“Kör kapılar
      Neden duvarlar sağır?
       Kapılar kör
        İçim kıyılıyor ama”...


On binlerce tutsak açlık grevinde, ölümün eşiğinde. Yüz binlerce Kürt, özgürlük için savaş alanlarında. Dost da, düşman da biliyor ki artık bu işin şakası kalmadı. “Tatlı su devrimciliği” dönemi kapanacak. Devrimci olmanın “raconu” değişmiştir. Devrimin tanımı ve ona giden yolların niteliği değişmiştir. Devrim kazanımları yeniden yazılıyor. Bizler bu tarihin hem nesnesi, hem de öznesi olmaya devam ediyoruz. İsa’nın doğumu nasıl ki miladın başlangıcı olduysa, otuz yıla yakındır devam eden Kürt isyanı da bölge demokrasisinin ve özgürlüğünün miladı olacaktır. Kawalar demirin nasıl dövüldüğünü öğretecek, Newrozlar Ortadoğu’yu aydınlatacak.
30 Ekim günü güneş bir başka doğdu Kürdistan’da. Yine ölüm oruçları, yine anaların yürekleri ağızlarında, yine Kürt halkı ayakta, yine sokaklar savaş alanı. Her yer toz duman, her yerde barut kokusu, ölüm kokusu.

Bugün zamanıdır

Kürt halkı çocuklarını yalnız bırakmıyor. O çocukların adı Şervan. Onlar dağları da, ovaları da iyi bilirdi. Bir çırpınışta dostunu da, düşmanını da hemen tanırdı. Arkalarında yaşam birikimi, önlerinde kurdukları düşler. Sırtlarındaki heybenin içinde bir ekmek, kuru soğan ve özgürlük özlemleri. Şiarı “an azadî, an azadî”. Kararlı, akıllı, cesur ve sakinler. Kimi zaman Van Gölü gibi durgun kimi zaman Fırat Nehri gibi azgın ve coşkun. Bunlar yerinde ve zamanında karar almayı dedelerinden, babalarından öğrenmişti. “Dün erkendi, yarın geç olur, bugün zamanıdır” ilkesini çoktan reflekse dönüştürmüşler.
Onlar biliyor; bu yolda düşenler olur, dönenler olur, ihanet edenler olur; acılar çekilir, bir dağın kuytusunda vurulunur, kefensiz toprağa düşülür, mezarları bile bilinmez olur... O bilir ülkesi Kürdistan’ın özgürlüğü için fidan canların ölüme yattığını, onurlu bir yaşamın yolunun buradan geçtiği hep görülür.
Berican Şahin’in ölüm orucundan annesine yazdığı şu satırlar her şeyi anlatır: “Sizler üzülseniz de dik durun kardeşlerim, siz üzülseniz de metin olun, beni yok sayanlara inat sesimize ses katın, gelecekse barış benim canımla gelsin, ben göremeyecek olsam da sizler sakın yılmayın. Annemin ben giderken gelen umutları sizler olun. Yarınlar benden bahsederken göğsünüzü dimdik tutun, sen, umudunu açlığa gönderenler, kendi evlatlarını güvence altına alıp onca ananın umudunu savaşa gönderenler, anaları, çocukları polise dövdürenler kadar alçak değilsin, çocuğunun ölümüne sessiz kalanlar kadar vicdansız değilsin deyip anamı dimdik tutun...”
Biz de gördük onların güneşe giden köprüden geçtiklerini, duyduk demire nasıl tav verdiklerini. Biz de işittik özgürlüğe giden ilk adımların nasıl atıldığını. Biz de gördük zindanlarda Kürt çocukların çabucak büyüyüp birer kahraman olduklarını. Tıpkı Nazi kamplarındaki gibi ser verip, sır vermeyen çocuk yaştaki Kürtlerin direnişlerine tanıklık ettik. Amed zindanlarında dahi Kürt geleneğinin nasıl yaşatıldığını izledik. Yaşlıların korunması için kendini feda eden Kürt gençlerinin özverilerini. Biz de gördük küçücük bir göz çırpınışın nasıl bir direnişe dönüştüğünü. Özgürlük meşalesini kendi canlarıyla yakanları gördük.

