
DENİZ NAZLIM/SELMAN GÜZELYÜZ/MA/ANKARA
Hakkındaki ilk davanın Eylül 1965’te Ankara’nın köylerinde “komünist propaganda” yapmaktan açıldığını belirten yazar Fikret Başkaya, “Yarım yüzyıl geçmiş garp cephesinde yeni bir şey yok. O zaman köylülere konuştuğum için dava açıyorlardı, burada da bir yazı yazdığım için" dedi.
Yaklaşık 6 saatlik gözaltı süreci ardından yazar Fikret Başkaya serbest bırakıldı. Ailesi ve kalabalık bir grup eşliğinde bizi evinde karşıladı. Sosyal medya ve muhalif camiadaki tepki ve destekler evine de taşmış görünüyordu. "Geçmiş olsun" telefonları neredeyse hiç durmadı. “Paradigmanın İflası” gün boyu gündemde kalırken, evine gelen misafirlerle şöyle bir anısını paylaştı Başkaya: “Paradigmayı yazdıktan sonra bir gece polisler beni evimden aldı. Karakola götürüleceğimi sanırken bir baktım, o gece hakkında yakalama kararı çıkarılan kişilerin evlerine teker teker uğradık. Sonra emniyete gittik. Hepimize tek tek sordular neden getirildiğimizi. Biri, ‘gasp’ dedi, diğeri ‘soygun, bir başkası da ‘adam yaralama.’ Ben ise ‘Kitap!’ dedim. Polis, ‘Kitap mı, doğruları mı yazdın’ diye sordu. ‘Evet’ dedim, ‘doğruları yazdıysan herhalde burada olacaksın’ dedi.”
Başkaya, sabah 06.30’daki polis baskınıyla başlayan günü “Paradigmayı yeniden tevkif etmek istediler” diye özetliyor ve ekliyor: “Şimdi daha çok okunacak o yazı. (Asıl terör, devlet terörüdür) Başlarına bela aldılar!”
Yazar Fikret Başkaya, Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.
Polislerin sabah kapınızı çalmasıyla uyandınız, neler yaşandı evde?
Sabah 06.00 civarında dört polis geldi. Arama yaptılar. Kitapları biraz karıştırdılar. Üç adet kitap aldılar yanlarına. Bunlardan bir tanesi Paradigmanı İflası kitabıydı. Ama bu bir tesadüf müydü, kaderin bir cilvesi miydi anlamadım? Çok ilginç. O konularda da birikimi olmayan bir memurun binlerce kitap içinde Paradigmanın İflası’nı alması manidar. Bilgisayarımızı ve tabletimizi aldılar. Üzerimizde ne varsa çıkardık. Ondan sonra sağlık kontrolü için hastaneye ve sonra da Emniyet’e götürdüler. Orada spor salonunda bir süre bekledikten sonra polis ifadesi için çağrıldım. Avukatım oraya gelmişti. Orada bir ifade aldılar. Ondan sonra da sağlık kontrolüne gittik oradan da bıraktılar. Bugünün hızlı macerası bu şekilde tecelli etti.
Size yönelik olumsuz bir davranış sergilediler mi?
Genellikle kibar davrandılar. Agresif bir tavır görmedim. Bir saatten fazla sürdü ev araması. Genellikle böyle mi, bilmiyorum. Sadece beni değil, gözaltına alınan kitapları da geri verdiler.
Bekliyor muydunuz böyle durum?
Ben gözaltına alınmayı bekliyordum. Ama evveliyatı var. Çünkü 10 gün kadar önce iki resmi polis ben ve eşim Sevinç evde yokken geliyor. Site yöneticisiyle konuşuyor, Fikret Başkaya burada mı diye soruyorlar. Ondan sonra biz dosyanın içeriğini öğrenmeye çalıştık ama ona izin vermediler. Ama bekliyordum. Fakat tuhaf bir şey. Grip olduğum gece, hiç uyumadığım gecenin sabahında çıkıp geldiler. Normalde hastayım, kalkmamın mümkün olmadığı bir durumdayım. Fakat polisler geldi, biz kalktık, gittik, hastalık da bitti!
Sizinle beraber Ankara’da birçok kişi de gözaltına alındı, çoğunluğu HDP üye ve yöneticisi. Karşılaştınız mı gözaltında?
