
KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan, son gelişmelerle ilgili sorularımızı yanıtladı.
Van’da yaşanan büyük felaketin yaraları sarılamadan, 5,7 büyüklüğünde bir deprem daha oldu ve yine can kayıpları yaşandı. Devletin Van Depremi politikasını nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bu ikinci deprem dalgasıyla da tekrardan insanlarımızın yaşamlarını yitirmesi çok acı vericidir. Soğuk hava koşullarında tüm Van halkımızın gecesini-gündüzünü dışarıda geçiriyor olması üzücüdür. Ben tekrardan bu son depremde yaşamını yitiren insanlarımıza rahmet, ailelerine başsağlığı diliyorum. Van’daki halkımıza ve tüm halkımıza başsağlığı diliyor, geçmiş olsun dileklerimi iletiyorum; tüm yaralılar için acil şifalar diliyorum.
Bu son deprem için uluslararası kurumlar “5,7 şiddetindedir” diyor. Kandilli Rasathanesi yine 1 derece düşürerek “5,6 büyüklüğünde bir deprem olmuş” diyor. Nedense Türkiye, Van’daki depremi hep küçük göstermeye çalışıyor. Haberleri izledim, Kürt siyasi çevreleri ve demokratik çevreler bu son depremde ölümler için “bir cinayettir” diyorlar. Bu doğru bir tespittir. Gerçekten de bu ölümler önlenebilirdi. AKP hükümeti sorunları çözmek, köklü ele almak ve yardım götürmek yerine, daha çok şov yapıyor. Oldu-bittiye getirmek istiyor. Daha ilk günden “her yere ulaştık, bütün yardımlar tamamdır, hiçbir sorun yok” dediler. Sonradan görüldü ki, dev gibi sorunlar var; devletin hiç ulaşmadığı köyler, gidilemeyen yerler var. İnsanlar bu soğukta perişan. Uluslararası kuruluşların önünü almış, kendisi de yardım vermiyor; bir nevi işkence ve acı çektirme istemi gibi bir durumdur yaşanan. Tepkiler sonucu uluslararası kurumların yardımlarının önü açıldı. Ama koordinasyon olmadığı için yardımlar tam olarak yerini bulmadı.
Çok aşırı partizanca ve ayrımcı bir yaklaşım var. Van’da halkın büyük bir çoğunluğunun oylarıyla seçilmiş belediye başkanı ve bağımsız sivil toplum kuruluşlarını dışlayarak koordinasyon kurduğunu söyleyen bu ayırımcı zihniyet, gelen yardımları gereği gibi dağıtmadığı gibi, olası artçı depremler veya yeni depremlerden doğabilecek zararların önünü alacak tedbirleri de geliştirmemiştir. Bu ölümlerden tabii AKP hükümeti sorumludur. Niye tedbir almadın? Kaldı ki bizzat ilgili bakan herkes evlerine gidip yerleşmeli bir tehlike yok diye açıklama yaptı. Yani açık ki, gereği gibi yaklaşmama, halkın çektiği sıkıntıları giderecek bir yardım ve tedbir geliştirmeme durumu vardır. Basit, ciddiyetten uzak bir tutum sergilendi. Bunun için bu kayıplardan hükümet sorumludur. Önceden kurtarma ekiplerini ve dış yardımları uzun bir süre engelleyerek ölümlerin artmasına yol açtı, şimdi de tedbir almayarak ölümlerin gelişmesine yol açmıştır. Bu çağda bu kadar ayırımcı bir politika, bu kadar vurdumduymaz bir tutum nasıl izah edilecek?
En önemli şey, halk perişan. Ağır mevsim koşulları var. Halk tepkisini dile getiriyor, Vali’nin açıkça ayrımcı ve keyfi tutumları var, bunu protesto ediyor. Polis ise gaz bombaları ve copla saldırarak en rencide edici, en olmadık insanlık dışı davranışı sergiliyor. O kadar sıkıntı içindeki halka sen polisi mi gönderirsin? Söz konusu Kürt halkı olunca hemen bastır gazı, bastır copu. Yanlarına birkaç ihanetçi Kürt’ü de almışlar, zannediyorlar ki, bunlar bütün Kürtlerdir. Hayır, gerçek Kürt duruşuyla onların hiçbir alakası yoktur. Onlar ruhlarını satmış kişilerdir.