5 Eylül direnişi

Benim için o vahşete giden yol, Diyarbakır Sıkıyönetim Mahkemesi’nin “tutuklanmasına” diye aldığı karar ile olmuştu. Diyarbakır Cezaevi’nin “namını” çok duymuştuk. Artık orada yaşayacaktık. Cehenneme giden atlı dörtnala yol alıyordu. Yanımdaki arkadaşa cezaevi yaşamını bir kez daha sorduğumda, arkadaşım; “Ağabey onu merak etme, oraya gidince nasıl olduğunu hemen öğrenirsin. Orada nasıl kendimizi koruyacağımıza bakalım” olmuştu. Akşam vakti, karanlık basmak üzereydi. Cezaevine doğru yola koyulduk. Yeni bir “yaşamın” başladığı hemen fark ediliyordu. Bin bir küfür ve dayakla cezaevi arabasına (kariyere) bindirildik. Diyarbakır bembeyazdı. Bir metreye yakın kar vardı yerde. Dicle Nehri buz kesmişti. Henarat suyu donmuş olmalıydı. Kilim yıkayan Kürt kızları yoktu ortalıkta. Tarihi Surlar gelinlik giymiş kızlar gibi beyaz, ama meluldü. Diyarbakır, uzun yıllardan beri belki ilk kez böyle bir soğuk görüyordu. Ortalık dingin ve hüzünlüydü.
Sanki ilk kezdir Diyarbakır’daydım. Kent bana, ben ona yabancıydım. Oysa çocukluğum, gençliğim orada geçmişti. Karanlık basmıştı, Diyarbakır zindanına, insafın ve merhametin yok olduğu yere gelmiştik. Diyarbakır Cezaevi bizleri adeta yutarcasına içeri aldı. Her birimiz bir “koğuşa” atıldık... “Koğuşlar” mağaraya benziyordu. İçindekiler gölge varlıklar gibi yerlere çömelmişlerdi. Saygon zindanlarını aratan bu vahşet 20. yüzyılın son çeyreğinde ve Amed’in göbeğinde yaşanıyordu. Herkes suskun, rejim yanlısı yayınlar da sürekli zindanda yaşayan insanları karalıyordu.
Ama Kürt gençleri, zindanda yaşayan herkes onurunu koruma uğraşı içindeydi. Yeni koşullarda mücadelenin temel taşları atılmıştı bile. Gün geçti, devran döndü. Küçücük “itaatsizlikler” isyana dönüştü.
5 Eylül direnişi korkuyu, teslimiyeti, baskıyı paramparça yapmıştı. Artık Amed zindanı eski zindan değildi. Yeni bir gün doğmuştu Kürdistan’da. Kürtçe şarkılar dalga dalga yayılmaya başlamıştı. “Ez berfim, berfim, berfim. Ez berfa çîyake reşim...” şarkısı isyan şiarı olmuştu.
O gün zindanda yatan insanların psikolojisini görecektiniz. Gururlu ve onurlu olan tutuklular, tıpkı Paris Komün İşçileri gibi göğü fethe kalkmıştı. Mekanik bir karşılaştırma yapacak değilim.