Onlarla, tutulduğum spor salonda görüştük. Bir süre sohbet edebildik. Büyük bir salondu. İçinde cemaatçiler, IŞİD’liler vardı. Koca salona yerlere yataklar koymuşlar. Geceleri ışıkları hiç kapatmıyorlar. Dayanılır gibi bir şey değil. Ben çok kalmadım, onun için biraz şanslıyım.
OHAL sürecinde Ankara’da çok sık, uzun süreli gözaltı uygulanıyor. Siz kısa sürede bırakıldınız…
Vallahi erken bırakılmam bu dönemde bir ilk galiba. Aslında kısa sürede serbest kalacağımı beklemiyordum. Neye bağladığıma gelirsek, rivayet muhtelif tabi. Tepkiler üzerine serbest kaldığıma dair tespitler yaptılar. Tartışılır. Normalde mümkün değil sanırım bu kadar kısa sürede. Benim, evime gelip arama yapmaları, götürülmem ve salıverilmem 6-7 saatlik bir mesele.
'Asıl terör, devlet terörüdür’ yazınız dolayısıyla suçlandınız. Emniyet ifadeniz nasıl geçti, neler sordular?
Bir yıl kadar önce yazdığım ve başlığı “Asıl terör devlet terörü” olan yazı ile ilgili bir ihbar olmuş. O yazının bazı yerlerini ‘bolt’ yapmışlar. Bana terör tarafına çekecek sorular sorma eğilimindeydiler ben o tarafa izin vermedim. Eni sonu düşünce özgürlüğü alanına giren bir mesele. Şimdi sen eleştiri yaptığın zaman siyasi otoritenin eleştirisini yaparsın devletin eleştirisini yaparsın. Yoksa mahalle bakkalının eleştirisini yapmazsın. Senin kaderini şu veya bu şekilde belirleyen o. Dolaysıyla eğer bir düşünce özgürlüğü meselesi var ise bunun eleştiri sınırı içerisinde ele alınması gerektiğini, yazıda terörle bir bağ kurmanın mümkün olmadığını söyledim. Biraz da kişisel sorular sordular. İşte nerede okuduğum falan. Özgeçmişi de biraz aldılar, mesleğimi sordular.
Gözaltı sonrası yazınız tekrardan gündeme geldi.
Şimdi daha çok okuyacaklar. Suç ortağı çoğalıyor yani. Yazıya dair devleti aşağılayıcı ifadelerin olduğunu söylüyorlar. O yazıda bir anekdot var. ‘Asıl terör kim, terörist kim’ sorusuyla ilgili. Büyük İskender bir korsanı yakalar ve huzuruna çıkartır. İskender başlıyor bağırmaya; ‘Sen denizlerin huzurunu nasıl bozarsın.’ Korsan da diyor ki ‘Bir dakika ben de bir şey söyleyeyim. Benim küçük bir teknem var diye bana ‘haydut’ diyorsunuz. Senin donanman var diye sana ‘imparator ‘ diyorlar.’ Yani asıl terörist kim?
Sadece Kürtlerle ilgili ifadelerin geçtiği yerlerin altını çizmişler. Zaten o yazının genel mantığı içinde de bunların asıl gocunduğu şeyin ne olduğu önemli. Asıl mesele Kürt sorunu olmasıyla ilgili. Her şey bir yana Kürt sorunu bir yana. Yazının oturduğu temel de bunu gösteriyor.
Daha önce de birçok kez gözaltına alındınız ve tutuklandınız. Tabi Paradigmanın İflası sonrası yaşamınıza dair baskılar oldukça arttı.
