2004’te Mayıs ayının başıydı. Geçici olarak Başurê Kurdîstan’ın en yüksek dağı olan Helgort dağının silsilesindeki tepelik bir yerde bir gerilla grubunun yanındaydık. Burası, Rojhilat Kurdîstan ile Başurê Kurdîstan’ın ya da İran ve Irak devletlerinin, devlet sınırlarıyla bölündüğü ve en az üç bin metre yükseklikteki bir yer. Geldiğimiz yerde artık havalar ısınmış olsa da orası hala soğuktu. Zaten kara parçası görünmüyordu ve çoğu yerde metrelerce yükseklikte kar birikintisi vardı. Bu aylarda gündüzleri kar biraz eriyor, ama akşamları hava çok soğuk olduğu için yüzeyde eriyen karın tanecikleri daha da büyüyerek donuyor. Öyle ki, güneş battığı an ya yürüyüş halinde olacaksın ya da iki kazak, iki mont giymek zorundasın. Yoksa donarsın. Sibirya gibi bir yer.
Arazinin neredeyse yüzde 80’i mayınlı. Ama kar buza dönüştüğü için ayağını yere bastığında toprağa basınç yapmıyor. Dolayısıyla mayın tarlasının üzerinde rahatlıkla hareket edebiliyorsun. Karlar eridiğinde ise kaçakçıların deneme yanılma yoluyla, ellerini, kollarını verdiği, canını verdiği ve keşfettiği patikalarda hareket ediliyor. Yolları, patikaları bilmeyen birisi o araziye girerse kurtulma şansı neredeyse yok gibidir. Mayın tarlaları, ölüm tarlalarıdır; başlı başına işlenmesi gereken bir konudur.
15 gün kadar bir süre kaldık orada; çok şey gördüm, çok şey öğrendim, ama bir şey vardı ki onu hiç unutamam. Çok etkilendim, çok hayıflandım; Kürtler, insanlar artık böyle bir durumda olmamalı dedim. Dünyadaki diğer halklar gibi yaşamayı Kürtler de hak ediyor, Kürtler de bir millettir ve bu millet olma haklarını kazanmak için daha güçlü mücadele etmesi gerekir, dedim.
Çok soğuk geçen gün, akşama doğru fırtına ve tipiye dönüştü. Akşam saat 10 sularında dışarıdan biri “heval, heval” diye çağırıyordu. Dışarı çıktığımızda bir de ne görelim, her birinin gücü oranında kaldırdığı birer çuvalla 50’li yaşlarda bir adam, yanında da 7 yaşında bir çocuk. Çocuğun o hali her zaman gözlerimin önüne gelir, herhalde yaşadığım sürece de unutmam; soğuktan tir tir titriyordu. Ufacık elleri soğuktan, açılmıyordu, donacak gibiydi... İçeriye aldığımızda utangaç çocuk babasına yapışık duruyordu. Isıttık onları; yiyecek, içecek verdik. Hiç konuşmuyorlardı, ama o alanda kalan arkadaşlardan öğrendik ki; yaşamlarını sürdürebilmek için geniş dağ silsilesinin doğu tarafında bulunan Piranşêr ve çevresinden topladıkları otları Başur yamacına düşen Haciümran’a getirip satıyorlarmış, o tarafta var olan ot çeşitlerini de kendi taraflarına götürüp satıyorlarmış. Geçimlerini bu yolla sağlıyorlarmış.
O zaman adalet ve eşitliğin olması ve sömürünün ortadan kalkması için mücadele etmenin ne kadar gerekli olduğuna ve devrimcilerin ne kadar kutsal bir görevle yükümlü olduğuna bir daha kanaat getirdim. Yüreğim ve bilincim doğru yerde olmanın sevincini yaşadı. Herhalde yüreği taş bağlamamışsa her insan aynı duyguyu yaşardı. Kürtler bir toplum olarak dünyanın hiçbir yerinde kabul edilmiyordu. Kabul edilmedikleri için de hakları olan bir toplum, insanlar olarak görülmüyordu. Ortada bir adaletsizlik, bir eşitsizlik sorunu vardı. Kürt gençleri de kültürel, toplumsal, siyasal ve ekonomik alan başta olmak üzere her alanda bunun gibi yüzlercesi yaşanan sorunu çözmek için yönlerini Kürdistan dağlarına veriyordu. Neden gerilla, neden silah diyenler için vicdanlı davranacaklarsa tek başına küçük bir Kürt çocuğunun oradaki durumu yeterli bir cevaptır. Bir Kürt gencinin yönünü dağa vermesi kendisi için, halkı için en doğru, en onurlu şeydi ve gerillalar bu onuru gösteriyordu.
Türk devleti ulus-devlet kurmak için her türlü kirli ve çirkin aracı kullanır. Bu ister inanç olsun, ister eğitim başta olmak üzere denetimindeki kurumlar olsun, isterse 3-5 kuruş için kendini satmaya hazır kişiler olsun. Önemli olan tek milleti yaratmak! Ama insanı en çok üzen de kendine Kürt diyen bazılarının bu işbirlikçiliği ısrarla devam etmeleri.
