Barış yolunda herkesçe büyük anlamlar yüklenilen, kısa isimleri ile Yeni Anayasa Komisyonu ve Çözüm Komisyonu çalışmaları yolun sonuna geldi. Ancak ortada ne yeni anayasa var ne de çözümün nasıl olacağına dair bir fikir. Yine, ne silahların ne zaman patlayacağını biliyoruz, ne faşist darbe anayasasından ve kurumlarından ne zaman kurtulacağımızı...
Hal böyleyken, gerek hükümet olmakla, gerek adı geçen komisyonlarda görev almış olmakla siyasi ve vicdani sorumluk altında bulunanların tutumları buruk bir gülümsemeye neden oluyorsa da komik değil, tersine içler acısı. Çözüm komisyonunun AKP’li üyesi ve başkanı Naci Bostancı, Hükümet propagandasına dönüştürülen rapora getirilen "eksik ve yanlı” eleştirilerine, "Elbette hiçbir rapor bitmez, tıpkı romanların bitmediği gibi... Ümit ederiz ki önümüzdeki süreçte yeni çalışmalar yapılsın" diye cevap veriyor. Savaş gibi, ölüm gibi, esaret gibi bir sorun karşısında bu söylem bu yaklaşım, kahvede pişti oynarken bile normal kabul edilemez. Ama söz konusu AKP ve toplumun yarısını arkasına takmış olmanın verdiği güçle takındığı sınırsız sorumsuz aymazlık olunca, bunlar "normal”, ne yazık ki. Başka bir söylemle, başbakanı Erdoğan olanın komisyon başkanı da ancak Naci Bostancı oluyor.
İşin bir yanı AKP’nin bu ipe sapa gelmez, siyasi çıkarda sınır tanımaz siyaset taktikleri. Öte yanda insan yaşamı, hak, hukuk, adalet beklentisi. İnsan ister istemez, nereye kadar diye düşünmeden sormadan edemiyor.
Biliyoruz ki, AKP’nin gücü zaaflarından yakalayarak, kandırarak peşine taktığı yüzde 50’den geliyor. Ve seçimlere yönelik pek çok şeyi tartışmak gerekecek zaman içinde. Ancak toplumun kandırılması gün geçtikçe zorlaşmaya başladı. Hiçbir şey gizli kalmaz diyen ne güzel demiş. Doğrusu çok geç oluyor, çok güç oluyor ama gerçek, bir vesile ile ortaya çıkıveriyor, ortaya çıkaranın bile hesaplayamadığı çıplaklıkla üstelik.
Cemaat ve AKP arasında süren dershane savaşına bakın mesela. AKP bu yola girerken sadece hükümette değil, devlette de kadrolaşarak fazlaca güçlenen cemaate diş gösterme, ayar verme gayretindeydi herhal. Ancak ortaya çıkan gizli belgeler, MGK kararları, AKP’nin olaydaki rolü, döndü ve kendisini tartıştırmaya başladı. Allahın işine bakın ki, Erdoğan AKP'ye fitne sokmaya çalışanlar var derken, o fitneci kendisi oldu. Sadece bu da değil. Hükümet sözcüsü Çelik’in açıklamasına göre Erdoğan’ı vuran, pek güvendiği MİT’in ta kendisi… Yine, Hrant Dink cinayetinde mahkemenin bulamadığı örgütü, dava sanığı Erhan Tuncel itiraf etti, Dêrsim Katliamının yeni tanıkları, belgeleri ortaya çıkıyor.
Devamı da gelecek elbet. Hesap günü geldiğinde, AKP katilleri neden koruduğunu da açıklayamayacak, üzerinde yükseldiği yüzde 50’nin yüzde 49’unu azgın emek sömürüsüne ve yoksulluğa mahkum etmişliğini de.
Ancak yine bizden doğru bakarak sormadan edemeyeceğim; peki biz, ezilen sömürülen yüzde 90’a neden ulaşamadığımızı açıklayabiliyor muyuz? Ya da HDP ve BDP seçeneklerini "ulusalcı” olarak tanımlayıp -ki son günlerde çok sık duydum bu tespiti ve ciddi olarak irdelenmesi gerektiğini düşünüyorum- CHP’ye yönelmenin ya da hepten seçim alanının dışında kalmanın yolunu yapma hevesimizin nedenlerini mesela.
Sınırsız sorumsuz siyaset taktikleri
Cumhuriyet tarihi boyunca inkarı, imhayı yaşayanlar Kürtlerdi, Ermenilerdi, Rumlardı, Romanlardı, Alevilerdi. Ancak savaş sadece onları vurmadı; toplumun tümünü ki kendisini Türk olarak tanımlayanları da ölüme mahkum etti. Davulla zurnayla gittikleri yerden tabutlar içinde döndüler. Savaş, sadece bedenlerin değil, kültürlerin, dillerin, geleceğin, insanca yaşamın, özgürlüğün de katili oldu üstelik. Bu yüzden ki herkes sadece kendi çıkarının derdinde bile olsa, savaş herkesin ortak derdiydi. Ve yine bu yüzden, savaşı bitirecek her hamlenin önemi yadsınamazdı. Bu çerçevede atılan adımların, kurulan komisyonların önemi de.