Kürtlerin talepleri değişmedi

Kuşkusuz o direniş ile bugünkü mücadele arasında hem nicel hem de kapsam olarak çok farklar var. Ama ortak olan şey, Kürtlerin hak arayışları karşısına dikilen baskıya, zulme ve işkenceye boyun eğmemiş olmalarıdır. Amed direnişinin ve bugünkü isyanın ortak yanı burada yatmaktadır. Kürtlerin talepleri değişmedi. Özgürlük, eşitlik, baskı ve zulmün ortadan kalkması istemi. Bunun karşısında yapılan yalan dolan propagandalar, baskılar ve düşman da değişmedi. Bunun böyle olduğunu görmek için saldırıların niteliğine ve karalama propagandalarına bakmak yeterlidir.
O gün Amed Zindanı’nın koğuşlarını tek tek gezerek “Ölüm orucuna yatanlar, gizliden, gizliye yemek yiyorlar, bunlar sizi kandırıyorlar...” zihniyetleri ile Tayyip Erdoğan’ın düşüncesi aynıdır. Bugün de aynı propaganda dorukta. O gün de yalanlara kananlar oldu, geri dönenler oldu, devlet ağına takılanlar oldu. Ama kervan yoluna devam etti. İçerde tutuklular, cezaevinin dışında ise Kürt halkı birleşti. Özgürlük istediler, işkence kalmasın dediler. Bu ses tüm Kürdistan’a yayıldı, ülke sınırını aştı. Bunun motor gücünü Kürt Özgürlük Hareketi’nin göğüslediğini hepimiz biliyoruz. Bizler (PKK davasının dışında kalanlar) önceleri tedirginlik yaşadık, ürkek davrandık. Bunun sayısız haklı ve haksız nedenleri vardı. Farklılıklar ve kırgınlıklar birlikte hareket etmeyi engelliyordu. Yaşam genişti, deneyimlerle doluydu, hoşgörülüydü. En önemlisi kazanmanın olmazsa olmaz nedeniydi. O zor koşullar bir kez hepimize bunu anlattı. En önemlisi değişik politik örgütler arasındaki farklılık ve kimi zaman çatışmalara varan kavgalar, cezaevi birliğinin sağlanamamasına ve zulme karşı birlikte hareket etmeyi geciktirdi.
Niteliği gereği Amed Zindanı’ndaki direnişler mahallî kalmaya mahkûmdu. Direniş başladığında cezaevi yönetimi hiçbir şekilde “taviz vermeyeceğini, birkaç teröristi dikkate bile almayacağını, bunlara uyanların geberip gideceğini, TC devletinin çok büyük bir devlet olduğunu ve hiçbir biçimde kimseyle görüşmeyeceğini” anlattı durdu. Nafileydi, ok yaydan çıkmıştı. Özgürlük talepleri hedefini dövmeye başlamıştı bile. Cezaevi yanıyordu, her koğuş bir sokak, her koğuş kapısı bir barikata dönmüştü... Biz kazanmıştık, haklar alınmaya başlamıştı. PKK yöneticileri ve cezaevi yöneticileri birlikte koğuşları dolaşıyor, uzlaşmanın sağlandığını, kimi hakların alındığını anlatıyorlardı. Anlayacağımız embriyo şeklinde de olsa daha o günden müzakereler başlamıştı. Mustafa Karasu müzakere ve diyalogu yürütenlerin başında yer alıyordu. Tıpkı Oslo görüşmelerinde olduğu gibi...

Toprağa atılan tohum yeşerdi

Toprağa atılan tohum yeşerdi, büyüdü, başak oldu, sarı kehribar gibi harman yerine taşındı, milyonlarca yeni tohumlar ortaya çıktı. Dağlar, ovalar, şehirler ekin tarlalarına döndü. “Nesnenin nesnesizleşmesi ve yeniden nesneleşmesi” yasası bu büyümenin adı oldu.
Direnişler büyüdü, serhildanlar her sokağı, her zindanı kapsadı. Bir bakın Kürt halkının psikolojisine: Dün Amed Zindanı’nda insanlık onurunu kaybetmemek için çırpınanlar bugün özgürlük diyor, eşitlik diyor, adalet diyor, “an azadî an azadı” diyor.
Amed zindanındaki direnişler mücadeleyi “lokal” olmaktan çıkardı, Kürdistan’ın tüm rengine kavuşturdu. Ölüme gidenler efsaneleşti, halkımızın yolunu aydınlatan çıralara dönüştüler. Düşünün, ölüm orucunun döşeğinde olanların karşısına geçip envai çeşit yemekler yediler, bunlar da yetmiyormuş gibi ailelerini getirip baskı yaptırdılar. Bu kahramanları çok tanıdık, onların nefes aldıkları yerlerde biz de teneffüs ettik. Bişar Akbaş’ın karşısına oğlunu diktiler. Küçücük çocuğa “baba benim için ölme” dedirttiler. Bişar’ın oğluna cevabı: “Bak oğlum aslında ben sizin için, senin için ölüm orucunu bırakmıyorum. Siz eşit ve özgür olun diye ölümü göze aldık...” olmuştu. “Bexte romê tuneye” (romun bahtı yoktur, ona güvenilmez) sözü boşuna söylenmemiştir. Fırsat bulundukça elde edilen kazanımlar geri alındı, işkenceler yeniden başlandı...
Çelik tav almaya devam etti. 34. koğuşta Bişar Akbaş ve Recep Maraşlı’yla birlikte kaldım. Direniş başarıyla sonuçlandığı için onlar da ölüm orucunu bırakmışlardı. Ama açlığın yarattığı tahribat tamamen ortadaydı. O tahribatları gidermek için koğuşun olanakları el verdiği ölçüde onlara “özel” bir beslenme programı uygulamaya karar verdik. Ama onlar bu küçük ayrıcılığı bile kabul etmediler.
O direnişte Orhan Keskin ve Cemal Arat şahadete ulaşmışlardı. Herkes üzgün, küçücük hakların bile hangi bedellerle alındığını biliyordu.

