Ben sizi biraz tarihe götüreceğim. Çünkü benim de kararımda belirleyici bir yeri var. Arap ve Türk aşiretleri Rakka ve civar bölgelerinden kalkarak, Milan Kürt Aşiretler Federasyonu’na saldırdıklarında en büyük hedefleri talan ve kıyımın yanında, güzellikleriyle o coğrafyaya nam salmış olan Milanlar’ın beş serkeş kızını savaş ganimeti olarak kendileriyle götürmekti. Aynen bugün DAİŞ’in Şengal’de Êzîdî Kürt kadınlarına yapmış olduğu gibi. O dönemde kim Kürdün namusunu daha çok hak edecek diye, böyle bir isteklendirme ile binlerce Arap ve Türk savaşçısı birbirilerini bilemişlerdi. Bu coğrafya, buna benzer senaryolara sayısızca defa şahitlik etmişti. Tarih, güneşin şahitliğinde içinde bulunduğumuz çağda yeni bir sayfa yazmaya hazırlanırken, aynı geçmişte olduğu gibi zalimler aynı zalimlerdi; elleri kirli ve yüzleri hala karanlıktı.


160 Kürt 5 bin IŞİD’ciye karşı

Bu beş Kürt kızının aralarında Milan Aşiretler Federasyonu’nun lideri Zor Temir Paşa’nın kızı, Dewreş’in sevdiği Adul de vardı. Dewreş ve on bir arkadaşı bu talan ve kıyımı engellemek için Bakur Kürdistan’ın Ceylanpınar ve Rojava Kürdistan’ın Serêkaniyê arasında kalan Beri ovasına inecek ve binlerce Arap ile Türk savaşçısıyla savaşacaklardır. Bugün yedi gerillanın günlerce Şengal Dağı’nda IŞİD sürülerine direnmesi ve yüz binlerce Kürt Êzîdî çocuk ve kadınını kurtarması gibi ve yine benzer bir ruhla Kobanê’de kadınlı erkekli 160 Kürt savaşçısının sayıları 5 bin kadar olan IŞİD çetelerine kafa tutarak şehri özgürleştirmeleri gibi.



Derweş düşmanı püskürttü

Dewreş, onbir arkadaşının kahramanca şehit olmasına şahit olmuş ve buna rağmen atı Hedvan’ın dizginlerinden tutarak savaşmaya devam etmiştir. Bu amansız direniş sonucunda atının ayağı kırılmış ve nihayetinde kılıç darbeleriyle yere yıkılmıştır. Dewreş, tüm bunlara rağmen son nefesine kadar savaşmaya devam etmiştir. Bu kahramanca mücadele sonucunda Dewreş şehit düşmüştür ancak düşman da yenilmiştir. On iki Kürt Dewreşler’in amansız direnişi karşısında sayıları hayli azalan düşman geri çekilmek zorunda kalmıştır. On iki Dewreş’in yardımına gelen Kürtler ve Adul geç kalmıştır fakat tüm yetersizliklere rağmen Dewreşler, uğrunda öldükleri Kürt namusunu ve onurunu koruyabilmişlerdir tıpkı günümüzün yüzlerce isimsiz kahramanı ve Kürt tarihinde hak ettiği yeri alan ünlü 


komutan Ebu Leyla ve Gelhat gibi…


Tıpkı bu gün Zehra Penaber’in Cudi Amed’le 

Bu destansı hikayenin sonunda Adul, kendisi ve diğer Kürt kadınları uğruna ölüme yürüyen Dewreş’in cansız bedenini kucaklar ve göğsünü döverek ‘delal’ diye ağıtlar yakar. Fakat benim için Adul, tam da o gün yaşadığı için ölmüştür. Her ne kadar gerçek tarih bu olsa da ben bu realiteyi yaşamım boyu kabullenemedim. Çocukluğumdan beri defalarca dinlediğim Adul ve Dewreş’le alakalı bu hikayeyi hayalimde şu biçimde kurguladım. Dewreş, Hedvan üzerinde düşmana meydan okuyup, yeni bir hamle ile hücuma kalkarken; Adul de hemen onun yanı başında atını şaha kaldırır ve zılgıtlar çalarak Dewreş’le omuz omuza binlerin üzerine yürür tıpkı bu gün Zehra Penaber’in Cudi Amed’le omuz omuza savaştığı gibi.


