Kimileri de, “al gülüm, ver gülüm” dünyasının geçmişinde, bilgilendirmek üzere kendi başına hareket eden, halka aydınlanma hizmeti sunan özgür bir medya yaşamış, bugün de varmış rollerine yatıyordu.
Türk medyasının büyüklerinden Zafer Mutlu, gerçeğin başka bir yerde olduğunu, “ne basın özgürlüğü lan, dükkan açmış para kazanmaya bakıyoruz, kardeşim” sözleriyle yerli yerine oturtmuştu. Utanç, ama gerçek buydu.
Kazanç söz konusu olunca, medya yuvarlanıp, gücün kucağına oturuyordu. Utanç, ama Türk tipi medya gerçeği buydu. Daha çok götürme özgürlüğüydü, mesele.
Öcalan’la görüşme notlarının yayımlanması üzerine, Başbakan besleyen efendi olarak, azarlama hakkını kullanmış, üzüntülerini “milli hassasiyetler” olarak sunmuş, bütün medyaya bu konuda hizaya gel çağrısı yapmıştı.
Bazıları, onun haykırışına bakarak, bir yerleri yanmış gibi basın özgürlüğü ağıdına başlıyordu. Halbuki Başbakan açısından mesele basitti. O verdiğine karşılık hizmette sadakat istiyordu. Milliyet’in patronu Erdoğan Demirören de, sadakat göstermesi gerekenlerdendi.
Çünkü, o iktidarın en yüksek himayeye mazhar müteahhitlerindendi. İktidar para kazanan gazcıydı, aynı zamanda.
Sattığı gaz, aldığı ihalelerle kazandıkça büyümüş, ülkenin en zenginleri arasında yer almıştı, kendisi. En önemlisi, Başbakan’a aile boyu güven vermiş, güven almıştı. Ortalığa, “Başbakan Tayyip Bey, bizim veli nimetimizdir, o isterse gazeteyi derhal kapatırım” sözlerini saça saça, ona sadakat göndermeleri yapmış, “gönlünü ferah tut göndermeler kabul edilmiştir” sesleriyle huzur bulmuştu.
Başbakan da inanma ve güvenmenin delili olarak, onca AKP’li dururken, iktidarının futbol çizgisini oğluna teslim etmiş, federasyonun başına oturtmuştu.
Gelgelelim gazetesi, Başbakana övgü getirip, yıldızını parlatmayacak, en vahimi, “Kürtleri yendik, bitirdik” övünmelerinin palavra olduğunu, zekası geri olanların da anlayacağı açılıkta olan, Kürtlerle pazarlığın notlarını yayımlamıştı.
Bu onun felaketiydi. Asıl felaketi, yayın yönetmeni eliyle darbelenmesiydi.
Halbuki, yayın yönetmenini, AKP’nin “milli hassasiyetlerine uygun” diye seçmişti. İktidarın, “iyi aile çocuğu” bilip, TRT mikrofon ve görüntüsünü teslim ettiği biri.
Gel gelelim, AKP’den para da kazanan yayın yönetmeni, iktidarla olan ortak çıkarların milli hassasiyetlerini, yerli yerine istifleyecek kadar hareketli bir kafaya, ince zekaya sahip olmamalı ki, görüşme tutanaklarını yayımlamış, “vel’i nimeti” Recep Erdoğan’ı, “batsın böyle gazetecilik” diye bağırtmış, ona sinir krizleri geçirtmişti.
Bu yetmiyormuş gibi, gazetenin iki yazarı (Hasan Cemal ve Can Dündar) olayı övgüyle karşılayıp, gazetecilik başarısı olarak göstererek “nimetler sunan adamı” büsbütün çıldırtmışlardı.
Türk medyası, Başbakan’ın meydan nutuklarıyla iki yazara saldırması üzerine, “basın, hiç bir dönemde bu kadar baskı altında olmadı” diye atmaya başlamıştı.
Bu söylem de yalandı. İktidarla medya, ta başından itibaren hep, çıkarsal iç içelikteydi. Patronlar, aldıkları oranda propaganda hizmeti veriyor, iktidarın sevmediği kalemlere yol görünüyordu. Şimdi sıra Hasan Cemal ve Can Dündar’da.
Türk rejiminde, haber verme, toplumu bilgilendirme kimsenin umdunda değildi, bugün de değildir. Ana medya denilen büyük grupların tek müşterisi, alıcısı iktidardı. Müşteriyi memnun etme oranında kazanıyorlardı.
Çarkın döngüsü içinde, muktedire doyurucu propaganda hizmeti verenler besleniyor, boy atıp, gürbüzleşiyorlardı.
Rejimle bütünleşmemiş medya ise ise “düşman”dı. İşbirlikçi medyanın bir görevi de, onlar “hak etmiş“ cezalara çarptırılırken kör olmaktır.
Kürtlerin gazeteleri havaya uçurulurken, gazeteciler katledilirken, topluca tutuklanırken, dünyada başka benzeri olmayan cezalara çarptırılırken, onlar hep sağır durdular, dilsiz kaldılar.
Fakat, AKP benzeri diktalarında gidişat benzerdi. “İyi aile çocuğu” olmak kurtuluş değildi. Onlara, boynu bükük hizmet verirken, tarafsızlık adı altında zulme seyirci duran, sağır ve dilsiz hallere bürünenlere de sıra geliyordu.
İktidarın, koç başıyla Demirören imparatorluğu kapılarını dayanması, aynı kaptan yiyenlerin birbirine diş göstermesidir. Konu malı götürme, yanı çıkardır. Aralarında uzlaşacaklardır.
SIRAYLA
Abdullah Öcalan ile BDP heyeti arasındaki görüşmelere dair tutanakların, Milliyet gazetesinde yayımlanmasından sonra, faşizmin “milli hassasiyeti” çeperinde açılan şaşkınlık deliği büyüdükçe, öfke doğrultusunu şaşıp, arkından taşıyor, kelle koparmaya evriliyordu.