
Montaigne’nin aktardığına göre Demokritos, sofrasına gelen incirleri yerken bal kokusu almış ve büyük bir araştırmaya başlamış. Çünkü o güne kadar yediği incirlerin hiçbirinde bu kokuyu almamıştır. Bir meraktır sarmış filozofu, hemen incirlerin toplandığı alana gitmek istemiş. Bunu gören hizmetçi “İncirleri bal çanağında size sundum efendim. O koku çanaktan kalma” der. Demokritos’un araştırma keyfi kaçmıştır artık ama buna rağmen bal kokusunun incirin kendisinden olabileceğinden kuşkulanmış ve hizmetçisini takmamıştır. Sonuç fiyasko olsa da bu araştırma zevki, gerçeğin peşine düşmek isteyenler için tatlı bir hikayedir.
Son günlerde Taraf yazarı Mehmet Baransu’nun tutuklanmasıyla başlayan süreç, Türk gazetecileri arasında garip bir meydan okumaya ve tartışmalara sahne oldu. İktidarın gücünü arkasına aldığı dönemlerde sosyal mecralarda bile kendisine kafa tutan sıradan insanları hapsetmekle tehdit ediyordu. Bazı internet sitelerinin “Allah ve kutsal kitaba hakaret ediyorlar” diye tümden erişime kapalı hale getirilmesi için olmadık girişimlerde bulunuyordu. Sakine Cansız’ın katledilmesinden sadece birkaç ay önce PKK taktik komutasında yer alan herkesin suikastlarla yok edilmesinden söz ediyordu. (Bu, Ağustos ayı oluyor ve incelemeler sonunda katillerden biri olan Ömer Güney o aralar Ankara’ya gelip gidiyormuş. Baransu’nun suikast fikirleri de Ağustos 2012 tarihli.)
KCK operasyonlarının “terör” operasyonu olduğunu kanıtlamak için cımbızlama yöntemiyle gazetesine deli saçması diyalogları servis ediyordu. PKK-Ergenekon ilişkisi kurmak için devletin en üst düzeyde hazırladığı plan ve taktikleri her fırsatta dillendiriyordu. Ö. Aytaç ve E. Uslu ile ortak TC-PKK arasında gelişecek eşit koşullarda barışçıl görüşmeleri dinamitlemek için hafiyelik yapıyordu, iz peşine düşüyordu. Ermeni soykırımında yer almış Hamidiye alaylarından bir askerin torunu olmakla övünüyordu. Tüm bunları Kürt kimliğiyle yapıyordu, en ufak bir pişmanlık göstermiyordu. En yakın dostları onu Hamidiye alaylarındaki Kürtleri kullanan Jön Türk misali galeyana getirerek araştırmacı-gazeteci diye piyasaya sürüyorlardı. Gel zaman git zaman “Kürt Mehmet” hapse, onu yüreklendiren Yasemin Çongar inzivaya, Ahmet Altan büyük aydın pozlarıyla evine çekildi. Onunla birlikte yirmi dört saat PKK’nin zayıflaması ve bitmesi için polislerden, askerlerden çok çalışan Yıldıray Oğur ise daha karlı ve paralı bir gazetede köşe yazmaya başladı. Bu, Kürt Mehmet’in hikayesi… (Umarım atlastan yorgan da sunsa kendisine, günün birinde Türk devletinin sahte ve zorba bir tüccar olduğunu anlar ve Kürdistan gerçekliğine karşı nedamet duyar.)
‘Duyarlı aydın’
Demokritos’umuzun hikayesi ise başka. O, “Atakürt” yazısı yazmakla çok büyük bir tabuyu yıktığını sanıyordu. Buna da sarsılmaz biçimde inanıyordu. Biz sıradan Kürtlerin “Atakürt gibi iktidar olan lideri değil, hapiste olanı özgür görmek istiyoruz, ona Atakürt değil, Apo diyeceğiz” serzenişlerimizi hep duymazdan geldi. Çevresine topladığı, bilgi açlığında, entelektüel yokluğunda hükmettiği garip garip tipleri “araştırmacı, incir çanağında kokan balın ardına düşen kuskusu büyük aydınlar” diye servis etti. Günü geldi Sartre pozlarıyla İstiklal’de Özgür Gündem sattı, kalp paramızı neredeyse “duyarlı aydın” moduyla rehin aldı. Sevdik, saydık. Günü geldi, Dersim dağlarında gezen zorba Türk komandoların gerillayı imha edeceğinin kehanetinde bulundu. Şaşırdık.Bir gün oldu yayın yönetmeni olduğu gazetede “PKK iki halkın da düşmanı” manşetleri attı. Üzüldük. Genelkurmay talimatlı Kortek katliamını Türk hava saldırısından soyutlamak için her yolu denedi. Beşir Atalay’ın “Kortek bir kazaydı” açıklamasına itibar edip özür dilemedi. Bununla da yetinmedi yanına aldığı eski solcu bir kadınla ortak YPG ve PYD’nin Esad’ın milisleri olduğunu dünyaya duyurma çabasına girişti.
