"Mesela annem anneannemin öldürülüşünü anlatırken 'annem nefes alırken üzerine toprak atıldı' derdi. İşte 'nefes darlığı' kuşaktan kuşağa bize yadigar kaldı. Annem de çekti ben de nefes darlığı çekiyorum." (Arşaluys Kayır)
Ermeni Soykırımını vesile yaparak "sır" sözcüğüne yakından bakmak geldi içimden. Yakın ve uzak tarihle yüzleşmenin olmazsa olmazlarından Hakikat ve Adalet Komisyonu ile "sır" sözcüğü arasında dolaysız bir bağ var. Temelde sırlar ve resmi yalan külliyatı olan tarihin bilinmesi için arşivlerin açılması önemlidir ama bir yere kadar. Çünkü hem somut "gerçek" hem de gerçeğin soyut hali "hakikat" tarihin ve tarihçilerin ötesindedir. Hal böyle olunca, meseleyi "tarihçilere bırakmaktan" söz edenlere, "Gerçekler (resmi) tarihçilere bırakılmayacak kadar kıymetlidir" demek gerekiyor. Çünkü tarih sonuçta "yazılan", soykırım ve katliamlar ise bizzat mağdurlarca "yaşanandır." Bu nedenle bir olayı yaşayan mağdurların hikayelerini atlayarak tarihçileri ve arşivleri delil göstermek "kuşa bak!" taktiğidir.
Toplumsal ve bireysel travma hikayelerinde çoğu zaman "sır" üstün gelir. Burada sırdan kasıt özellikle ve öncelikle, devletlerin gizlediği ve hiçbir arşivde kayıtlı olmayan sırlardır. Şartlar zorladıkça tanık olduğumuz fail itirafları, devletin "sırlar" üstüne inşa edildiğinin delilidir. "Acılar politikleştiriliyor!" söylemi de külliyen reddedilmesi gereken bir damogojidir. Soykırımlar dahil tüm katliamlar tasarlanmış politik cinayetlerdir. İnsana dair olanın politik, politik, olanın insana dair olduğunu unutturarak siyaset yapmak Osmanlı'dan Cumhuriyet'e hüner gibi görünen yanar söner lafızlardır. "Sır"ların bir kısmı ise mağdurun gizlediği "masum" sırlardır... ("Vahşete verilen tepki onu akıldan çıkarıp atmaktır. Sosyal anlaşmanın bazı ihlalleri, yüksek sesle söylenmek için fazlasıyla korkunçtur; bunun karşılığı, "dile getirilemez'dir..." [Travma ve İyileşme])
Mağdurun "dilsizlik" hali baş edilmesi gereken bir travmadır. Sırları belleğin çekmecelerine gizlemek de bir yere kadardır; çünkü "vahşet gömülmeyi reddeder." Olayı inkar ile onu yüksek sesle ilan etme arasındaki çatışma bir noktada sır olmaktan çıkar. Yakın tarih "kurbanların", dile getirilemezi dile getirip sırlarını ifşa ettiklerinin örnekleriyle doludur. ("İstanbul'da bir Rum şaraphanesinin duvarına asılı, sekiz Atatürk resmiyle bir Zübeyde Hanım resmini gören Ece Ayhan, "Azınlık kendini savunuyor!" demişti. ['Emine' Sevgi Özdamar])
Devlet eliyle işlenmiş cinayetler sadece zalim ve mağdur arasında cereyan etmez. Bir başka "sır" da zulme tanık olan üçüncü şahıs olarak "seyircilerdir." Zalim ile mağdur arasındaki olaya tanık olup susarak yardım yataklık yapan "seyir toplumu"nun ve halkın "suret-i haktan" sayılarak "suçtan" muaf tutulması düşünülemez. ("Olaylar doğal afetler ya da 'Tanrı'nın işi olduğunda, tanık olanlar kurbana sempati duymaya hazırdır. Fakat travmatik olaylar insan yapısı olduğunda tanık olanlar kurban ve fail arasındaki çatışmaya takılırlar. Bu çatışmada tarafsız kalmak mümkün değildir..." [Travma ve İyileşme])
"Gizlilik ve sessizlik failin ilk savunma hattıdır. Şayet gizlilik başarılamazsa fail kurbanın inanılırlığına saldırır." Ama bu da bir yere kadardır ve hakikat çıplak gezmeyi sever. Şimdilerde tanık olduğumuz "hafıza patlamasıyla" mağdur hikayelerinin yaygınlaşması önemlidir. Ne var ki, henüz sonuç alacak bir yüzleşme sürecinden uzağız. Çünkü, katliamların sırlardan oluşan "yeraltı" tarihi yürürlüktedir. Mağdurların hikayelerinin "Hakikat ve Adalet Komisyonu"nun kalbinde yer alması kıymetlidir. Toplumun ve bireylerin iyileşmesi için devlete, resmi tarihe değil mağdurların hikayelerine güvenmek gerekir. Çünkü, "Esas duruş mülkün temelidir" ve zalimlerin/tarihçilerin değil mağdurların beyanı esastır...