok artacağının farkındayız.
Artacağını düşünüyorsunuz yani...
Bu şekilde artar, evet. Çünkü çok zorlanıyorlar ve zorlandıkça korku refleksiyle daha çok saldırıyorlar. Daha da saldıracaklar gibi görünüyor. Fakat şunu da iyi biliyoruz: Sonuçta biz haklıyız.
Ama halen birçok kişinin bu süreci “ara süreç” gibi gördüğü, bir gün masaya oturulup her şeyin eskisi gibi olacağını beklediği görülüyor. Öyle mi gerçekten, yoksa bu yaşananlar derin bir kırılma noktası olarak da görülebilir mi?
Tabii hiçbir savaş sonsuza dek sürmez. Er ya da geç bir şekilde sonuçlanıp bir noktaya evrilecek. Devlet bu vahşeti ne kadar sürdürürse kırılmayı o kadar derinleştirir. Devlet terörünü sürdürmek isterlerse süreç, hiç kimsenin tahmin etmeyeceği bir hal de alabilir.
Biz devlete diyoruz ki, sürdürmek, ölümlerden, kırılmadan başka bir şey getirmiyor. Haklı değiller, meşru değiller. Dayattıkları politika meşru değil. O yüzden sürdürülebilir de değil. Ama bizim talebimiz haklı ve meşru olduğu için bugüne kadar, 40 yıldır direniyor insanlar.
Ortadoğu’nun kaosunun, krizinin parçası olmak gibi bir derdimiz yok. Elbette masaya gidilir, çözüme gidilir. Ama önce Kürt Halk Önderi’ne uygulanan ağır tecridin kaldırılması gerekir. Devamında bu can kayıplarının artmasını istemiyorsa devlet, kendi vatandaşı, kolluk kuvvetleri için bile olsa, masaya gelmekten başka yolu olmadığını iyi biliyor.
İki buçuk yıl önce bunu denediler. Her ne niyetle denemiş olurlarsa olsunlar, müzakere sürecini yüzde 74 gibi bir oranla bütün Türkiye halkları sahiplenmişti. Bu kadar deneyim var, bu deneyimler yeterince yol göstericidir. Görmek istemiyorlarsa, bütün Türkiye halklarını bir iç savaşa, kaosa, Ortadoğu’nun batağına sürükleyen bir noktaya getirirler. Bu da hiçbirimizin istemediği bir şeydir.
Ama herhalde müzakere, masa derken eskinin aynısını kast etmiyorsunuz... Öz yönetim direnişleri, ilçelerde yaşananlar, yeni bir müzakere sürecini nasıl etkiler?
Elbette eskisi gibi olmayacak. Önce şunu netleştirmek gerekiyor: Kürdistan halkı, örgütlü ve ne istediğini bilen bir halktır ve bir talebi vardır. Kimlik talebi, statü talebi vardır. Bu statü olmazsa, bu saatten sonra olmaz. Bir statü üzerinden masaya oturulacak. Bu kadar yaşam gitti, doğamız, tarihi yerlerimiz gitti; bunca şey yapıldıktan sonra statü talebi olmadan masaya oturulmasını kimse kabul etmez. Bunlar zaten Dolmabahçe Mutabakatı’nda da vardı. Masaya da tabii bunlar üzerinden otururuz. Zaten bizim hak ettiğimiz yaşamdır bu, kimse bize lütuf olarak da vermiyor.
Bir yandan yandaş medyada bir “muzaffer yayıncılık” da sürüyor. İşte “3 bin PKK’li öldürüldü” diyorlar, ilçeleri ele geçirdiklerini iddia ediyorlar... Bunlara nasıl bakıyorsunuz?
Yahu bakın, NATO’nun ikinci büyük ordusu, 40 günden fazladır Sur’a tanklarla, toplarla, helikopterlerle, ağır silahlarla saldırıyor. Eğer medyanın söylediği gibi olsaydı, bugüne kadar sürmezdi ve devletin kullandığı o ağır silahlara da hiç ihtiyaç olmazdı.
Velev ki onların dediği gibi 3 bin insan yaşamını yitirmiş olsun. Bugüne kadar 40 bin insan yaşamını yitirdi, sorun çözüldü mü? Halen devam eden bir çatışma ortamı var. Demek ki bununla çözülmüyor. 3 bin insan yaşamını yitirse ne çözülecek? Bu mantık kurgusunda sorun var zaten.
İnsanlar biraz muhakeme etse, “Tamam öldürüyorsun ama ne değişti” dese... Bu mantık üzerinden yapılan yayınlara cevap vermenin de bir anlamı yok.
Kentlerden göçler de sıklıkla farklı açılardan gündeme geliyor...
O konuda bir örnek vereyim: Silvan’da abluka altındaki mahallede kadın arkadaşlarla 6 gün kaldık. Halka, “Çıkın, çıkmazsanız evinizi başınıza yıkarız”, “Bu gece sizin son geceniz” gibi çağrılar yaptılar. Rastgele evleri taradılar, sokaktan geçen sivil insanları taradılar. Her yerde işte böyle insanları göçe zorluyorlar.
