Hangi çatışmada yaralandığını dahi bilemediğim gerçek bir kahramanın öyküsüdür anlatacağım. Kahramanın isminin Navdar olduğu, başkent Amed’de dünyaya gözlerini açtığını biliyorum. Yaşı, boyu, gözlerinin rengini bilmiyorum. Ama iyi bildiğim bir şey varsa o da onun gerçek bir kahraman olduğudur. Hikayesini arkadaşlarından dinledim. Anlatılanlar karşısında büyülendim. İsimsiz bir kahramanın yaşadıklarıdır anlatacaklarım. Ben yazar-çizer değilim ama bu olayı, tarihin unutulmaya yüz tutmuş hikayeleri rafında yitip gitmesin diye anlatmaya çalışacağım.

Navdar, genç bir Kürt gerillasıdır. Navdar’ı anlatan kişiye o nasıl biriydi diyemedim. Hikayeyi dinledikten sonra nedense öyle bir soru sormayı gereksiz gördüm. O başından yaralanmış bir militandı. Kafasında tam dört parmak büyüklüğünde bir delik açılmıştı. Yoldaşları geciktirmeden onu hastaneye yetiştirirler. Navdar’ın o vahim halini gören doktorlar, bu haliyle ancak yedi gün yaşayabileceğini belirtirler. Ameliyat edilse de edilmezse de onun için kurtuluşun mümkün olmadığını, binde bir yaşama şansı olduğunu söylerler. Bir kelebek misali ömrünün sadece yedi gün sürebileceğini de eklerler.
Arkadaşının bu bilgiyi onunla paylaşması gerekiyordu. Ömrünün son yedi gününü ameliyat olarak mı, yoksa son günlerini dolu dolu yaşayarak mı vedalaşacaktı hayatla? Buna karar vermesi gereken tek kişi oydu. Ona bu zor soru sorulacaktı, yani ‘’Yoldaş sen ömrünün son demlerini nasıl geçirmek istersin’’ denilecekti. Ameliyatın oldukça riskli demek de cesaret isterdi.
‘’Bak yoldaş, sen öleceksin, ölümünü nasıl karşılamak istersin’’ demek kolay olmasa gerek. Ama gecikmeden bir karar da almaları gerekmekiyordu. Ona bu durumu anlatacak olan arkadaş korkulu, üzgün, heyecanlıydı. Çünkü ‘’Bak heval, Azrail seni istiyor’’ demesi gerekecekti. Kahramanımız Amedli ve biraz da ‘Keko’. Ölümden tırsacak değil ya. O girdiği bu yolda ölümle kol kola yaşayacağını bilen bir yiğitti. Ölümden korkanlar zaten bu yola girmezlerdi. Korkusuzlar, yiğitler ve ölüme meydan okumasını bilenlerin yoluydu bu yol. Ve sonunda olanlar Navdar’a aktarıldı. Bizim hevalimizin nasıl bir yanıt verdiğini tahmin edebildiniz mi?
Navdar, “Şuracıkta yedi günlük ömrümüz kalmışsa, yapalım bu ameliyatı da görelim” deyip onay vermişti. Ölüme meydan okuyan kahramanımız ölümle hesaplaşmak için hazırdı. Ameliyat olacaktı, yaşam için binde bir olan şansını kullanacaktı. Sonrasında ölüm gelirse, hoş geldin diyecekti. Ama o kendisini koşulsuzca ölümün kollarına da teslim etmeye niyetli değildi. İradesini ölüm karşısında bir kez daha sınayacaktı.
Bir başkasında deprem etkisi yaratabilecek böylesi bir haber bile ondaki sükûneti etkilemedi. Hızla ameliyat hazırlıklarına başlandı. Ondan başka herkes endişeliydi. Uzaklardaki ailesine de haber verildi. Ağabeyi hızla yola çıkar. Ailesi pasaport işlemlerinden ötürü biraz gecikir. Ameliyata yirmi dakika kala ağabeyi ülkeye giriş yapar. Ama tam da o anda kahramanımız ameliyat odasına alınır ve ailesiyle vedalaşma imkanı bulmaz. Refakatçisinin tüm ısrarlarına rağmen hastane erkanı ameliyatı bir dakika dahi geciktirmez. Bürokrasinin soğuk yüzü en çok da böylesi anlarda kendisini ele verir.
Sevenleri zamanla yarışıyorlardı, ameliyatı erteleyerek risk almak istemiyorlardı. O yüzden ısrar etmekten vazgeçtiler. Ge sonunda onun için kefenle özdeşleşen ameliyat elbiselerini giyme anı gelir. Onun dışında yanında bulunan arkadaşların tümü tedirgindi. Ona o zor anda güç vermesi gerekenlerin güce ihtiyaçları vardı. Böylesi anlarda çevresindekilerin ona güç vermesi gerekirken, Navdar çevresine cesur tutumlarıyla güç veriyordu. Sözlerin anlamsızlaştığı, gerçeği bilenlerin o acı karşısında birbirlerinden bakışlarını kaçırdığı anlardan biriydi. Susarak içlerinde kopan fırtınayı dindirmeye çalışıyorlardı.