Yani bu ayırımcı yaklaşım, bir kısım Kürtleri yanına alıp, her şeyi onlara ver, diğerlerini de ötekileştir politikası, kesinlikle tehlikeli ve Kürtleri farklı arayışlara sevk eden bir politikadır. Bakanları gidiyor; hizmet yerine ona buna saldırarak ayırımcılık yapıyor; tarafsız bir devlet tutumu yok. Yaptıkları hizmetten çok şovdur. Şimdi tedbir almayan yetkililerden hesap sorulacak mı? Oradaki halk bunu istiyor işte. Valinin görevden alınmasını istiyor. Çünkü görevini yapmıyor, çünkü ayrımcıdır, çünkü partizanca yaklaşıyor. Bunu dikkate alıp dinleyeceklerine, halkın üzerine polis gönderiyorlar. Eleştiri var, yetersizlik var ama herkesin gözüne baka baka yalan söylüyorlar ve üstünü örtmeye çalışıyorlar. Kaldırılamayacak, bütün tahammül sınırlarını aşan durum işte budur. Van’ın afet bölgesi olarak ilan edilmemesi tamamen bu ayrımcı zihniyetin sonucudur.
Nihayetinde tüm halkımız tekrardan devletten fazla bir şey beklemeden kendi özgücüne dayanarak, yine demokratik kurum ve kuruluşlarla yardımsever çeşitli çevrelerle dayanışma içerisinde, bu zor kış koşullarında kendi kendine yeterli olabilmelidir. Tüm Kürdistan halkı, Van halkımızın yaralarının sarılması için gereken özveride, dayanışmada ve yardımda bulunarak bu kışı sağlıklı bir biçimde geçirmesi için gereken tüm dayanışmayı yapmalıdır. Yine uluslararası kuruluşlar TC devleti adına hareket eden AKP’nin bu partizan yaklaşımlarını görerek, daha fazla-direk halka ulaşabilecek şekilde yardım yapmaları önemli olacaktır.
Hükümet yetkilileri ve Başbakan’ın danışmanının açıklamalardan anlaşılıyor ki, Öcalan üzerinde uygulanan tecrit yasal bir kılıfa büründürülecek. Bu hafta da avukatlarıyla görüşmesi engellendi. Bunlar ne anlama geliyor?
AKP Hükümeti’nin zihniyetini/politikasını yansıtan bu yeni açıklama, aslında savaş kararının yansımasıdır; hem de Özgürlük Hareketi ile sonuna kadar savaşma anlamına gelmekte. Uygulanan ağır tecride yasal kılıf bulma çabalarının olduğu görülüyor. Bu, tecridin daimileştirilmesi, dolayısıyla savaşın artık stratejik bir düzeyde kararlaştırılmasıdır.
TC devletinin isyan hareketini yenmek ve tasfiye etmek için şimdiye kadar yapmadığı bir şey kalmadı ama bastırılamadı; giderek büyüdü, siyasallaştı, toplumsallaştı. Sorun çözülecekse ancak isyanın önderliğiyle görüşülerek/diyalog içinde çözülebilecektir. Şimdi Önder Apo’yu ilelebet tecrit altında tutacak uygulamayı yapan devlet, “ben bu kapıları kapatıyorum, sizinle sonuna kadar savaşacağım” demiş olacaktır. Yani o başdanışmanın konuşmalarını böyle anlamak lazım.
Şunu kesinlikle belirteyim: Önder Apo dışında Kürdistan adına hiçbir kurum veya hiçbir teşkilat diyalog adı altında bir ilişkiye girmeyecektir. Bu sorunun tıkanması İmralı’da gerçekleşmiştir. Devlet heyeti, Temmuz ayının ortalarında verilen randevu temelinde İmralı’ya gidecekti; ancak gitmedi, vazgeçti, bıraktı ve dolayısıyla ipler orada koptu. Tekrar düzelecekse de orada düzelir, başka bir yerde düzelemez.
O danışmanın belirttiği hususlar her şeyden önce Türkiye açısından çok tehlikeli şeylerdir. Çok tehlikelidir, savaşın on yıllar boyu sürmesi anlamına gelmektedir.