Bir gıda ambargosu da uygulanıyor galiba...
Elbette. Biz de çok defa hazırlık yaptık yardım göndermek için ama her seferinde önümüze bir sürü mazeret koydular, gönderemedik. Mesela Sur’da şu anda elektrik yok, su yok. Temel gıda ihtiyaçlarını gönderemiyoruz. Çocuklar var. Geçenlerde bir aile aradı, “Su depomuz kurşunlandı, suyumuz da bitti, soğuk, çocuklar üşüyor, evin deposunda onlarca kişi mahsur kaldık” diyor. Sadece nefes alıyorlar yani. Kürt’e reva gördükleri budur.
Peki Sur’da bu durum devam ederken mesela hemen Sur’un dışında ya da diğer kentlerde direnişlere ve devletin tavrına ilişkin halkın yaklaşımı nasıl? Hakim psikoloji ne?
İnsanlarda daha önce, belki biz de iyi anlatamadığımızdan kaynaklı, öz yönetimle ilgili soru işaretleri vardı. Fakat sonrasında tankları, topları, katledilen gençleri gördüler; inanılmaz bir öfke var. Cenazelerin yerde bekletilmesinden kaynaklı da büyük bir öfke var Amed genelinde. Şunu çok net söyleyebiliriz: Herkes verilen mücadeleyi çok meşru ve haklı görüyor. O yüzden zaten bu kadar uzun sürebiliyor. Halk sahiplenmeseydi, iki üç günde biterdi.
Ama böyle görülmesine rağmen halen Kobanê dönemindeki gibi bir sahiplenmeyle de karşılaşmıyoruz, neden böyle oluyor?
İki örnek vereyim: Sayın Öcalan’la görüşmeler olmadan önce tutsakların 68 günlük açlık grevi olmuştu, hatırlarsınız. Ancak 58. günden sonra toplumsal refleks ortak bir noktaya geldi.
Kobanê de öyleydi. Oradaki üç yıl süren bir mücadeleydi ama son on gün, hatta son üç günde, artık kapıya gelmişlerdi, Asya Abdullah silahlandı, ondan sonra refleks ortaklaştı.
Bir psikolojik eşik var. Şunu görmek lazım: Amed, üç gün serhildana kalkıyor, her yerde eylemler oluyor, devlet rastgele insan öldürüyor. Silahsız insanlara asimetrik biçimde, silahla saldırıyor. Böyle bir baskı da var.
Peki ne olacak bundan sonra? Bu ağır süreç, umutsuzluk da yaratıyor bazı insanlarda. Siz nasıl görüyorsunuz yarını?
Umutsuzluk, bu halkı iyi okumayandan gelişir. Halkın talebini iyi görmeyen, halkın nasıl örgütlendiğini görmeyenler umutsuzdur. Barikatların ardında umutsuzluk asla yok. Gerçekten görmüyorsanız umutsuzluğa kapılırsınız. Ama meşru bir hak talebinde bulunuyorsanız, asla umutsuz olmazsınız.
Herkes şunu iyi bilsin: Burada haklı, insani, vicdani ve ahlaki bir talep var. Bu talep er ya da geç yerini bulacak. Er ya da geç insanlar bu talebin getirdiği bir yaşama sahip olacak. Ama bu sırada izleyenler, sessiz kalanlar da, bu şiddete ya ortak olmuş ya da taraf olmuş olarak tarihe yazılacak.
Peki HDP ne yapacak? Biraz önce özeleştiri de verdiğiniz noktalarda nasıl bir siyaset izleyecek?
Durduğumuz yer konusunda netiz. Talebimiz, perspektifimiz, dilimiz net. Kürdistan’da yaşayan vekiller olarak da aynı yerdeyiz. Öncelikle bunu söyleyeyim. Bizim talebimiz çok net: Eşit ve ortak yaşamak istiyoruz. Bizim bu talebimize emin olun vicdan sahipleri, demokratlar, sosyalistler, “İnsanım” diyen herkes sahip çıkacaktır, sahip çıkmaya da başladılar.
İşte 1128 aydının, akademisyenin imzalarına baktığınızda bunun aslında çok meşru, doğal bir talep olduğunu ama devlet tarafından terörize edilmeye çalışıldığını görebiliyorsunuz. Eminim milyonlarca insan bunu görüyor. Bu saatten sonra bu faşizan uygulamalar sadece bize değil, onlara da sirayet etmeye başlayacak. Ya örgütlü duruşumuzun yanında olacak ya da kendi örgütlü duruşları üzerinden mücadele edecekler. Çünkü artık başka yol yok.
Cenazeler sokakta, analar açlık grevinde!
Sur’da yerde bekleyen, halen alınamayan cenazeler var. Siz bu satırları okurken eğer halen alınamamışlarsa, Mesut Seviptek ve İsa Oran’ın cenazesi 27 gündür, Ramazan Öğüt’ün cenazesi 19 gündür, Rozerin Çukur’un cenazesi ise 7 gündür katledildikleri sokakta bekliyor olacak. Ayrıca, Seviptek, Oran ve Öğüt’ün ailelerinin açlık grevi, 17. gününde...
