Başlıktaki bu sözler, Macaristan’daki tren garında, iltica için polislerin geçişlerine izin verilmesini bekleyen binlerce Suriyeli arasındaki 13 yaşındaki Kenan’a ait… Sadece bu yılın ilk 8 ayında, Suriye’deki iç savaş ve IŞİD vahşetinden kaçmaya çalışan 2.500 sivil insan, açık denizlerde boğularak hayatını kaybetti. Önceki gün Kos Adasına ulaşmaya çalışırken anneleriyle birlikte boğularak can veren Kobanêli Alyan ve Ghalip Kurdî kardeşlerin Bodrum kıyılarına vuran cesetlerinin fotoğrafları yayımlanana kadar tüm dünya sus pus izliyordu bu trajediyi. Bir vahşetten kaçmaya çalışırken başka bir zulmün, insafsızlığın, aşağılamanın, hor görmenin sonuçlarıydı aslında kıyılara vuran.
Tarih bunu nasıl mı yazacak:
"…O yıllarda; aynı sahillerde, birilerinin çocukları ellerinde oyuncaklarıyla sahilde güneşlenirken, evlerini başına yıkan barbarlık çetesinden kaçan kimilerinin çocuklarının cesetleri sahile vuruyordu. Aynı sahilde güneşlenen anne-babalar ise hiç istifini bile bozmuyordu…
Birileri oralarda çocukları için envai çeşit yiyecekler hazırlarken, buralarda çocuklar kuru ekmekle karınlarını doyuruyordu.
Oralarda birileri evlatlarına gemicikler üstüne gemicikler alırken; buralarda çocuklar sınırları geçerken mayına basıyor, gemileri olmadığı için bindikleri botlar devrildiğinden ölüyor, annesiz-babasız kalıyor ya da kolundan, bacağından oluyordu.
Oralarda birilerinin çocuklarına, bir evde kişi başına 2-3 oda düşerken; buralarda kimse onlara kiralık ev vermediği için çadırlarda, sokaklarda, ahırlarda yaşıyordu..
Oralarda çocuklar 5 yıldızlı otel klasında okullarda eğitim görürken, buralarda çocuklar sokakta mendil satıyor, aşağılanıyordu. İstanbul’un orta yerindeki lokantanın camından içeriyi izliyor diye tekme tokat dövülüyor, kan revan içinde bırakılıyordu.
Oralarda "her eve en az 3 çocuk lazım" diyen bir AKSaray başkanı, sırf tek millet-tek devlet-tek din-tek dil adına "başkan" olmak için buralardaki evlerden 3 çocuk naaşı çıkıyordu… Hemen her gün birkaç çocuk panzerden, TOMA’lardan, keskin nişancılardan sıkılan kurşunlarla toprağa düşüyordu.
Çocukların kumdan kaleleri yıkılıyor; evleri yakılıyor; terzi veya fırıncı ya da manav olan babaları "bir teröristi daha etkisiz hale getirdik" denilerek gözlerinin önünde vuruluyordu.
Ve binlerce bunun gibi her şey yaşandı buralarda. Buralarda her gün onlarca çocuk vurulurken, "oralar"da lüks villalarda, saraylarda vicdanlar da ölüyordu bir bir.
Çünkü buraların payına yine savaş, ölüm, zulüm düşmüştü.
Ortadoğu’nun kadim halkları Afganistan’da, Pakistan’da, Irak’da, Suriye’de radikal cihadist örgütler ve faşist diktatörlükler tarafından katledilirken, kadınlar tecavüze uğrayıp köle olarak satılırken Türkiye’de de egemen erk sahibi, AKP iktidarı, korkunç bir savaş dayattı. İktidarı boyunca yıllarca "çözüm sürecini biz başlattık; artık analar ağlamıyor" rantını yiyen AKP’den, "sonuna kadar savaş" söylemine gelindi? Sırf 400 vekilleri olsun diye üstelik!
Buzdolabına konulan sadece çözüm süreci değil; vicdan, akıl ve sağduyu oldu…"
Ve tarih satır satır kaydedecek tüm olan biteni.
Bugünden sonra yazılacaklar ise şöyle olacak:
Birileri büyük bedellerle, kanla, dişle, alınteriyle, açlıkla, yoklukla direne direne özgürlüğe yürürken; dünya halkları arasındaki onurlu yerini alırken;
Birileri de katil, hırsız, zalim, savaş yanlısı olarak kayda düştü…
Zulme kayıtsız kalmak; zalimden yana taraf olmaktır!
Siz sadece savaşı durdurun beyler! Başka ihsan istemez!