Beyrut’ta NATO’nun Libya’ya müdahalesini protesto amaçlı düzenlenen bir gösteriden kırpılmış bir kare foto ile Yasemin Çongar ile beraber “PKK ve Hizbullah birlikte Suriyeli muhalifleri kaçırıp kazanlarda pişirip yiyorlar” haberlerini Ceren Kenar, Yıldıray Oğur ve Hilal Kaplan denen garabetler eliyle Türk basınına sızdırıyordu. O kadar eminlerdi ki bu yönlü itirazları “İstanbul’da kurdukları yapay Suriye’yi gerçek Suriye” diye pazarlıyorlardı. Yanılabileceklerini asla akıllarının ucundan geçirmediler, düşünmediler. Sinirlendik, kahrolduk. Sevgili Ahmet Altan, kendine çeki düzen ver, denildi mi tehdit algılıyordu.
‘Statüsüz Kürdistan’ için çok çalıştı!
Sonuncusunun hikayesi daha acıklı. PKK’nin ilan ettiği ateşkeslerde katledilen gerillalar onun için sürecin bir parçasıydı ama Hakkari’de misilleme amaçlı cezalandırılmış iki üç lejyoner uzman çavuş dünyadaki tüm kötülüklerin komplosuydu Türk tipi barışa. Ekim 2011’de KCK operasyonları sürerken ertesi gün büyük gazetecilik diye emniyet ve MİT’in servis ettiği ortam dinlemeleri ile barışçıl siyaset yapanları “terörist” diye manşete çekmişti. Onlarca insanın yıllarca hapis yatmasına haklılık zemini arayışıyla polisten, savcıdan daha aceleci bir muhabir oluyordu. Yeri geliyor, o sıralar henüz köyünde sıradan bir çoban olan Sinan Kaya (Cudi) adlı gerillayı Sivas katliamına ortak edecek derecede alçalıyordu, ailesine Sinan’ın gerillaya ne zaman katıldığına dair bilgiyi sorma gereği duymuyordu. Sivas katliamcıları için olmadık maskaralıklar yapanları affedici yazılar yazarken Sivas’ın haritada yerini bilmeyen bir çocuğu polis servisli kirli bilgilere alet ediyordu. Bundan hiç utanmadı.
Yazılarının dörtte üçü “PKK ve onun ulusal kurtuluşçu çizgisinin” ne kadar kötü olduğunu romantize etme üstüneydi. Barışçıl fikirlerinin arka planını baş reyisinin “Statüsüz Kürdistan”ı süslüyordu. Yeter ki statüyü yaratacak araçlar Kürtlerin elinden alınsın! Bu uğurda bağımsız Kürdistan isteyenler bile bu süreçte desteklenebilir. Bunun için yaratamayacağı Kürt kahraman yoktu. Ceylanpınar’dan Türk jandarması tarafından Kürtlere saldırmak üzere tekbirle uğurlanan El Nusra-IŞİD-ÖSO karışımı grupların videoları düştüğünde “Ama yeni Suriye’de PKK’ye yer yok” yazılarıyla bu terörist saldırıları normalleştirmeye çalışanlarının köşe başıydı. Piyasaya saldığı iki üç tiple PKK’yi zayıflatacağı inancına inanılmaz derecede bağlandı. En iyi ahmak Baransu idi. Onun hapse gönderilmesini bundan sonra AKP seçim mitinglerinde dil çıkararak izleyecektir. Acıdık.
Bir kez de olsa…
Şaşkınlığımızı, sarsılmışlığımızı, şok olmuşluğumuzu, ızdırab çeken hallerimizi, üzgün kalplerimizi terk ettik, aştık baylar: Öfkemizi de Elysee Sarayı’nda ağırlanan, her gün uygar dünyanın kalbine paha biçilemez servet olarak giren Kürt abideleri olgunlaştırdı. Şimdi sizi suçluyoruz, eğer günün birinde gıyabınızda da olsa Kürdistan ulusal mahkemelerinde “siyasi zorba kişiliğinizi” yargılayacak bir yol bulunursa bu, tarihi adım olacak. Ama şimdiden sadece bir kereliğine de olsa o köşelerinizi suçlanmanıza gerekçe olan vahim durumları teşhir ederek, bunların sebep sonuçlarını izah ederek bir miktar saygınlık kazanmakla başlayabilirsiniz. Öfkeli değiliz ama sizi suçluyoruz. Çünkü bu köşeler her birimizin utancını izah etmenin uygar mekanlarıdır da…