Sibel Yiğitalp, bu meselenin de en yakın takipçisi. Hem ailelerle ilgileniyor hem cenazelerin alınması için kurumlarla görüşüyor, girişimlerde bulunuyor hem de sosyal medya üzerinden her gün cenazelerin çığlığını yaygınlaştırmaya çalışıyor; “Cenazelerin beden bütünlüğü bile bozuldu artık, bu zulümdür!” diye haykırıyor.
Yiğitalp’e bu konuyu da sorduk, süreci şöyle özetledi:
“İsa ile Mesut’un cenazesi onlarca gündür bir okulun bahçesinde, yerde bekletiliyor. Çok icimizi acıtıyor. O gençler yaşamını yitirdiğinde bunu haber aldık. Gidip cenazeleri almaya karar verdik. Valilik’le, Emniyet’le yaptığımız görüşmelerde, ‘Orası operasyon bölgesidir, operasyon birliği bile giremiyor, biz size yardımcı olamayız’ dediler. Aileler 10 gün beklediler, cenazelerini alamadılar. Daha sonra açlık grevine girdiler. Tahammülü çok zorlayan şeyler...
Bir hafta kadar önce ‘Cenazeleri alabilirsiniz’ dediler. Tam hazırlığımızı yaptık, almaya gideceğiz, ‘Biz size döneceğiz’ dediler, öyle kaldık. Üç gün önce tekrar görüşmeleri bir noktaya getirdik, tam cenazeleri almak için hazırlıklarımızı yaptık; Valilik, ‘Sokağa çıkma yasağı o sokakta iki buçuk saatliğine kaldırılacak, cenazeyi alabilirsiniz’ dedi. İnsan Hakları Derneği Başkanı’nın da dahil olduğu bir heyet oluşturduk DTK’da. Heyetle Balıkçılarbaşı’na, Ulu Camii’nin oraya kadar gittik.
Normalde o gün ablukanın o alanda kaldırılması gerekiyordu ama aksine abluka güçlendirilmişti. İnanılmaz düzeyde kolluk, asker, polis yoğunluğu vardı. Dediler ki, ‘Sadece kadınları alacağız.’ Daha önce de cenazelerimizi alırken sadece kadınları almışlardı, yaşananları biliyorduk. Annelerimizi çok incitici, onur kırıcı bir aramadan geçirmişlerdi ve bir sürü hakaret etmişlerdi, söyleyemiyorum bile. Mahalleye girer girmez de üzerlerine ateş açmışlardı. Bu tecrübeden dolayı Emniyet Müdür Yardımcısı’na, ‘Anneleri göndermeyeceğiz. Aynı şeylerin yaşanmasını istemediğimiz için erkek arkadaşları göndereceğiz’ dedim.
‘Tamam’ dediler, ‘Ama 40 yaş üstü 6 erkek olacak!’ Neyse, ona da tamam dedik, 40 yaş üstü 6 erkek arkadaş gönüllü olarak geldi. Onlarla birlikte Ulu Camii çevresine gittik. Erkek arkadaşları operasyon yetkilisi çağırdı. Arkadaşlarımız ‘Nasıl alacağız’ diye sormuş, demişler ki ‘Önce gideceksiniz, okulun etrafındaki silahları bize getireceksiniz, sonra cenazelerinizi getireceksiniz.’ Arkadaşlar bana gelip bunu söylediler, anlayamadım. Emniyet yetkilisine sordum, ‘Evet’ dedi, ‘Böyle bir talebimiz var.’
Yani bizim öyle bir işimiz olabilir mi? Kabul etmedik tabii. Cenazelerimizi almak için orada olduğumuzu, başka bir şeye karışmayacağımızı söyledik. O esnada inanılmaz silah ve patlama sesleri gelmeye başladı, ambulanslar girdi çıktı. Onlara, ‘Hani ablukayı kaldıracaktınız, çatışmalar olmayacaktı’ dedim. Abluka kaldırılmadığı gibi yoğun çatışma sesleri, patlama sesleri geliyor. Sordum: ‘Arkadaşlarımız gittiğinde oluşabilecek bir tehlikeye karşı tedbiriniz var mı?’ Ona da ‘Hayır’ dedi, ‘Biz tedbir alamayız.’
Ciddi bir provokasyon zemini var. Cizre’de işte biliyorsunuz, kardeşini almaya giden insan yaşamını yitiriyor; Taybet İnan’ın cenazesini almaya giden kayınbiraderi yaşamını yitirdi; sağlık emekçisi, yaralıya müdahale ederken yaşamını yitirdi. Aynı şeyi Sur’da yaşamanın da olasılığı çok yüksek. Bunu kabul etmedik tabii. Geri döndük. Döndüğümüzde anneler, çok çok üzüldüler, büyük bir hayal kırıklığına uğradılar.
Bu anneler, düşünebiliyor musunuz, sadece çocuklarının cenazesini almak isteyen, fazlasını istemeyen bir noktaya getirildiler. Ama onu da alamadılar. Şimdi açlık grevindeler.”
OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