Hakkımdaki ilk dava 1965 yılının Eylül ayında açıldı. 1962’de Türkiye İşçi Partisi (TİP) kurulmuştu. Ben o zaman Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nde öğrenciydim ve gittim üye oldum. Ankara’nın köylerinde komünizm propagandası yapmaktan dolayı hakkımda dava açıldı. Yıl 1965, yıl 2017. Yani 52 yıl olmuş. Bu zaman zarfında pek çok dava açıldı hakkımda. Bunların sayısını bilme imkanım yok. Bu aslında rejimin niteliği hakkında bilgi veren bir şey. Bir ara Özgür Gündem’de yazdığım dönemlerde haftanın 3 günü Devlet Güvenlik Mahkemesi’nde (DGM) olurdum. Bu aslında rejimin iflah olmayacağını gösteren bir şey. Bak aradan yarım yüzyıl geçmiş garp cephesinde yeni bir şey yok. O zaman bir yerde köylülere bir konuşma yaptığım için hakkımda dava açıyor, burada bir yazı yazdığım için hakkımda soruşturma açıyor. Fakat Paradigmanın İflası’ndan sonra dediğiniz gibi hakkımda açılan davalarda muazzam bir artış oldu. Hapis ve para cezasına çarptırılınca bu ağır suç kategorisine giriyor. Üniversiteden kovuldum ve o zaman ki mevzuata göre birçok sivil haktan da mahrum oldum.
Daha önce gözaltına alındığınız ya da tutuklandığınız süreçlerle son yaşadığınız gözaltı sürecini karşılaştırsanız, nasıl bir manzara ortaya çıkar?
Şimdi yapılan şey eskiye göre çok daha berbat. Eskiden iyi kötü neyin ne olacağını biliyordun. Şimdi ne olacağını da bilmiyorsun.
Paradigmanın İflası kitabında yazdıklarınız güncelliğini koruyor mu?
Paradigmanın İflası kitabının güncelliği şimdi daha fazla. Yazıldığı günden çok daha büyük. Bir canlı organizmanın ölümü ile bir sosyal sistemin çöküşü aynı şey değil. Biri anlık bir meseledir, biri süreçtir. Biri kantitatif bir şeydir, biri kalitatif bir şeydir. ‘Paradigma iflas etti’ deyince yarın öğleden sonra olacak bir iş değildir. Sen orada bir eğilimi ifade ediyorsun. Aradan çeyrek yüz yıl geçtikten sonra o iflas tablosu çok daha görünür hale geldi şu anda. Kimse bana ‘şurada işler yolunda’ diyemez. Ekonomide, politikada, dış politikada, eğitimde, sosyal yaşamda hiçbir alanda umut verici bir durum yok. Sistem artık tıkandı. Çözüm üretme yeteneğini yitirdi. Duvara tosladı. Roma İmparatorluğu’nun çöküşü yüzyıllar alıyor. Sen bana Roma İmparatorluğu’nun ölüm tarihini söyleyebilir misin? İnişe geçiyor ve bir süre sonra… Bunu sadece Türkiye için de söylemiyorum. Kapitalist dünya sistemi artık sürdürülebilir değil, patinaj yapıyor. Çözümden daha çok sorun üretiyor. İnsanlığa teklif edecek hiçbir şeyi yok. O zaman ellerinde iki şey var. Şimdilik parayı manipüle etmek bir de terörü. Bu iki kozla kaç adım gidebilirsin. Finans, değer üretmiyor. Benim cebimdeki para senin cebine giriyor.
Söyledikleriniz dünyanın her bölgesi için geçerli mi?
Her ülke için de global olarak da geçerlidir bunlar. Libya’dan Afganistan’a kadar, güneye doğru Somali. Zaten oralar çökmüş durumda. Kapitalizm yatay yatay genişliyor, alan olarak. Yani daha önce kapitalist sistemin olmadığı yerlere yayılıyor. Bir de halen kapitalist olan yerlerde de derinlemesine gidiyor. Şimdi bunlardan birincisine 20. yüzyılın ilk yarılarında sınıra ulaşmıştı. Kapitalizmin coğrafik genişlemesi 1910’lu yıllarda sınırına ulaştı. Fakat öbürü devam ediyordu ve şimdi onun da dikey genişlemenin, yoğunlaşmasının sınırına gelindi. Netice itibarıyle teklif edeceği bir şey yok. Eğer sistemde bir çöküş hali varsa iki seçenek vardır. Çöküşü yönetirsin veya altında kalırsın. İşte o zaman politik özne durumu orada çıkıyor. Politik özne demek, aracın direksiyonu sol tarafa kıracak bir iradenin ortaya çıkması. Aslında iki haber var. İyi haber; kapitalizm sınırına ulaşmış bulunuyor. Kötü haber ise şu; öyle bir irade şuan itibari ile yok. Ha bu demek değil ki olmayacak. Oluşması için tüm şartlar var. Önümüzdeki yıllarda çok kapsamlı kitle hareketleri mümkün görünüyor. Dünyanın tüm yerlerinde. Erkek spermini kadın rahmini dahi metalaştırmışsın. Lanet olası, daha geriye bir şey mi kalmış. İkinci olarak ekolojik sınıra da dayandı sistem. Bu ikisinin kesişme noktasında sürdürülemezlik durumu ortaya çıkıyor. Dolaysıyla bu alandaki düşüncemizi hızla yaymamız, eleştirel düşüncemizi canlandırmamız, biraz entelektüel ataletten kurtulmamız lazım.
