Tutuklu BDP milletvekilleri Selma Irmak ve Faysal Sarıyıldız’ın da aralarında bulunduğu 103 tutsak, 15 Şubat’tan itibaren süresiz dönüşümsüz açlık grevine başladılar. Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi’nde tutulan Adnan Titiz ise eylemini ölüm orucu olarak sürdürüyor.
Elli’li günlerden sonra ciddi yaşam riski yaratacak olan açlık grevini ve ölüm orucunu sıradan bir mücadele yöntemi olarak değerlendirmek zaten mümkün değilken, Kürt özgürlük mücadelesinde gelinen nokta ve bugüne dek başvurulan yaygın mücadele yöntemlerine eklenen bir eylem biçimi olması nedeniyle ayrı bir önemi var bugün. Bu nedenle Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sonlandırılması, Kürt halkına yönelik siyasi ve askeri operasyon ve saldırıların durdurulması ve müzakere sürecinin tekrar başlaması için yapıldığı açıklanan bu eylemin hem devlete/iktidara hem de demokrasi güçlerine ve kendi iç kamuoyuna önemli mesajları olduğunu düşünüyorum. Bu mesajları doğru okumamak ve gereğini yapmamaksa sonuçları itibari ile cinayete iştirak etmekten farksız bir anlamda. 
Çok şey söylenebilirse de, Kürt meselesinde varılan çözümsüzlük noktasında ‘’içerideki”nin en kıymetli şeyini, yaşamını ortaya koyması anlamına gelen bu eylem her şeyden önce;
Kürtlerin, barışı canı pahasına istediğinin açık kanıtıdır.
Devletin bütün karalamalarını boşa düşüren bir harekettir.
Demokratik barışçıl mücadele yöntemlerinin sonuncusudur.
Denenen hiçbir demokratik araç barışa giden yolu açmadığından, son çaredir.
Bundan sonra olacak olanın, devletin savaş dayatmasına aynı anlayışla cevap vermekten gayrisi olamayacağının devlete, topluma ihtarıdır aynı zamanda, denilebilir.
Öte yandan, Türkiye’de ve dünyanın pek çok yerinde karşılaştığımız biçimi ile siyasal ve toplumsal sorunlara çözüm içeren taleplerle yapılan bu eylemler; ‘’dışarı”nın çözüm için yeterli etkiyi yaratamadığının da itirafıdır.
 Bu noktada devletin ve toplumun bu uyarıyı doğru okuması kadar, ‘’dışarı”nın bu eylemi yücelten ya da yeren tartışmalara düşmek yerine, eylemin talepleri konusunda kendi gücünü, yöntemlerini gözden geçirmesini de gerektirir.
Gözden geçirilecek şey sadece inançla, amaçlarla, araçlarla vs. sınırlı da tutulamaz bu durumda. İnsana, yaşama verdiğimiz değeri de gözden geçirmemiz gerekir. Çünkü orada gün gün eriyen bedenler tam da gözümüzün, yüreğimizin ortasından sorarak, yargılayarak bakarlar bize. ‘’Nerede eksik yaptık/ yapıyoruz” diye sormaz eksiklerimizi gidermezsek, her adımında sorumluluk hissetmez canımızı acıtmazsak, oluşacak fasit dairede içeride açlık grevi ölüm olur, wernice korsakof olur, dışarıda yeni Roboskîler, Çelêler, Dargeçitler, KCK operasyonları olur vicdanımızı kanata kanata ve bizi insanlığımızdan uzaklaştırarak dolaşırlar etrafımızda.
Bir beden neden yatırılır ölüme, neden vazgeçilir yaşamdan?  Bu sorulara değişik cevaplar verilebilir elbet. Ancak değişik zamanlarda yapılan açlık grevi ve ölüm oruçlarına yakından tanıklık etmiş biri olarak diyebilirim ki; hiçbir cevap önünüzde upuzun yatan arkadaşınızı, yoldaşınızı, zamanda yakınınız haline gelmiş daha önce hiç görmediğiniz o insanları kaybetmenin acısını hafifletemez. Onu o ‘’çaresiz” noktaya iten nedenleri haklı gösteremez…
Değinmeden geçemeyeceğim bir nokta daha var. Dışarıda milletvekillerinden, belediye başkanlarına ve değişik halk kesimlerine kadar açlık grevleri yaparak içeride yapılan eyleme desteklerini açıklamaktalar. Konunun ve taleplerin kamuoyu dikkatine ulaşması açısından oldukça önemli bir faaliyet olduğuna inanmakla ve kimsenin iyi niyetinden şüphe etmemekle birlikte, bu eyleme ‘’destek” yaklaşımına itirazlarımı paylaşmadan sözü bağlayamayacağım. Yabancının desteğine eyvallah ama kendi sorunumuzun çözümüne destek olmaktan söz etmek garip değil mi? Bu anlayış yükü kendi sırtlamama, bir pöçüğünden tutup geçiştirme ruh halinin başka bir şekilde ortaya çıkışı olarak anlaşılabileceğinden, destek söylemi ve eylemi yerine, eylemin dışarıdaki ayağı desek daha yerinde/anlamlı olmaz mı?