Ve duygusal gelgitlerde kat edilirken zaman, ayrılık anı gelip çattı. O ana sığdırmadıkları iç dünyaları karşısında çaresizce, sessizce vedalaştılar. Son olacağını hissederek baktılar birbirlerine. Bedenin tüm atomları bu anın dehşetinde sarsıldı. O acıda zorlanarak bir tebessüm kondurmaya çalıştılar yüzlerine sevgilerini göstermek için. Gerçeğin yalınlığında en zahmetli şeydi bu. Navdar’ın cesareti ve güzelliğinin yaşamasıydı o anda tek dilekleri. Ölümü kovalamak arzusu ve öfkesinde, bunu yapamamının isyanını da yaşıyorlardı. Razı değildi hiçbiri ölüme. Geriye sadece doğanın canlıya bahşettiği süveydanın, ikinci yaşam hakkının devreye girmesi kalıyordu. Ufak bir ihtimal de olsa ona inanmak...
Bu duygu deryasında, görevliler Navdar’ı, tekerlekli yatağın iki ucundan tutarak görtürdü. Bu gülen gözler, bu duru ten canlılığını yitirerek ameliyat odasından çıkartılabilirdi. Kimseden çıt çıkmıyordu. Dünya durmuş, zaman akmıyor gibiydi…
Devrimciler cesur insanlardı, onlar ölümle de yoldaş olmasını bilenlerdi. Onlar ölümü yenmiş insanlardı. Ama her şeye rağmen bir yoldaşı kaybetmenin acısı onulmazdı. Hiçbir yürek sevdiğinin ecelsizce yaşamla vedalaşmasına rıza göstermez. Ölümün her an gelebileceği bilinse de hiçbir yürek sevdiklerinden sonsuza dek ayrı düşmeyi kolayca kabul etmez. Bu insan olmanın farkıdır. Kaygılı bekleyişlerde saatler geçti. Bu derin suskunluğu ameliyat odasından seslenen hekimin sesi bozdu. O sesle korkular daha da büyüdü. Çağıran doktordu, o zaman kötü haber verilecekti. Bu sesin herkesin beyninde yarattığı yankı benzerdi. Doktor, refakatçi olan Peyman’a arkadaşa seslendi. Ameliyat odasına çağrılan için bu tam bir kabustu. Acı gerçeğe ilk o tanıklık edecekti. Ölümün teslim aldığı genç kahramanın cansız bedenini görecekti.
Birkaç adımlık yol bitmek bilmiyor. Ayaklarına prangalar bağlanmıştı sanki o an. Yürek atışları hızlanmış, benzi solmuş bir halde yoldaşının bedenine yaklaştı. Kötü haber için kendisini hazırlamışken,  hekim koca bir sargı bezini ona uzatarak, ‘’Bak parçayı çıkarttık’’ dedi. Önce anlamakta zorlandı, sorusunun cevabı değildi bu. Kısa bir bekleyişten sonra sordu: ‘’Doktor ne oldu, hevalim yaşıyor mu?’’ Ondan ‘’Evet’’ cevabını alınca, ilk işi doktorun boynuna sarılmak oldu. Bu güzel haber karşısında kim kendisini tutabilirdi ki…
Kapının arka yüzünde bekleyenler için henüz kabus bitmemişti. Onlar da gelecek olan kötü haber karşısında güçlü durabilmek için kendi kendilerine telkinde bulunuyorlardı. Ağabeyi ve yoldaşları en kötü haber için kendilerini hazırlamışlardı. Nihayet kapı açıldı, Peyman tek başına geliyor ve yüzü gülüyordu. O an herkes rahat bir soluk aldı. O güzel haberi önce kendi içlerinde kutladılar, sonra da birbirlerine sarıldılar...
Ameliyat iyi geçmişti ama asıl netleşme kendisine geldiği saatlerde belli olacaktı. Doktor narkozun etkisi geçtiğinde ilk içtiği sıvının ardından, yarım saat içerisinde kusmazsa kurtulabileceğini, eğer kusarsa hayatını kaybedebileceğini belirtti. Bu sözlerle, ameliyat sonrası bir kez daha yaşadılar o kaygıları, bir kez daha acıyordu yürekleri. Saatler ardından narkozun etkisi geçti ve Navdar su istedi. Verecekleri bir bardak su, sonu olabilirdi. Bu acı gerçeği bilerek o suyu uzatmak kolay değildi. Adı hayatla özdeş olan su, bu kez hayatı sonlandıran bir iksir de olabilir.  Yine yaşamın ölümü yenmesini beklediler çaresizce, ecel terleri dökercesine. Kalp atışların hızlandı, hüzünlendiler yine. Navdar’a hissettirmemek için göz yaşlarını geriye ittiler. Bu duygular içinde isteksizce kol saatlerine baktılar. Her geçen saniye için sevindiler. Bu kez hızlı akmasını istediler zamanın. Narkozun etkisiyle yeniden uykuya dalan Navdar habersizce yol aldı onlar için bitmek bilmeyen bu anda. Ve nihayet yarım saat doldu, sonrasında nice yarım saatler aktı. Ölümle düelloya giren Navdar kavgasında ölümü yendi. Ölüm bu inançlı, cesur, genç kahraman karşısında utandı, arkasına bakmadan çekip gitti. Günler süren tedavinin ardından iyileşti Navdar. Doktorlarını da şaşırtarak, ikinci defa yaşama doğdu. Doğa bu cesur kahramana ikinci bir hayat bahşetti.
İkinci hayatında da kavgayı, mücadeleyi seçti Navdar ve gördüğü tedaviden sonra bir kez daha yüzünü savaşın en kızgın mekanlarına çevirdi. Ölüme meydan okuyan bu cesur militan şimdi yaşam hikayesinin ikinci bölümünü yol aldığı Amed dağlarında yazıyor...