Sömürgecilikten söz edildiğinde genelde ilk etapta bir devletin, başka bir devleti, ulusu veya topluluğu kendi egemenliği altına alarak yayılması anlaşılır. Başlangıç noktasını oluşturmazsa da (örneğin Antik Çağ‘da da özellikle Fenikelilerin ve Greklerin sömürgeci pratikleriyle karşılaşıyoruz) Yeniçağ bu klasik sömürgecilik örnekleriyle doludur. Çok da geriye gitmek gerekmiyor. Mesela 16. yüzyılda Portekiz’in, ardından ise Endonezya’nın işgal edip sömürgeleştirdiği Doğu Timor, bundan 10 yıl önce bağımsızlığına kavuştu.
Birleşmiş Milletlere göre günümüzde, çoğunluğu Atlantik, Karayipler, Asya ve Pasifik’te 16 ‘sömürge’ (örneğin Batı Sahra, Cebelitarık, Falkland Adaları) var. Sömürge kelimesini tırnak içine aldım çünkü BM sömürge değil, “Özerk Olmayan Bölgeler Listesi” diyor. Bu kuşkusuz bilinçli bir tercih. Zaten günümüzde hakim olan siyasi literatüre bakıldığında, sömürgeciliğin geçmişte kalan bir olgu olduğu sonucu çıkar. Ki tarihi uygarlık tarihi ile eşit olan bir realite olarak sömürgeciliği, sadece bir dönem ile sınırlı tutmak veya böyle yansıtmak, onun özünü maskeleme maksatlı olduğu gibi, ciddi bir çarpıtmadır da.
Kürdistan bağlamında sömürgecilik diskurunda belirleyici bir pozisyona sahip İsmail Beşikçi, Devletlerarası Sömürge Kürdistan kitabında, tam sömürge ve yarı sömürge tanımını yaptıktan sonra “Kürdistan’ın durumu tam sömürge ve yarı sömürge statülerinden hiçbirine uymamaktadır. Kürdistan sömürge bile değildir. Kürt halkı sömürge bile olamamıştır... Kürdistan’ın hiçbir siyasal statüsü, siyasal kişiliği yoktur” diyerek, Kürtlerin ve Kürdistan’ın karşı karşıya olduğu vahameti vurguluyor. Bir dönem yoğun bir şekilde tartışılan Kürdistan’da sömürgecilik konusu, 2000’lerle birlikte giderek daha az dile gelir oldu. Oysa belki de her zamankinden daha fazla irdelenmeyi gerektiren bir gerçektir.
Kürdistan’da sömürgecilik, Kasr-ı Şirin Antlaşması veya Türkiye Cumhuriyeti devletinin kuruluşundan kalan bir şey değil. Aynı şekilde 21’inci yüzyıla geçişle birlikte evrensel düzeyde aşılan bir gerçek de değil. “Kart-Kurt” denerek varlığı bile inkar edilen bir halkın adının artık telaffuz edilmesiyle, “olmayan” dilin devlet televizyon ekranlarından duyulmasıyla ve şimdi de bir seçmeli derse “yükselmesi”, sömürgeciliğin sonunun ilanı olabilir mi?
Sömürgeciliğin her zaman bir iç, bir de dış yüzü vardır. Dış yüzü derken kastedilen, gözle görülür somut yapılardır. Ne var ki sömürgecinin başarısı, kendini işgal ettiği toprakların ‘sahibi’ ve ‘koruyucusu’ olarak lanse edip, varlığını o toprakların halkı nezdinde ‘meşru’, hatta ‘normal’ gibi gösterebilmesidir. Frantz Fanon’un “Sömürgeleşmiş halk, varlığını sömürgecinin varlığına borçlu olan bir bireyler topluluğuna indirgenir” sözleri bu bağlamda anlamlı. Oysa bugün Türk devletinin Kuzey Kürdistan’daki karakollarından tutalım emniyet birimlerine, okullarından mahkemelerine, valiliklerinden kaymakamlıklarına, bütün resmi kurumlarıyla bir sömürü ve sömürge düzenini oluşturuyor.
Ki devletin Kürdistan’daki askeri varlığı, gerillalara ve halka karşı yürüttüğü operasyonlar, yollarda oluşturduğu kontrol noktaları işgalin en çıplak ifadesi.
Sömürgecinin gözünde sömürülen insanlar ve topraklar, birer nesneden ibaret. O tıpkı laboratuvardaki beyaz önlüklü adamın deney kabına baktığı gibi, üstten, plastik eldivenlerle bakar sömürgeye. Nesnenin iradesi olmaz, karar veremez. Çünkü özne değil. Sömürülen nesne özneye dönüştüğü an, deney kabı kırılır. Bunun önlenmesi için ya bizzat kendisi, mikrop olarak gördüğü insan yığınlarını kontrol eder ya da bunun için mutasyona uğrattıklarını kullanır.
