İsviçre Gündemi
Bir süre önce, bir annenin isteğiyle, rehabilatasyon merkezinde tutulan kızını ziyarete gittik. Adeta bir cezaevi. Sorunlu gençler kent dışında, etrafı ormanla ve tel örgülerle çevrili bir merkezde tutuluyor. Orada tutulan gençlerin bütün yaşamları kontrol altında. İzin verildiği ölçüde ziyarete çıkabiliyor, yatabiliyor, gözetim altında telefon edebiliyor. Kısaca bir cezaevinden fazlalığı var eksiği yok.
Neyse biz asıl konuya dönelim. Genç kız bize odasını gösterdi. Sanki bir Kürt derneği. Öcalan resimleri, Kürdistan bayrağı ve haritası. Çok şaşırdım. Çok etkilendim. Çok sevindim, çok üzüldüm. Biraz ağlar gibi oldum. Biraz sevindim. Biraz lanet okudum. Yani bütün iyi ve kötü duyguları bir arada yaşadım. Genç kızımızın ulusal sahiplenişine hayran kaldım, ulusun genç kızı yalnız bırakılmış olmasına kahroldum. Onun ulusal kaygılarıyla övündüm, dışarıdakilerin onun için kaygılanmamasına sitemle doldum.
Ziyaret sonrası Anne ile sohbet ettim. Hiç bir kötü alışkanlığı olmayan, sadece sistemi bir türlü benimseyemediği, uyum sağlayamadığı, arkadaş çevresinin etkisinde kaldığı ve her şeye isyan ettiği için rehabilatasyon merkezine konduğunu anlattı. Elbette “kötü” alışkanlıkları olan biri de olabilirdi, ama ziyaret ettiğimiz kızımız bu değildi. Anne sonra İsviçre’de yaşayan diğer farklı ulusal kökenli gençlerden bahsetti. Ya kurumların, ya da elçiliklerin bir şekilde genç ve ailelere yardım ettiğini, kendisinin ise tek başına ancak bu kadar mücadele ettiğini anlattı.
Anne’yi dinleyen herkes gibi ben de aynadaki yansımamı gördüm. O genç kızın şekillendiği sürgündeki yaşamında ben neredeydim? Ne onunla çocukluğunda tanışabildim, ne de gençliğinde. Ulusal kimliğini inatla savunuyor olmasından bile haberdar değilim. Ona neden yüzbinlerce insanın ülkesini bırakıp, kendisi gibi sürgünde yaşamak zorunda kaldığını da anlatamadım. İşin korkuncu o asla kendi ulusundan bir kurumun kendisini yardım edebileceğini düşünmemiş, yardım edebilirler ihtimalini dahi aklından geçirmemiş. Bizi eylem, yürüyüş, slogan olarak algılıyor sadece. Bizi de öyle kabullenmiş, o da hep eylemlere gitmiş, solaganlar atmış ama yine dünyasıyla tek başına boğuşmak zorunda kalmış.
Oysa yaşadığı İsviçre’de politize olmuş en büyük güç Kürtler. Sürgünde ulusal kimlikleriyle direnişlerini sürdürenler de onlar. O halde gereğinden faza “politize” olmak, topluma dair sorunları gözden kaçırmamıza mı neden olmaktadır. Ya da politik bir topluluk, politikaları içine topluma dair sorunları alamıyor, çözüm üretemiyor, hizmet sunamıyorsa, gerçek anlamda politikleşememiş midir? Politika halk için yapılıyorsa, halka hizmeti kapsamayan politikalar ne kadar gerçekçidir? Örneğin hiç bir hesabı olmadan, aileyi, gençliği, kadını sahiplenmek, en iyi siyaset tarzı değil midir? Sahiplenme doğal anlamda siyasallaştırma da değil midir? Oradaki genç kızı kendimiz saymadan, oradaki genç kızın kendini bizden saymasını sağlayamayız.
O bizim simgemizdir.
Siyaset, toplumsal hizmet değil midir?