Ardından gülün kırmızısı, narın tadı, şafağın altın parmağı, suların sesi ve güzelliğe dair şeyler…

Bir çocukların gülüşü kaldı habersiz.
Karanlığa dair her şeyin meşrulaşmasının önü açıldı. Şiddet, yalan, sömürü, cana kıyım gerekçelerine ulaştı.
Bir umut kaldı bize.
'Pandora’nın Kutusu' yani böyle açıldı.
***
Yaşamın tümüne karşı duyarlılık bir kadın özelliğidir ve onu erkek egemen karakterden ayıran en temel özelliği budur.
Bireysel, grupsal, sınıfsal, ulusal ve hatta insani amaçlar bile kadını tanımlamaz. Sadece kendi amacına dönük bir yaşam anlayışı kadına içkin bir özellik değildir.
Kadını erkekten ve tüm diğer canlılardan farklı yapan, onu yaşamın başlangıcında ve sonrasına yayılan bin yıllar içinde eşsiz ve benzersiz kılan evrensel ve genel yaşam kavrayışıdır.
Bu, yaşamın tümüne, canlıların bütününe;
Ağaçlara, çiçeklere, kuşlara olduğu kadar; sulara, bulutlara ve taşlara karşı da sorumlu ve duyarlı atan bir yürek sahibi olmaktır.
Vaktinden önce düşen yaprağın, erken açan tomurcuğun sızısını, rengini kaybeden gökyüzü, yorgun toprağın acısını,
Anasız çocukların, çocuğunu yitiren anaların feryadını duyabilmektir.
Hiçbir canlının diğerinden daha değerli olmadığı,
Hepsinin evrensel bütünlük içinde vazgeçilmez bir yeri olduğunu hissedebilmektir.
Bu sanırım evreni bir annenin çocuğunu sahiplenmesi gibi sahiplenmeyi gerektiriyor.
***
Bir kutsal amaç uğruna cana kıymak, tarih içinde ele alındığında bir erkek özelliğidir.
Kabile için, aşiret için, ulus için yine sınıf için ya da daha farklı çıkarlar için cana kıymanın ne kadar meşru olduğunu hepimiz biliyoruz.
Rakip ya da düşman diye tanımladığımız, öyle algıladığımız kişi ya da gruplara neleri reva gördüğümüz insanlığımızın yarıçapını verir.
Bu açıdan bakıldığında ortaya çıkan rakamın büyük olduğu söylenemez.
Bu erkek egemen sistemin yarattığı zihinsel şekilleniş içinde gerekçelere kavuşturulabilir, çok uzun izahlar da yapılabilir.
Ama bunun insanın özüne ait olmadığı gerçeği asla değiştirilemez.
***
Yıllar önceydi, çocuktum.
Masal dinlemekten, şekerlemelerden ve tekerlemelerden hoşlanırdım. Kan revan içindeki bir insan görüntüsünün bende ve annemde yarattığı etkinin değişik olduğunun farkına o zamanlar vardım.
Bir yere oturtamadım ama kan revan içinde kıvranan bir insan görüntüsünün bende ve annemde yarattığı etki çok farklıydı.
O anneydi oysa ki ve bir çocuk gibiydi. Hala da öyle ya!
Bense çocuktum ama bir yetişkin gibiydim.
O bir anlam veremedi bir insana neden böyle kıyıldığına.
“Vah yavrum daha çok gençmiş” dedi
Sanki hep herkesin yerine ağlamak,
Sanki herkesin acısını omuzlamak zorundaymış gibiydi.
Ona göre her şeyin bir canı vardı, bir ruhu, bir yüreği.
Onun için iğdenin gönlünü almak, güvercinlerin hatırını sormak, başaklarla konuşmak, bizimle konuşmak kadar doğaldı.
Suları küstürmezdi hiç, boş geçmezdi pınarları.
Kendisi içer, bize de içirirdi.
Küserdi pınarlar yoksa.
Bostanlardan geçerken kalabalık bir meydandan geçerdik sanki.
Sakinleri domates fideleri, fasulye sırıkları, biberler, su arkı, kiraz dalları olan.
Selamlamadığında gücenen komşularımızdı sanki kavaklar, elma ağaçları, yoncalar...
***
İnsanlara karşı da öyleydi.
Birine merhem hazırlardı, başka birinin saçlarını örer, diğerinin yükünü omuzlardı.
Her yere koşar, herkese uzanırdı.
Her şeye iz bırakırdı.
Unutmazdı kedinin sütünü, boş koymazdı yalağını köpeğin.
Hangi koyun ilk yavrulayacak, inek niye sancılanmış bilirdi.
Hiç yalnız görmedim onu, hiç kendini sorun yaptığını ve çocuklarını unuttuğunu hiç görmedim.
Yedi kardeştik.
Yedimizle ayrı ayrı güler, ayrı ayrı ağlardı.
Sanırdım ki yediye böler kendisini.
Sadece benim annem olmadığını, her şey kadar bölündüğünü yüreğinin ve her şey kadar çoğaldığını yıllar sonra anladım.
O her şeyin annesiydi.
Kocası olmadı annemin mesela.
Evin dışında kaçıncı sıradaydı bilmem ama evde sekizinci çocuktu babam.
Bilirdi düşmanlık kavramını, fakat hiçbir zaman düşmanı olmadı.
Hayatın tümünü kucaklamaya çalıştığını bilir miydi?
Bilir miydi evreni koynunda sakladığını,
Yaşamın bir bütünlük içinde devamının varlık gerekçesi olduğunu,
Bilemediği ve adını koyamadığının bu olduğunu bilir miydi bilmem. Ama hissederdi bunun iyi bir şey olduğunu ki öğütlerdi.
Devraldığı bu yaşam anlayışını hikayelerle, masallarla, ağıtlar, deyişler, manilerle bizlere aktarırdı.
Ne kadar anladım,
Ne kaldı bana,
Annemin ne kadar şansı vardı erkek kuşatması altında bilemem.
Bunun sadece beni değil, kadını ve erkeğiyle günümüz insanını esir aldığını; ulusal, sınıfsal, grupsal, bireysel amaca dönük yaşam tarzlarının kadını-erkeğiyle tüm dünyaya egemen olduğunu çok sonraları anladım.
Hayatı ve doğayı evrensel ve genel bir algılayış içinde ele almanın hiç kolay olmadığını çok çok sonraları...
Belki adını koyamadım, belki tanımını yapamadım, belki çok inanamadım da ama özgürlüğe daha yakışanını da bulamadım.
***
Evrensel özgürlük adına yola çıkanlar bile dar amaca dönük yaklaşımlarıyla kanatıyor.
İktidarcı, devletçi, şiddete dayalı zihniyetin yön verdiği biraz estetize edilmiş siyaset tarzlarıyla özgürlüğü yakalama düşüne, gaflet sözü yeter mi bilmem.
Kendi dahil her şeyi bu yaklaşım içinde ele alan kadın ve erkekler, özgürlük gibi kutsal bir amacı evrensel bütünlüğü ve genelliğinden sıyırarak kendilerine özgü bir amaç haline getirdiklerinde aslında her türlü ilkelliğe ve geriliğe, her türlü devletçi yaklaşıma ve hiyerarşiye kapı aralanmış oluyor.
Yaşam böyle küçülüyor.
Kendini dünyanın merkezine koyan, her şeye üstten bakan ve bu yüzden asla eşiti olmayan, her şeyi yargılayan ve hiçbir şeyle buluşamayan yalnızlığımız böyle çoğalıyor.
Ardından çıkar, rekabet, hegemonya geliyor katar katar.
Sevgiyle aralanan gözleri önce kuşkuculuk sarıyor ardından şüphe. Eller çürüyen bir dal gibi bırakıyor kendini, ses kuruyan bir pınar.
Hayatın ahenginden kopararak kendini, yitirerek yürek ritmini yabancılaşmanın sarmalına yuvarlanılıyor.
Dünya küçülüyor küçülüyor cüzdanlara sığar hale geliyor.
Apoletlere düşüyor. Çıkarın, öfkenin, bir yudum zehrin kapısında sürünüyor ve küsüyor.
Sonrasını sanırım en iyi geriye dönüşü mümkün olmayanlar biliyor.
***
En küçük canlısından, en kutsal olgularına kadar yaşamın tümüne karşı sorumlu ve duyarlı bir yaklaşımı kaybettiğimizde egemenlik başladı.
Sadece kendi amacına dönük yaşamın benimsenmeye başladığı noktada tanrıçalar bizi terk etti.
Ardından gülün kırmızısı, narın tadı, şafağın altın parmağı, suların sesi ve güzelliğe dair şeyler…
Bir çocukların gülüşü kaldı habersiz.
Karanlığa dair her şeyin önü açıldı.
Şiddet, yalan, sömürü ve cana kıyım gerekçelerine ulaştı.
Bir umut kaldı bize...