Anlaşılan bu hikaye seni derinden etkilemiş

Şengal sürecinde, bu tarihi değerler ve destanlar ile yoğrulmuş Viranşehirli bir Kürt genci olarak bölgeye gitmeye karar verdim. Çünkü Viranşehirliler’in Dewreş’e olan tarihi borcunu kendi şahsımda ödemek istiyordum. Tarihte dün Viranşehir’de yapılmak istenilen bugün Şengal’de yaşatılıyordu. O gün Dewreş Şengal’den kalkıp Viranşehirlilerin çığlıklarına koşmuştu bu gün Şengalliler ‘havar’ sesleriyle bizlerden yardım bekliyordu. Bu duygularla Şengal’e gitmeye hazırlanırken bu defa da yanı başımda yeni bir Şengal çığlığıydı Kobanê. en tehlikeli düşman en yakın olandır düşüncesiyle Kobanê’ye gittim. 

Son Dewreş can veremeden yüzlerce Adul, yıllarca Bakur Kürdistan’ı Rojava Kürdistan’ından ayırmaya yeltenmiş olan telleri yok sayarak sınırları geçip Kobanê’ye varmışlardı bile. Ömrüm boyunca kabullenemediğim tarih, karşıma yeni fırsatlar çıkartmıştı. Vurgunu olduğum topraklarımız kirli ellerin tuttuğu kılıçların gölgesi altındaydı. Bu yeni düşmanın karşısında Hedvan’ın nal sesleri eşliğinde Dewreşler ile Aduller beraber göğüslerini kalkan ederek, karanlık yüzlerin kulaklarını sağır edercesine zılgıtlar çalıyordu. Ve yıllarca zihnimde kurduğum Adul’un Dewreş’le beraber omuz omuza savaştıkları hayalim gerçekleşiyordu. Hem de Şengal’den tut da Efrin’e kadar geniş bir coğrafyada.

Kobanê’ye girer girmez, bize eğitim veren Heval İsa’ya “Beni hemen cepheye gönderin” dedim. Birkaç gün gecikmeli olsa da beni Kaniya Kurda Tepesi’nin sol tarafındaki cepheye gönderdi. Orada günlerce savaşırken azalan mühimmat ve en etkili savaşçılarımızın köylerde şehit düşmesiyle ciddi zorluklar çekiyorduk. Sağ tarafımızın biraz arka bölgesinde kalan ve mevzilerimize hâkim olan Miştenur Tepesi’nin düşmesiyle, bizler artık karşımızdaki düşmanla birebir savaşıyorduk. Hemen diğer yanımızdaki düşman da Miştenur Tepesi’nden doçkalarla bize saldırıyordu. Bizler, bir yandan karşımızdaki düşmanla savaşırken diğer yandan da Miştenur Tepesi’ndeki düşmana görüntü veriyorduk. Bir yandan Miştenur tepesindeki düşmandan kendimizi korumaya çalışırken maalesef diğer yandan da karşımızdaki düşman mevzilerimize sızma yapıyordu. Tüm bunlarla mücadele ederken sol tarafımızda bekleyen sinsi bir düşman daha vardı, karanlığın çökmesiyle onların namluları da bize çevriliyordu. Düşmana pusu kurmaya çalışan arkadaşlarımıza ateş eden Türk askerleri, yerimizi IŞİD’e deşifre ediyordu. Hemen sağ tarafımızdan düşman şehre girmişti, yoğun ateş altında olduğumuz için bizlerin bundan haberi yoktu ve biz hala şehrin kenarındaydık. Hemen yanı başımızda duyduğumuz kurşunların sesinden ve doçkaların gök gürültüsünden ne bizleri bundan haberdar etmek için çalan telefonların zil sesi, ne de telsizlerin anonsları duyulabiliyordu. Tabi buna açlık, susuzluk ve uyku sersemliği de eklenmişti. Ne saatin kaç olduğunu ne de hangi günde olduğumuzu bilmiyordum; bildiğim tek bir şey vardı o da cephe arkadaşlarım gibi çok aç ve susuz olduğumdu. Uykusuzluktan görme yetimiz zayıflamıştı ve nefes almakta da zorlanıyorduk. Aldığımız nefes barut kokuyordu, belli bir süre sonra bu koku nefesimizi daha da daraltıyordu. Sonra hayal meyal bir görüntüyle Canan Heval’in koşuşması ve el hareketleriyle “hevalno çekiliyoruz, çekiliyoruz” deyişini anımsıyorum. İlk başlarda bu sese fazla kulak asmadık sadece önümüzdeki düşmana yoğunlaşmıştık. Sonra Canan Heval’in “Düşman sağ tarafımızdan şehre girmiş çemberdeyiz, acele edin” dediğini duyduk. Bir yandan şehitlerimizi ve yaralılarımızı alarak çekilirken diğer bir yandan da çatışmaya devam ediyorduk. Şehitlerimizi ve yaralılarımızı kurtarmaya çalışırken aynı zamanda yeni şehitler ve yeni yaralılar veriyorduk; böylece doğu cephesinin sebze halinin daha Mürşitpınar kapısı tarafına düşen bir yerde konumlandık.

