Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın çabalarıyla başlatılan ve 2013 Newroz’unda tüm kamuoyuna mal edilen demokratik barışçıl çözüm arayışları, iki yıllık tartışmalar ardından 28 Şubat 2015’te Dolmabahçe sarayında ilan edilen 10 maddelik mutabakat ile stratejik bir aşamaya ulaşmıştı. 

Mutabakatın ilan edildiği gün Erdoğan Suudi Arabistan yolu üzerinde “Bu, hasretle beklediğimiz bir çağrıdır” demişti. 

Uzun ve zorlu bir savaş sürecinin acısını hücrelerine dek yaşamış olan ülkede mutabakat adeta bayram havasında karşılanmıştı. Her ne kadar Öcalan mutabakatın ilanından çok uygulanmasına bakılması gerektiğini belirtse de, bu niyet beyanı bile tek başına insanları cezbetmeye yetmişti. Şaka değildi, 40 yıllık savaş sonlanıyordu. 

Bu ilan ardından geçen süre içinde hükümetin atması gereken adımlar konusunda büyük bir beklenti vardı. En azından kısmi iyi niyet adımları atılabilirdi. Örneğin gündemde olan hasta tutsakların bırakılması bir jest anlamına gelecekti. Fakat takip edenlerin iyi bildiği gibi adım atılmadı ve durum her geçen gün daha da kötüleşti. 

Tam iki ay sonra, 24 Nisan günü Adana’da konuşan Erdoğan ilk açıklamasından farklı olarak “Dün biri çıkmış Dolmabahçe mutabakatından bahsediyor. Böyle bir mutabakat yok. Bu iktidarın terör örgütüyle bir mutabakatı söz konusu değildir” diyerek süreci tümüyle bitiren adımı atmıştı. 

Sürecin başından itibaren her iki tarafın bu müzakerelerden farklı şeyler beklediği biliniyordu. PKK birlikte yaşam projesi ekseninde Kürt halkının demokratik taleplerinin kabulüne dayalı bir süreçte kendinden beklenenleri karşılamayı tartışırken, Erdoğan AKP’si kayıtsız şartsız bir teslimiyeti öngörüyordu. Nitekim ateşkes ve gerillaların 2013 baharında başlattığı geri çekilmeyle birlikte Kürdistan’ta yeni karakol ve baraj inşaatları hızlanmış, sınır hatlarında yoğunlaşan operasyonlarla gerillalara darbe vurmaya çalışılmıştı. 

Erdoğan’ın bir şeyler beklediği belliydi. 

2014 Haziranında Musul’u, ardı sıra Şengal’i işgal girişimiyle Ortadoğu dengelerinde büyük sarsıntılara yol açan DAİŞ’in aynı yılın Eylül ayında Kobanê’ye saldırısı Kürtler açısından yeni gelişmeler anlamına geliyordu. Şengal’de yüzbinlerce Êzidî’nin kurtarıldığı operasyon, Kobanê’de başarıyla yürütülen direniş DAİŞ efsanesini daha ilk zamanlarında sekteye uğratmıştı. Güney Kürdistan’ı işgal girişimine karşı Kerkük, Maxmur ve Şengal’de büyük rol oynayan HPG’nin silah bırakmak bir yana etki alanını genişletmesi Erdoğan’ın beklentilerini de sekteye uğratmıştı. Erdoğan düştü düşecek müjdesini verdiği Kobanê’de böyle bir yenilgiye hazır değildi. Kentin kurtarıldığı 16 Ocak’tan yalnızca bir ay sonra ilan edilen mutabakatın Kürtler açısından büyük bir kazanım ve Erdoğan açısından da büyük bir yenilgi anlamı taşıdığı açıktı. 

Aslında herkesçe izlenen bu sürecin öncesinde, 31 Ekim 2014’te Erdoğan başkanlığında yapılan MGK toplantısında alınan topyekûn savaş kararı ve DAİŞ’in Kobanê saldırıları bir planının iki ayağı gibi işletiliyordu. KCK yürütme konseyi üyesi Besê Hozat yaptığı bir açıklamayla buna dikkat çekmişti; "AKP’nin bir çözüm niyeti ve politikası yoktur. Çok sıkışık ve zorda olduğu için şu anda ateşkes sürecinin devam etmesi işine geliyor. Yoksa AKP Milli Güvenlik Kurulu toplantısında savaş kararı aldı. Bu kararı seçime kadar gizlemeyi kararlaştırdı. Savaş kararından kastım kapsamlı askeri operasyonlar ve hava saldırılarıdır. Yoksa zaten AKP siyasi ve kültürel soykırım uygulamalarıyla, karakol-kalekol ve baraj yapımlarıyla savaşı çok yönlü bir biçimde sürdürüyor. Yani AKP aslında savaşı hiç durdurmadı. Zaten Rojava’da da kapsamlı ve aktif bir savaş yürüttü."

Faşist Erdoğan rejiminin ilmek ilmek ördüğü çökertme planının günümüzde de devam ettiği açıkça görünüyor. Hozat’ın da belirttiği gibi savaşın esas mekanı Rojava’ydı. 2015 yazına kadar burada sonuç almayı hedefleyen Erdoğan’ın özellikle Girê Spî’nin alınması ardından dengelerin değiştiğinin farkına varması, Rojava’da istediği zaferi elde edemeyeceği gerçeği bir kez daha savaşı kuzey Kürdistan’a taşırmasına neden olmuştu. 2015 Temmuz ayında, kendi düzenledikleri bir komplo ardından (2 polisin evlerinde öldürülmesi olayı) PKK’yi hedefleyen hava saldırılarına, ardından Kürdistan kentlerini yeniden işgale götüren sürecin taşları böyle örülmüştü. 

2015-2016’da Kürdistan kentlerinde gerçekleştirilen görkemli özerk yönetim direnişleri ve son bir buçuk yıldır HPG gerillalarının tüm teknolojik üstünlüğe rağmen yürüttüğü kapsamlı savaş pratiği Erdoğan’ı tekrar zora soktu. Eş zamanlı bir şekilde DAİŞ’in de kuzey Suriye ve Rojava’da sona yaklaşması da eklenince Erdoğan bu sefer Efrin üzerinden yeni bir saldırı konsepti oluşturmaya çabalıyor. Bölge ve uluslararası güçleri Kürt karşıtı konsepte dahil ederek Kürdistan’ın dört parçasında eş zamanlı bir şekilde yürüteceği büyük savaşla sonuç almayı hedefliyor. 

Fakat göremedikleri gördüklerinden daha çok Erdoğan’ın. Köprülerin altından çok sular aktı. Bölge dengelerinde stratejik değişimler yaşadı. Kabusu olan Kürtler artık Ortadoğu’da en aranılan, yanında yer almak için herkesin çabaladığı bir pozisyonda. Kuzey Kürdistan ve Türkiye metropollerindeki Kürtler ve dostlarının da bunu iyi gördüğüne emin olabilir Erdoğan. 

Son artık bir adım daha yakında.