Dağların göründüğü

Bir süredir dağları düşünüyorum.
Dağların bende uyandırdığı, dağların bende çağrıştırdığı şeyleri.
Hayli değiştiğini görüyorum.
Artık görüyorum ki her insan kendi dağını yaratıyor ya da uçurumunu.
Kimi de senin yarattığın yükseltileri, kendi yücelmesinin basamağı yapmaya çalışıyor.
Kimileri gölgesine sığınıyor,
Kimileri daha başka.

Dağ, deyince çokça güç, yenilmezlik, baş eğmezlik, isyan, mağrur duruş, keskinlik gelirdi aklıma.
Dağı soylu bir erkek duruşu içinde görürdüm.
Dağı bir erkek gibi görürdüm.
Dağı bir erkek gibi gözlerdim çünkü.
Hani dağlar erkekliği temsil eder ya, sanırım ondan dağ bana hiç kadın gibi, kadına ait özellikleri içinde görünmezdi.

Bir süredir dağları düşünüyorum.
Dağların bende uyandırdığı, dağların bende çağrıştırdığı şeyleri.
Biraz da kendimi.
Artık heybetli bir erkek duruşu içinde göremiyorum.
Verimli, gizemli, asi, tehlikeli, her gün yeniden keşfedilmeyi bekleyen özellikleriyle dağlar, kadına daha çok benziyor.

Dağlara bakışım derinleştikçe, insana bakışım da gelişti.
Tersini de düşünebilirsiniz tabi her şey diğer yüzüyle anlam kazanıyor.

Dağın kadının özelliklerini taşıdığına, her kadının içinde bir dağ sakladığına daha çok inanıyorum.
Saygılı bir bağlılığa yürüyorum.
Ve gittikçe dağları daha bir hürmetle seviyorum.