Galip Ensarioğlu diye bir zevat var. 2009’lu yıllardan beri kendisini Kürtlerin değerlerine küfretme, Kürtleri kandırma, oyalama, aldatma karşılığında pazarlıyor ha pazarlıyor. Kaç para ediyor bilemiyoruz. Herhalde külfeti AKP iktidarına pahalıya mal olmuyor ki kullanmaya devam ediyor. Galip de fırsat bu fırsat, ne kadar cebimi doldurursam o kadar iyidir diyerek, hele dur birkaç yeni tartışma yaratacak söz bulayım da belki fiyatımı ve kullanım değerimi arttırır, Sur’da kamulaştırılan yerleri parsellerim diyor.
Herhalde Ensarioğlu ve onun gibiler kendisi hakkında bu tür yazılar yazılmasına çok seviniyor. Çünkü bu tür yazılarla kapısına bağlı oldukları sahiplerine ne kadar işlevli olduklarını gösterip fiyatlarını arttırmak isteyecekler. Kullanım değerlerinin olduğunu göstermeye çalışacaklar. Ar damarı çatlamış ve kendisini kapitalist modernitenin pazarına sunmuş bu kişilikler ulusuna ihanet etmeyi kendi fiyatlarını arttırma aracı olarak kullanıyorlar.
Öyle ya kapitalist modernite çağında yaşıyoruz ve bu kişiler gırtlaklarına kadar kapitalizme bulaşmışlar. Gerçekten iyi birer kapitalist olmuşlar. Tek amacı var bunların, daha çok kar sağlamak, daha çok kazanmak, daha çok tüketmek! Pazara sunulan malları tüketmek için daha çok kazanmak; daha çok kazanmak için de her türlü değeri tüketmek! Toplum karşıtı bir sistemin insanları düşürdüğü hal işte böyle utanç verici bir durum. Varyemez amca diye bir çizgi film vardı, baktığı her şeyi dolar işareti olarak görüyordu. Bu kişiler de her değere para gözüyle bakıyor, her şeyi elde edecekleri kara göre değerlendiriyor.
Bilge bir insanın güzel bir sözü var “kapitalizm bu her yere girer” diye. Gerçekten de bu zatların her tarafına kapitalizm girmiş. Onun için her şeylerinden yoksun olmuşlar. Halbuki ne kadar maddi olarak zenginleşsen de yiyeceğin midenin büyüklüğü kadar olacak; yattığın yer belki biraz daha yumuşak olacak, soğukken belki daha sıcak yerde, sıcakken belki daha serin bir yerde olacaksın, ama ötesi yok! İlk çağ Roması'ndaki zenginler yemeğe çok düşkünmüş, midelerini doldurduktan sonra kusup kusup yine yemeğe devam ederlermiş. Herhalde bunlar da böyle olmayı arzuluyor. Bir insan manevi değerlerinden kopmuşsa ortada insanlığından eser kalmaz.
Bir alçağa alçak olduğunu söylediğin zaman gerçekten de o alçağın zoruna gider mi bilmem. Bunların zoruna gittiğini düşünmüyorum. Çünkü her şey kar sağlama üzerine kuruludur. İnsanlıktan öyle uzaklaşmışlar ki, duygularını, insanlık için anlamı olan değerleri istismar edip pazarlamaya çalışıyorlar.
Merak ediyorum, Erdoğan onlara siz onursuzsunuz derse ne diyecekler, bir Kürt onlara siz Kürt’sünüz, bir halkın değerleriyle oynamak onursuzluktur ve siz bizim değerlerimizle oynuyorsunuz derse ne diyecekler? Tabii ki söyleyen kişiye göre tepkileri değişecek. Çünkü sadece kazara mensubu oldukları ulusun değerlerini bozarak kendilerini pazarlık malına dönüştürebiliyorlar. Bunların yaptığının adı siyasal piçliktir.
Galip Ensarioğlu Kürt olduğunu iddia ediyor. Kanal kanal dolaşıp ekranlarda “gerillalar silahlarını bıraksın” dediği insanların da en az yüzde 90’ı Kürt’tür. Bir de utanmadan Kürtleri temsil ettiğini söylüyor. Kürdistan’ın kalbi Amed’tir; Kürt toplumunun genel eğilimini ifade ediyor. Galip Ensarioğlu bir gün Amed’in bir bölgesinde halkın içine gireceğini söylesin, aynı anda bir de bir gerilla Amed’in başka bir yerinde elbisesiyle halkın içine gireceğini söylesin, Amed halkı kiminle olur? Amed halkı kimi bağrına basar, kimi görmeye gider, kimi dinler? Galip Ensarioğlu zaten Kürt toplumunun, Amed halkının içinde rahat gezemiyordur. Dünyadaki en kötü şey de budur. Kendi halkı içinde başı dik, onurluca ve rahat gezememek. Herhalde tülbentli analarımızın karşısına çıkarsa o analar onun yüzüne tükürür. Kürt toplumu işe yaramaz gördüğü insanların yüzüne tükürür. Herhalde Galip Ensarioğlu gibi ruhunu satmışlar dışında bütün Amedliler o ve onun gibilerden utanıyor.
Kürt çocuklarının istikbali, vebali Galip Ensarioğlu gibilerin boynunda olacak ve tarihe kara bir leke olarak geçecekler.