Koca sokaklarda bir avuç insan kalmış olduğumuzu fark ettim, karanlık çökmüş ve tanımadığımız Kobanê’nin sokaklarında düşmanın ilerlemesini engelliyorduk. Hangi bölge bizim elimizde, neresi düşmanın elinde emin değildik. Kısa bir süre sonra Heval Ferhat ve Hebun Derik bize doğru geldiler. Heval Ferhat, sekiz kişi olan grubumuzdan dört arkadaşı alarak bir eve yerleştirdi, geri kalan biz dört kişiyi Heval Hebun bir başka eve yerleştirdi. Heval Hebun, bir taraftan da IŞİD’e şöyle bağırıyordu “Hepinizin ciğerlerini sökeceğim, çıkışınız yoktur artık” ve diğer yandan da zılgıt çekiyordu, işte benim için o an Kobanê özgürleşmişti. Bizlere dönüp “Ölünecekse burada ölmeli insan, milyonlarca Kürdün gözü bizdedir, biz hangi yüzle Kobanê’yi bırakıp gidip sınırda Türk askerlerine teslim olacağız” ve arada bir de “ben onların ciğerlerini sökeceğim” diyordu. Heval Hebun Derik’in yaptığı bu konuşma ve ses tonu bizi ölümsüzleştirmişti. Elimizde kalan bir iki şarjörümüzle ve kirden boğulmuş kalaşnikoflarımızla tank seslerinin geldiği sokaklara doğru koştuk. Her vurulanımız zafer işaretiyle “Bijî Serok Apo!” diyerek gözlerini kapatıp ölümsüzleşiyorlardı. 

Kobanê’de kazanan her yerde kazanacak ya da kaybedecekti.

Artık sadece birer kalaşnikofumuz yoktu birer balyozumuz, uzun bir demirimiz, küreğimiz ve en önemlisi Kobanê’nin özgürleşmesinin Kürt Özgürlük Mücadelesine açacağı yeni kapılara inanan ateşten bir yüreğimiz vardı. İlk etapta bunun dışında hiçbir şeyimiz yoktu, ne el bombaları ne roketatar ne BKC ve ne de yeterince kalaşnikof mermilerimiz vardı. Bir kaç gün bu şekilden direndikten sonra Fermandar Narin Efrin’in yanına gittim. Bulunduğu karargah cepheden sadece 100 metre gerideydi. Hatırladığım kadarıyla o da bir yandan cepheye inmeye hazırlanırken aynı zamanda da bir grup kadın savaşçıyla el bombası yapmakla meşguldü. Diğer yandan da cephedeki savaşçılar ile iletişim halindeydi. Ona telsizlerden zılgıtların sesini duymak istediğimi ve yaşanan kahramanlıkların anlatılmasını söyledim. Başını kaldırarak şaşırmış bir biçimde “Roni, bana ciddi moral verdin” dedi. O an telsizine uzandı ve cepheleri koordine eden Meryem Kobanê’ye bu söylediklerimi tekrarladı. O gecenin sabahına doğru onun karargahından Heval Piling ile yanımıza bir grup alarak başka bir cepheye gittik ve artık ‘havar’ sesleri değil ‘le de heval, le de’ ve zılgıtlar telsizlerden ve mevzilerden duyuluyordu. Biz direnenler iyi biliyorduk ki eğer Kobanê düşerse yeni bir diriliş için yüz yıl daha beklememiz gerekebilirdi. Başkan Apo’nun ideolojisi doğrultusunda Kobanê’nin zaferi için savaşanlar olarak bizlerin inancı Kobanê’de kaybeden her yerde kaybedecekti ve Kobanê’de kazanan da her yerde kazanacaktı. 


Derwêş....

Artık tarih aynı coğrafyada yeni bir sayfayla sergileniyordu ve tarihin o karanlık derinliklerinden kılıçlarla dövüle dövüle sarsılıp intikam alınıyordu. Cansız bedenlerine sarılıp, ağıtlar yakılmıyordu Dewresler’in... Bundan böyle tarih, zılgıtlar eşliğinde yeni Dewreşler diriltiyordu, Qada Azadi Meydanı ve Kobanê şahitliğinde, Viyanların, Rojenlerin, Zehraların, Peymanların ve Arinlerin renkleriyle. Artık ne Dewreşler Adulsuz ne de Aduller Dewreşsiz ölüyordu ve bu da zaferin en belirgin müjdeleyicisiydi.