
Son yılarda özgürlük hareketinin içinden hatırı sayılır nicelikte ve çeşitli türlerde eserler yayımlanıyor. 2010’lardan bu yana artan nicelik kadar nitelikli çalışmaları da okuyoruz. Toplumsal sorunların yoğunlaştığı, önde olduğu süreçlerden geçerken doğası gereği bu konuların, sorunların işlenmesi okurlar için öncelikli oluyor ve yazarlar da toplumsal gerçekliğe paralel eserler üretiyorlar.
A. Rezak Gülmez’in “Son Bakış”ını da aynı bağlamda değerlendirmek mümkün olsa da, bu kitapta topladığı öykülerini kolaylıkla bir kategoriye yerleştirmek pek de olası değil. Gülmez’in toplumsal kıyımlar üzerine yazılan öykülerin bile konulu, gerçekçi öyküler biçiminde tanımlamak, onları dar bir çerçeveye hapsetmek olur.
Olmak karmaşık bir kurmacaydı
Zaman, ölüm, yalnızlık, tecrit temalarıyla öne çıkan diğer öyküleriyle birlikte okunduğunda, Son Bakış’ta “nesnel” bir gerçeklikten öte, olay, olgu olarak yaşayan bir gerçekliğin öznel algılanışı ve anlatıcının bu gerçeklikle kurduğu bağ kadar bir gerçeklikten söz etmek belirleyici yan oluyor. Haliyle anlatıcıyı gerçekliği betimleyen değil de duyumsayan, algılayan, hisseden ve varoluşunun bir parçası olduğu kadar hakikatine varılmış gerçekliğin inşacısı olarak düşünmek önemli oluyor. Yine de anlatıcının bu öznel algılayışı hep bir paralellik ve bütünlük içinde ortaya çıkıyor.
Gülmez’in öykülerini hangi esaslar üzerine kurduğunun en önemli ipuçlarını “Bir kendi vardı” adlı öyküsünde buluyoruz. “Olmak karmaşık bir kurmacaydı” diyor “adam” kendiliğini kurarken “zaman ağırlığını” akışla dengeleyerek varoluşunu gerçekleştirmeye çalışıyor. Bu kısa öykü, kitapta toplanan öykülerin nasıl oluştuğunu, yazara göre “kurulduğunu” gayet güzel anlatacak güçtedir.
Ne anladım?
Son Bakış’ta geçen öyküleri, “bu öykü neyi anlatıyor, konusu nedir?” sorularına cevap arayarak okuyamıyoruz. Öykülerin ne kadar derine indiğimizi “ne anladım” sorusunu kendimize sorduğumuzda görebiliriz. Elbette “anlamak” kadar, hissetmek, yanılsamalar yaşamak, duyumsamak üzerinden öykülerle ilişki kurabiliriz. “Hissedilen yaşam algısı”nın merkezini oluşturduğu bu öyküler anladığımız, hissettiğimiz, duyumsadığımız kadar yazarın kurgulama biçimine yaklaşabiliyoruz.
Şunu rahatlıkla söyleyelim ki bir çırpıda okunup tüketilecek türden öyküler değil. Dilin eğilip büküldüğü kadar şiirsellik içinden geçmesi, realiteye dokunduğu kadar hayati bir dünyanın içinden geçmesi, ondaki duygusal yarılmalar öykülerin zemini kayganlaştırıyor veya farklı bir deyişle her okunduğunda anlatıcı kendisini de anlatısını da yeni baştan kuruyor. Her öyküyü kendi başına okuyup, değerlendirmek, algılamak önemli oluyor.
Son bakış
Kitap adını içindeki aynı adlı bir öyküden alıyor. Bu öyküyü ünlü ressam Klee’nin Tarih meleği (Angelus novus) adlı tablosuna konu edindiği “Son Bakış” ile birlikte okumak, karşılaştırmak mümkün. Ölmeden önce son bir kez cezaevinde oğlunun ziyaretine gelen anne -kuşkusuz ki- oğluna son bakışını yönlendirirken Angelus novus tablosunu bilmiyordu. Ama bakışlarını hiç ayırmadan, ondan uzaklaştıkça oğlundan ebediyen kopacağının farkında olduğunu gösteriyor.
Gülmez, bu öyküde oğula “Son Bakış” yakalatıyor. Oğul, annenin kendisine son baktığını biliyor. Tarih meleği/Anne oğula belki tarihsel bir olaylar olgular yığını gibi bakmıyor; belki bakışları oğula belki tarihsel bir olaylar olgular yığını gibi bakmıyor; belki bakışları oğlunda kalsın istiyor. Ama sonuçta bakış algılandığı kadar “bakış” oluyor. Ve oğul da annenin bu son bakışını imgesel bağlamda yakalayıp kendisi o anda görüş kabininde Klee’nin Meleği’nin bakışlarına maruz kalmış olduğunu bilmeden anlatıyor.
Editoryal çalışmada kapak tasarımı düşünülürken keşke Klee’nin bu tablosu kullanılsaydı diye hayıflanarak içimizden geçirilelim ve A. Rezak Gülmez’in böylesine güzel bir öykü kitabını bizlere sunan Goran Yayınları’na da teşekkür edelim.
H. Ali Baştürk / Kırıklar 1 nolu F Tipi Cezaevi