Başbakan, “TC kendisine paralel bir devlet yapısına, yani KCK’ye müsaade etmez”, “devlet silah bırakmaz ama onlar silah bırakırsa olumlu gelişmeler olur”, “inkar ve ret ortadan kalkmıştır” anlamına gelecek kimi açıklamalar yaptı. Ayrıca, Türk basınında KCK sistemi anti-demokratik, otoriter bir sistem gibi gösteriliyor. Bu belirlemelerin gerçekle ilişkisi nedir?
KCK sistemi, bir devlet sistemi değildir; devletin kendisini kabulü, kendisinin de devleti kabulü temelinde demokratik bir toplum sistemidir.
KCK için daha önce, “PKK’nin şehir yapılanmasıdır” dediler. Şimdi de, “yok efendim şehir yapılanması değil, devlet içinde devlet sistemidir” diyorlar. Yani bir yanlıştan diğer yanlışa gitme durumu vardır.
Her şeyden önce Türkiye’de demokratik sistemin gelişmesi için bu katı-ulus devlet modelinin esnetilmesi gereklidir. İşte KCK’nin zorladığı şey de budur; toplumu demokratikleştirme, devlete demokratikleştirmeyi dayatmadır.
KCK, Türkiye’yi demokratikleştirecek bir sistemdir ama henüz uygulanmış değildir.
İktidarcı ve tahakkümcü olmayan, doğrudan demokrasiyi esas alan; şiddetten, baskıdan, otoriteden uzak, toplumun kendi kendini yönettiği bir sistemdir.
Otoriter, totaliter, Stalincilikle bile bağlantısını kuranlar vardır. Oysa tam tersidir. Yani KCK sistemi, tamamen demokratik toplum/siyaseti öngören ve bugün Türkiye’de olmayan demokrasiyi geliştirmek isteyen; bütün yetkililerin seçimle göreve geldiği ve seçimle görevden alındığı bir toplum modelidir.
“PKK toprak istiyor; kendine bir iktidar alanı yaratmak istiyor” değerlendirmesi de iki kere yanlıştır. Bir kere “toprak istiyor” demek sömürgeci zihniyeti dışarı vurmaktır. Burada onun bunun toprağı yok, kim nerede yaşıyorsa orası, onun toprağıdır. Kürtlerin toprağı da Kürdistan’dır, bunu sen yok sayamazsın.
İkincisi; burada kimse toprak ya da iktidar alanı istemiyor. Demokratik Özerklik ya da Özerk Demokratik Toplum’da her şey seçimle olur. Biz şunu söylüyoruz; merkeziyetçi devlet yaklaşımı esnetilsin, yerinde yönetim anlayışı geliştirilsin ve demokratik seçim sistemi olsun. Kim kazanırsa o orada rol ve iş koordinasyonunu üstlensin. Sistemin mantığı doğru okunduğunda görülecektir ki, KCK sistemi pratikleştiğinde hem Türkiye’yi hem de Kürdistan toplumunu demokratikleşmeye zorlayan bir rol ve işleve sahip olacaktır.
Şimdi diğer bir husus Başbakan, çok ısrarlı bir biçimde sürekli bir kavramı çarpıtıyor. İşte “Türk güvenlik kuvvetleri silah bırakmaz, silah onların enstrümanı gibi bir şeydir” demektedir. Peki, ben de soruyorum; kim dedi ki silah bıraksın? Ben duymadım; hiçbir yazar, hiçbir çağrıcı, hiçbir çevre böyle bir çağrı yapmadı. İstenen şey devletin de elini tetikten çekmesidir; sorunların şiddetle değil, diyalogla çözülmesidir. Sizin gelmediğiniz şey budur; bunun için bilinçli çarpıtıyorsunuz. Çünkü demek istediğiniz şey şudur: “Devlet adam öldürme hakkına sahiptir, herkes devlete teslim olmak zorundadır.” İşte bu mantığınız bugünkü çatışmanın ana kaynağını oluşturmaktadır.
Geçmiş pratik gösterdi ki tek taraflı elini tetikten çekmek sonuç yaratmıyor, savaşı durdurmuyor. Sen durduruyorsun, karşı taraf durdurmuyor, ardından sen de kendini savunmak zorunda kalıyorsun ve çatışma yeniden başlıyor. Meselenin esası budur.