Nesne-özne ilişkisi bozulmasın diye, en ufak bir irade şiddetle bastırılır. Çünkü irade demek, kendini yönetmek demektir. Halkın kendini yönettiği yerde sömürge biter. Binlerle birlikte halkın seçtiği milletvekillerin, belediye başkanlarının ve diğer yerel yönetim üyelerinin tutuklanması, cezaevlerinde rehin tutulması bundandır. Onların suçu, sömürge düzenine karşı halkın düzenini inşa etmeye kalkışmaktır. Şimdi de 66 aylıklardan başlayarak sömürge zihniyetini aşıladığı asimilasyon okullarının yerine getirdiği işleve karşı tehlike olarak gördüğü Eğitim Destek Evleri’ni - açan sanki kendisiymiş de - kapatma cüretinde bulunması da aynı sebeptendir. Onun okulu itaati öğretirken kapatılan, özgür bireylere yetişme imkanını sunmayı amaçlıyordu.
O toprakların sahiplerine bırak sormayı, önceden ‘haber vermeye’ bile gerek duymadan doğayı kıyımdan geçirebiliyor. Hasankeyf, Peri, Munzur sadece birer örnek. O toprakların doğal kaynaklarını dilediği gibi sömürüyor; baraj inşa ediyor, nükleer tesis kuruyor, çöp arıtıyor. Ne de olsa orada yaşayan,  tarlaları tuzlanan, mezarları suya gömülen kendisi değil. İşin acı tarafı, oranın yerlileri de birkaç kuruş uğruna, geçim diye buna ortak olabiliyor. “Ama devlet bize hizmet ediyor!” diyerek inşaatlara kalkan olanlara Fanon’un “Sömürge insanına sömürgeciliğin asla bir şey almadan vermeyeceği” sözü hatırlatılır.
Ki asıl mesele budur. Sömürgecilik, sömürülen tarafından ne kadar kanıksanırsa, ne kadar içselleştirilirse var olur. Gözle görülen yüzünün ötesinde, zihinlerdeki varlığıdır onu güçlü kılan. Varlığı meşru görüldükçe, nesne olarak gördüğü sömürge topraklarında o özne olacak. Oysa senin Newroz’unu dahi kutlamana “izin yok” diyen valiye “senin benim topraklarımda varlığın meşru değil” demeli. Ki halkın doğal hakkını “izne” tabi tutan T.C. valisinin de kaymakamının da Kürdistan’daki pozisyonu, Britanya’nın Hindistan’daki sömürge bakanından çok da farklı değildir.
Fanon, sömürgeciliği irdelerken özellikle toplum psikolojisi üzerindeki etkilere dikkat çeker. Çünkü işin asıl düğümü burada gizli olup, ancak zihniyetlerde sağlanacak bir dekolonizasyon ile aşılabilir. “Sömürgecilik sömürgeleştirdiği insanı kişiliksizleştirmekle kalmaz, toplumun tüm yapısı da kolektif bir düzeyde kişiliksizleştirilir” diyen Fanon, ekilen çürüme tohumlarının acımasızca topraklardan ve zihinlerden sökülüp atılması gerektiğini vurgular.
Öyleyse öncelikle sömürgeciliğin kişiliklerimiz, benliklerimiz, zihinlerimiz üzerindeki varlığını sorgulayıp çözümleyerek işe başlamalıyız. Ya da Fanon’un deyimiyle “Ötekinin sistematik inkarı ve ötekini her tür insani özellikten yoksun bırakmaya yönelik delice kararlılık nedeniyle sömürgecilik sömürge insanının kendisine sürekli ‘Aslında ben kimim?’ sorusunu sormaya zorlar.” Buna paralel olarak bu sistemin zihinlerimize hangi kanallardan nüfus ettiği sorusunu sorup, bu kanalları kapatmalıyız. O kanalları kapatma sürecine paralel olarak kendi özerk kanallarımızı açmalıyız. Bu, kesinlikle imkansız değildir. Sömürgecilik Kürt halkının kaderi değildir, sömürgeci ve işgalci devletin varlığı gayrı meşru olduğu kadar Kürtlerin Demokratik Özerklik projesi meşrudur. Bunun hayat bulmasının ne anlama geldiğini ise sömürgeciliğin en somut ifadesi olan İmralı’da eşi görülmemiş bir tecride tabi tutulan Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’dan dinleyelim: “Sömürge veya sömürgeden öte toplumlarda, belli bir aşamadan sonra yalanlara ya zorla ya ikna edilerek kanmak kaçınılmazdır. Hükümranlık dünyasının bu konuda son derece gelişmiş deneyimleri vardır. Nerede durduracaklarını, kendi yalanlarının nasıl etkili olacağını iyi bilirler. Bu eşikler aşılırsa, devrim denen süreç başlamış demektir. Böyle istisnalar her zaman olur.”

MERAL ÇİÇEK


Yararlanılan kaynaklar:

İsmail Beşikçi - Devletlerarası Sömürge Kürdistan
Frantz Fanon - Yeryüzünün Lanetlileri
Abdullah Öcalan - Kürt sorunu ve Demokratik Ulus Çözümü