Adam asker. Ve belli ki her askerin bir kahraman olduğuna inandırılmış. Balyoz Davası’nda ‘bombacı’ denen asker, "kendimi kahraman bilirdim, terörist dediler" diyerek yakınıyor. Ve kendini kahraman olarak tanımlarken, mahkeme kararıyla terörist olduğu söylenince travma yaşamış. Oysa Türk sisteminde bir askerin gerçekten kahraman olması durumunda insanın şaşkınlıktan travma yaşaması gerekmez mi?

Günümüzde Cizre’de, Şırnak, Silopi, Hakkâri, Sur ve diğer Kürt kentlerinde askerin gerçekleştirdiği kanlı katliamlara tanıklık ettikten sonra, bilinci açık olan hangi insan kendisinin kahraman olduğunu düşünebilir ki? Böyle düşünebilmesi için bilincin gerçekliğe bütünüyle kapalı bir şizofren olması gerekmez mi? Evet bence böyledir. 

Tersine, bu ülkenin gerçek kahramanları devletin terörizm olarak adlandırdığı muhteşem özgürlük ve sosyalizm direnişinin sıradan neferleridir.

***

Demokratik parlamenter sistemin olmazsa olmazı sayılan yargı, yasama ve yürütme erklerinin ayrılığı ve bağımsızlığı bütünüyle ortadan kalkmış ve paranoik bir diktatöre teslim olmuş. İşsizlik, yoksulluk almış başını gidiyor. AKP faşizmi ülkeyi bir oldubitti savaşı içerisine sokmanın arifesinde. 

Ve ana muhalefet olması gereken parti bütün enerjisiyle, "Atatürk resmi duvardan indirildi mi indirilmedi mi?" tartışmasının içine girmiş didinmektedir. 

Cizre’de 60 sivilin öldürüldüğü haberini dünya yargı sistemlerinin önüne getiremeyen CHP, o bildik üç maymununu oynarken Tayyip’in koltuk değneği olmaya devam ediyor. Tayyip "Ey Amerika! Ya bizdensin ya PYD terör örgütünden diye nara attıkça" ortaya ilk fırlayan yine Kılıçdaroğlu oluyor ve "kim PKK'ya destek veriyorsa biz onu PKK'nın bir unsuru olarak görürüz" diyerek Türk sömürgeciliğinin devamından yana ağırlığını koyuyor.

Türkiye vatandaşı olup da bütün bu yaşananlar içinde her gün biraz daha cinnete batan bu topluma rağmen zihinsel sağlığını koruyabilmek mümkün mü?

***

Bu toplumun sorunu iktidarda bir faşist diktatörün ve partisinin bulunması sorunu değildir. Bu ülkede gerçek sorun ciddi bir muhalefet hareketinin oluşturulamaması sorunudur. Cumhuriyet dönemi seçimlerinin sonuçları irdelendiğinde toplumun bu sağ güçlü damarının tekçi liderlikten yana ırkçı-ulusçu bir eğilimde toplandığını görmekteyiz. Bu nedenle, söz konuşu şey "devlet" olunca, iktidarı ile muhalefeti arasında hiçbir farklılık yoktur. Olamaz da. Çünkü sistem içi siyaset iktidarı ya da muhalefetiyle Osmanlı artığı Türkiye Cumhuriyeti’nin geleneksel siyasası üzerinden biçimlenmiştir. Bu nedenle mevcut milliyetçi-devletçi sömürgeci sistemi temellerinden söküp alaşağı etmeden yani bu geleneksel siyaset anlayışını çoğulcu devrimci demokratik bir siyaset talebiyle temelden yıkımını sağlamadan Anadolu-Mezopotamya topraklarında ezilen halkların ve emekçi sınıfların özgürleşeceğini düşünmek abesle iştigaldir. Böyle bir mücadele, kendini sadece AKP’ye karşı muhalefetle tanımlayan değil, sömürgeci kapitalist devlete karşı ve emek eksenli bir mücadele olmak zorundadır. 

Türkiye’de parlamento içinden muhalefet yapmanın mümkün olamayacağını geçmişte TİP ve daha sonrasında DEP ve HDP örneklerinde yaşayarak öğrendik. Sorun iktidar karşısında duran partilerin her birinin en az iktidar partisi kadar milliyetçi, devletçi ve emek düşmanı olmaları sorunudur. Bu sorun aşılmadan Türkiye’de gerçek bir parlamento muhalefetinin yaratılamayacağını zengin mücadele tarihimizin sunduğu örnekleriyle gördük. 

Bu gerçek elbette yasal siyaset alanını toptan terk etmek anlamına gelmemektedir. Böylesi bir açık siyasal parti, kendi seçmenlerinin istemlerini meclis içerisinden nispeten duyurabilse de, sokaktan gelişecek eylemli bir direniş cephesinin oluşturulması ve geliştirilmesi görevi, temel önceliği olmalıdır. Bu ise Cizre örneğinde olduğu gibi Batı’da da direnen sokakların yaygınlaştırılması, geliştirilmesi ve giderek daha güçlü kazanımlar elde edebilecek bir mücadele gücüne kavuşturulabilmesiyle ancak gerçekliğe dönüştürülebilir.