Şirin mezradaki düğünden kalan

Forum Haberleri —

  • Bir mezranın ekolojisi, toprağıyla birlikte insanının da direncindedir. Bir halkın mücadelesi, düğün meydanında, halayda, şarkıda ve dayanışmada büyür.

ÖMER TORLAK

1993 yılı… Yaşadığımız coğrafyada zamanın ağırlaştığı, nefes almanın bile politikleştiği bir dönemdi.

Amed’in merkezinde yaşıyordum fakat köklerim, Dicle Nehri’nin tam üst yamacına kurulmuş Eğil ilçesine bağlı şirin bir mezraya uzanıyordu. Orası toprağın, suyun ve insanın birlikte nefes aldığı bir yaşam alanıydı. Mezranın nefesi ekolojisindeydi; o nefes de Dicle’den gelirdi. Dicle’nin akışı, Mezopotamya’nın binlerce yıllık hikayesini taşıyan bir bilinçti. Sabahları rüzgar Dicle’nin üzerinden yükselir, yamaçlara çarpar, evlerin arasından geçerdi. Biz o rüzgârla büyüdük.

1993’te o mezrada iki genç evleniyordu. Bir haftalık düğün yapılacaktı. Düğün; kültürün, dilin, geleneğin görünür olduğu bir alandır. Özellikle baskının yoğun olduğu dönemlerde düğün, aynı zamanda bir direniş sahnesidir. Biz Amed’den yaklaşık 10 kişiydik. Genç ve yurtseverdik. Gazeteler, gözaltılar, baskılar, köy boşaltmaları; bütün bunlar gündelik hayatımızın parçasıydı ama yine de düğüne giderken içimizde bir coşku vardı. Düğün, hayatın devam ettiğinin kanıtıydı.

Bir dolmuş tuttuk ve şehirden kırsala doğru yola çıktık. Dicle’nin kıvrılarak aktığı vadiyi uzaktan gördüğümüzde içimde bir sızı ve gurur aynı anda belirdi. Mezraya vardığımızda davul ve zurnalar yükseliyordu. Eğil’e özgü ezgiler rüzgara karışmıştı. Kadınlar renkli elbiseleriyle meydanı doldurmuştu. Yaşlılar gölgede oturmuş, dua eder gibi gençleri izliyordu.  Çocuklar toprağın üzerinde koşuyor, kahkahaları Dicle’nin sesine karışıyordu.

Halay kurulmuştu. Halay; omuz omuza durmak, aynı ritimde yürümek, aynı acıyı ve umudu paylaşmaktır. Biz de halaya girdik. Kürtçe şarkılar söyledik. Alkışladık. Güldük fakat 1993’ün atmosferinde hiçbir sevinç tam anlamıyla serbest değildi. Düğünün ikinci günü sabah saatlerinde askerler düğün alanına geldi. Silahlı bir tim meydanın ortasında belirdi. Davul sustu. Zurna kesildi. Halay dağıldı. Kimlik kontrolü yapıldı. Herkes tek tek sorgulandı. Şehirden gelenler özellikle not edildi. O an anladım ki mesele, bir araya gelme cesareti ve kültürün görünürlüğüydü. Bir süre sonra askerler ayrıldı. Düğün yeniden başladı. 

Aynı gün öğleden sonra, akşama doğru aynı tim tekrar geldi.  Bu kez daha serttiler. Doğrudan Amed’den gelenleri sordular. Bizi tek tek ayırdılar ve gözaltına aldılar. Eğil Jandarma Karakolu’na götürüldük. Sorguda sorular tekrarlandı: Neden geldiniz? Kürtçe şarkı söylediniz mi? Kiminle bağlantınız var? Sorgu belki uzun sürmedi ama o gün yaşadıklarımız hafızamızda derin bir iz bıraktı. Aradan yıllar geçti. Mezra hala orada. Amed, hala kadim taşlarıyla ayakta. Dicle Nehri hala akıyor.

O düğün, iki gencin evliliğinden çok daha fazlasıydı. Bugün geriye baktığımda şunu görüyorum: Bir mezranın ekolojisi, toprağıyla birlikte insanının da direncindedir. Bir halkın mücadelesi, düğün meydanında, halayda, şarkıda ve dayanışmada büyür. Şirin bir mezrada, Dicle’nin nefesi eşliğinde büyüdüğü gibi.

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2026 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.