
Fotoğraf salt bir temsil midir, değilse ne türden manalar barındırır, fotoğrafın gerçeklik ve hakikatle ilişkisi nedir? Ve tüm bunların ulus devletle ilişkisi nedir? Bu soruların yanıtlarını Bakur’da (Kuzey Kürdistan) ya da sömürgeci söylemsel tertibat içindeki adıyla veya hüsnütabirle “Doğu’da bir ilimiz” olan Şirnex (Şırnak) ta sekiz ay sonra kaldırılan sokağa çıkma yasaklarından sonra çekilen bir fotoğraf üzerinden vermeye çalışacağım. Fotoğrafın gerçeklik ve hakikatle ilişkisi nedir sorusuna, her zaman hakikatin ta kendisi olmasa da hakikate değen ve daha da önemlisi “hakikat benim” diyen bir ilişki düzeyi tayin etmek ne kadar tatmin edici bir yanıt olur bilemem ancak bu yazıda ben bu düzeyde kalacağım. Ulus devletin (bir bütün olarak değil şüphesiz) kendisini önemli ölçüde imgeler üzerinden inşa ettiği, gerçekliğini ve sarsılmaz hakikatini imgeler dolayımıyla kurduğu bilinir.
İmge, senelerce atılan nutukların, yazılan binlerce sayfanın ve uygulanan tüm pratiklerin teknik olanak vasıtasıyla tek bir yerde toplanmasıdır ulus devlet için, onun varlığının canlı ve kanlı kanıtıdır. Bayrak bu imgelerden en önde gidenidir, hem Türk ulus devletinin resmi varlığının kanıtı hem de ondan şüphe duyan veya ona meydan okuyan için fiziksel şiddete müteakip sürekli “hakikat benim” diyecek olan en yaygın imgedir. Bu yüzdendir ki bayrak aynı anda egemenliğin somut ispatıdır ve ulus devletin egemen olduğu her yerde dalgalanması lazım gelir. Ulus devlet, mekân üzerindeki egemenliğini en önemli ayaklarından biri semboller üzerinden kurar. Mekân üzerinde bir gösterme (hakikat benim) pratiği olarak kullanılan bayrak imgesi paradoksal bir biçimde aynı anda bir gizleme pratiğine de dönüşür. Aynı anda, paradoksal dediğimim bağlamda (bu yazının konusu olmasa da) bayrak imgesi, ilhak pratiğinin sonucunda ölen askerin tabutunda bir tür gizleme işlevi görür. Çünkü tabuta sarılmış bayrak, ya da ölen askerin evine aslına bayrak ölümü gizlerken ölüme rağmen ulus devletin “payidarlığını” öne çıkarır. Ölüm “muhayyel cemaatin” (ulusun) ve onun devletinin varlık imgesi karşısında tali, ödenmesi ve yeri-zamanı geldiğinde yeniden ödenmesi gereken bir “borçtur” artık.
Konumuza tekrar dönecek olursak, Türk devletinin Bakur’daki imgesel sömürge egemenliği Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu ile başlar ve vatan olarak belirlenen her satıh yeni ulus ve onun devletinin imgelerinden biri olan bayrakla donatılır. Ancak bazı coğrafyalar daha fazla donatılır. Mezkûr coğrafyanın vatan toprağı olduğu şüphesi varmış gibi. Kürt vilayetleri, köyleri ve dağlarıdır şüphesiz bu coğrafya ve çaba da “İptidai” bir topluluğun “muasır medeniyet temsili” bir ulusa dâhil etmenin çabasıdır.
Türk devletinin ulus inşa yıllarında Kürt coğrafyası üzerindeki kolonyal mekân politikası salt imgeler düzleminde olmadı, mekân üzerinde “pozitif” inşanın yanı sıra yok etme pratiğine dayanan negatif bir inşa ile birlikle yürütüldü. Kuruluş yıllarından 90’ların sonlarına kadar bu iki pratik eş anlı olarak uygulanmıştır, yazıyı gereksiz yere uzatmadan fotoğrafa döneyim. Fotoğrafta, ulus devlete meydan okuyan bir uzam içinde, “zapturapt” altına alınmış bir mekân ve egemenliğinin bir simgesi olarak ulus devletin bayrağını görüyoruz. Fotoğraftaki minare (eleştiriye açık olmakla birlikte) Türk ulus devlet inşasının “muteber” yurttaşın Sünni İslam’ının bir parçası, bayrakla ve dolayısıyla Türklükle birlikte Türk ulus devletinin bir simgesi. Kürt anasırı İslam olarak kabul görse de bu tek başına ulusun parçası olamak için yeterli değildir.
Dolayısıyla bu fotoğrafta bir mabet simgesi olan cami minaresi de ulus devlet ve Türklükle ilişkilidir. Her durumda ayakta kalacak olan iki sembol; bayrak ve minare, aynı zamanda Türk milliyetçiliğinin ve Türk İslamcılığının iki tartışılmaz sembolüdür. Yok edilmiş mekanın molozları arasındaki iş makinası, AKP döneminin bir “inşaata gönderme yapan” sembolü olarak okunabilse de aslında temelde bayındırlıkla ilişkilidir. Ki Kürt coğrafyasında cumhuriyet tarihi boyunca neredeyse tüm yıkımlar beraberinde bayındırlık vaadini de taşımıştır. Son bir buçuk yıl içinde yok edilen Kürt mekânın yerine “modern bayındırlık” vaatlerinin verilmesi ilginçtir. Bu vaatlerin temelinde inşaat temalı bir rantiye fikri yatmakla birlikte, münhasıran Diyarbakır Sur örneğinde, Kurdî mekanın yok edilmesi, başka bir ifade ile mekanın Kürtsüzleştirilmesi önemli bir etkendir. Fiziki yıkım karışında devletin “inşaatçılığını” temsil eder. Fotoğrafta, 93 yıldır yeniden ve yeniden sömürgeleştirilen bir “vatan toprağının” topyekûn fiziki yıkımla “zapturapt” altına alınmasına, “hakikat benim” diyen bayrak imgesi, minare ve “yeniden inşayı-inşaatçılığı” sembolize eden bir iş makinası eşlik ediyor. Bu fotoğrafta, Türk devleti kendi ulusal sınırları içindeki bir mekânı “fethetmiş” ve “fetihin” sembolü olarak da tüm yıkıntıların arasına dikilen bir bayrak (özellikle dikilmiş) ve ona eşlik eden diğer simgelerle “hiç olmadığı kadar payidar” olmuştur. Cumhuriyet tarihi boyunca Kürt mekânının insansızlaştırılması kullanılan bir “terbiye” yöntemi idi. 90’larda kırdaki fiziki yıkımla insansızlaştırma aynı anda yapıldı ancak kentin mekânının yok edilmesi cumhuriyetin 93. yılına denk geldi.
Tüm bunlara karşın Fotoğraf Türk devletinin Bakur’da 93 yıla rağmen sadece bir imge olarak ancak var olabildiğini ve rejimim insan ve mekân üzerindeki “pozitif” ve negatif tüm politikasının tükenip bir imgede toplandığını gösteriyor. Bu fotoğraf, biteviye polemik ve tartışma karşısında tek karede sömürgeciliğin resmidir.
* Fotoğrafın kaynağı: https://twitter.com/agirecudi adresidir. Beceriksizliğimden kaynaklı fotoğrafın kim tarafından çekildiğini bulamadım.