Bir taraftan sistem çöküyor bir taraftan da eleştirel düşüncen de maalesef bulunması gereken yükseklikte değil. Belki de bu çelişkinin nasıl aşılabileceğine bağlı insanlığın geleceği.
Küresel güçler hakkında yıllarca kitap ve makaleler kaleme aldınız. Norveç’te NATO tatbikatı sırasında Erdoğan ve Mustafa Kemal’in düşman tarafına konulmasını nasıl değerlendirdiniz?
Bu yapılan açıkça, NATO’nun Türkiye’ye mesajıdır. Artık seni eskisi kadar hesaba katmıyorum. Eskisi gibi benim için kullanışlı değilsin mesajı var orada. Türkiye’nin kullanışlılığı önemini yitirdi. Bu tür şeylerle de mesaj veriyorlar.
Hükümet cenahından ise ‘Biz ABD’nin kuklası değiliz’, ‘Artık eski Türkiye yok’ tarzında söylemler geliyor. İktidar, batıya karşı bu söylemlerinde samimi mi?
Bunların hepsi anti-emperyalizm söylemleridir. Bir laf vardır, “Her laf her ağza yakışmaz” diye. Bu mümkün değil. Bunlar her şey olurlar ama anti-emperyalist olamazlar. Siyasal İslam’ın doğasıyla alakalıdır. Siyasal İslamcı, dünyayı anlamaktan aciz olan bir tiptir. İkincisi kapitalizmi asla sorun etmezler. O zaman sen neyin hesabını yapıyorsun. Söylemler hep iç kamuoyunu manipüle etmek içindir. Tribüne oynuyorlar. 2019 seçimleri söylemleridir. Bakın, kapitalistler için kar ne ise burjuva politikası için de oy odur. Kapitalist kar için her şeyi yapar, burjuva politikacısı da oy için kılıktan kılığa girer. Bunların yaptığı da budur.
Son dönemde iç politikada Mustafa Kemal ve ‘ihanet ettik’ gibi pişmanlık üzerinden bir politika yürütülüyor. Nedir bu?
Şimdi bunlar meşruiyetlerini, inandırıcılıklarını kaybettiler. Fakat seçimi de kazanmak zorundalar. Kazanmazlarsa yargılanacaklar. O zaman ne yapıp edip iktidarda kalmak için işte bu belediye başkanlarına yapılan operasyonlar, il başkanlarını değiştirme, mesela Mustafa Kemal’e yönelik söylemlerinde farklılık gösteriyorlar. Zaten söylemlerinde tutarsızlık hemen açığa çıkıyor. Tüm bunların amacı 2019 seçimleridir. 2019’da da seçimin olacağının bir garantisi yok zaten.
İktidar 2019 seçimleri için ‘her şey mubah’ derken, muhalefet hangi noktada durmalı?
16 Nisan referandumundan sonra benim şahsi düşüncem şuydu; eğer senin parlamenton, parlamento değilse ki değil, varmış gibi yapılmasın. Hem CHP hem de HDP Meclis’ten çekilsin. Bir buçuk parti kalsın orada ve millet de bunu görsün. Varmış gibi yapmamak lazım. Parlamento yok, varmış gibi yapıyorsun. Orada mücadele etmenin bir kıymeti harbiyesi kalmamışsa sen de kendine bir mücadele zemini yarat. Git halkının içine, halkını örgütle. Yani orada bir hareketlilik uyandır. Bir rüzgar yarat. Politika yapma zeminini eski yerde aramamak lazım.