Esat Oktay ‘Erdoğan’

Tayyip Erdoğan’ın ve yalakacı Kürtlerinin beyinleri bunu almaz. Akıllarında, fikirlerinde yalnız çıkarları vardır. Tüm gayretleri “meşhur” olmak içindir. Onların vicdanı körelmiş. Bunlar özgürlüğümüze ve ekmeğimize göz koyanlardır.
Güneş balçıkla sıvanmıyor. Yalanlar, dolanlar kâr etmiyor. “Çömlek politikası” çoktan çöktü. Çömlek (Xilik) çevresindekilere “hava” atar. “Benim dibim toprak değil, altından yapılmadır” böbürlenmesiyle etrafına hava atıp dururmuş. Ta ki kepçe ortaya çıkıncaya kadar. Kepçe, çömleğin yalanlarını bir çırpıda çürütür. Kepçe (hes), çömleğe “yalan söyleme, ben her gün senin içindeyim kıçının topraktan olduğunu gayet iyi bilirim” der. Bir zamanlar Amed zindanında direnişçilerin moralini kırmak için Esat Oktay Yıldıran’ın, Ali Osman Aydın’ın, Abdullah Kahraman’ın sarf ettiği sözlerin bir benzerini bugün de Diyarbakır Başsavcı Vekili sarf ediyor. “Hukuk adamının” sarf ettiği sözlere bakın: “Açlık grevinde olmanızın bizim için hiçbir önemi yok. Bizim için önemli olan bilinç kaybı olduktan sonra size müdahale etmektir” diyor. 12 Eylül davalarında ceza yağdıran Ülkü Coşkun ve tutukluları ihanete zorlayan, itirafçı yapmak için kuru vaatlerde bulunan askeri savcı Turgay Çağlar bile böyle pervasızca konuşmuyordu. Bu kudurmuşluğun arkasında AKP Hükümeti’nin olduğunu halkımız biliyor. Halkımızın toplumsal ortalama bilinci tüm saldırıları göğüsleyecek düzeydedir. Bunu en iyi bilenler canları pahasına direnenlerdir.
Ölüme gitmek cesaret ister, inanç ister, akıl ister, amaca inanmak ister. Kürtler her gün GUERNİCA yaşıyorlar. Hitler kamplarında direnen Alman komünistler gibi, Morriz Torrez öncülüğünde Paris sokaklarına Nazileri sokmamak için direndikleri gibi, Madrid önlerinde enternasyonal tugayların gösterdikleri kahramanlıklar gibi ve de Stalingrad önünde SS generalini durduran “nişancı” gibi, Kürt halkı ayakta ve direnişte. İçerde, dışarıda hep aynı ruh hali içinde serhildanda. Ağlamak, sızlamak nafile. Kürt halkı özgür oluncaya kadar meydanlarda, her namuslu Kürt de onun içinde. Dağ, ova, şehir, zindan, sokak, yani Kürdistan’ın dört parçası Kürt halkına sesleniyor. Kürt halkı ise kadınına, erkeğine, bilgesine, aydınına, gencine, yaşlısına haykırıyor: diren diş ile tırnak ile.

ÖMER AÐIN