Çözüm olacaksa silahlar karşılıklı susturulur. Gerçek bu olmasına rağmen, AKP, hükümet olarak ilişkide olduğu bütün kanallara yüklenip ateşkes istemesi, tek taraflı olarak bu talebi yeniden bir biçimde gündemleştirmesinin iyi niyete yorumlanacak bir tarafı yoktur. Çünkü top bizde değil, karşı taraftadır. Buna rağmen topu bizden istemenin hiçbir anlamı yoktur. Böyle bir şeyin gerçekleşmesi de mümkün değildir.
Başbakan, “inkar ve ret ortadan kalkmıştır” demekte. Her şeyden önce inkar ve ret bir sistemdir. Bu sistemin adı da sömürgeciliktir. Bu devam ediyor, bunun neresi aşılmıştır. Kimseyi kandıramazsınız, kendiniz dışındaki insanları aptal yerine koymayla bir yere varamazsınız. Nasıl inkar ve ret aşılmıştır? Çağımızda anadil eğitim hakkı bir insanlık hakkıdır. Siz 20 milyonluk bir topluma bile anadilde eğitim hakkını vermeye yanaşmıyorsunuz. Asimilasyonun aşıldığını nereden çıkarttınız? Bu halkın siyasetçilerinin özgür iradeleriyle yürümesine bile fırsat vermiyorsunuz; en sıradan insanları bile içeri attınız. Bu nasıl inkarın kalkmasıdır? Şimdi eğer bazı temelsiz laflarla milleti kandıracağınızı sanıyorsanız siz yanılırsınız.
Eğer inkar kalkmışsa, o zaman kalkarsın “burada bir Kürt halkı var, bu halkın da her türlü kültürel, dil hakkı, kendini yönetme hakkı vardır. Biz zorla onlara bir şey dayatmayacağız, özgür ve eşit olacağız” diyeceksin ve bu temelde sorunun çözümünü ortaya koyacaksın. Bunların hiçbiri yok, birkaç işbirlikçi Kürt’ü yanına almış, sonra da “benim Kürtlerim” demekte. Devlet gücünü arkasına almış, polisi arkasına almış, bununla kendi gücünü konuşturuyor, diğer tarafta da her türlü sömürgeci ayrımcılık politikalarını esas alırken “inkar kalkmıştır” diyor. Bize şunu söylüyor: “Ben size adınızı söylüyorum, Kürt diyorum, daha ne istiyorsunuz?” Sadece bize Kürt demekle bu sorun çözülmez ki!
Bu mantığın altında aslında sorunu görmeme ve tanımama vardır. Bakınız, daha 2004 yılında Başbakan Moskova’da sorulan bir soru üzerine “düşünmezseniz Kürt sorunu yoktur” demişti. Bakın bugün atadığı İçişleri Bakanı da böyle söylüyor. Diyor, “gittim aradım bulamadım Kürt sorununu. Ne sağlıkta gördüm, ne eğitimde gördüm…” Sen bu kafayla ararsan 100 yıl da geçse bulamazsın. Çünkü sen yanlış yerde arıyorsun, çünkü sen görmek istemiyorsun. Madem Kürt sorunu yoksa sen niye Kürdistan’a 300 bin asker 200 bin polis koymuşsun. Sen Kürdistan’da polis terörüyle ayakta duruyorsun. Polis terörünü uygulama bakalım, orada ayakta kalabilecek misin? Siz Kürdistan’da şiddetle kalıyorsunuz. İşte sorun budur. Sorun şiddetin ortadan kalkmasıdır. Eğer ki siz ne zaman polissiz askersiz Kürdistan’da var olabildiyseniz o zaman Kürt sorunu kalmamıştır anlamına gelir. Ama siz şimdi büyük bir ordu ve büyük bir baskı gücüyle Kürtleri zorla tahakküm ve baskı altında tutuyorsunuz ve bir de diyorsunuz ki Kürt sorunu yoktur. Yani böyle çarpıtmalarla bir yere varılamaz. Bu zihniyet tehlikeli bir zihniyettir.
Zaman zaman Başbakan, bazı sözlerle çeşitli çevrelere umut veriyor ve onları beklentiye sokuyor ama bunlar hep pratikte uygulanmayan temelsiz sözler olarak kalmışlardır. Eğer Başbakan söylediği sözlerde samimiyse, kendisine ait olan “bu ülkede Türk, Kürt, Laz, Çerkez, Abaza,… yaşıyor, bunların hepsi bir zenginliktir” sözünü olduğu gibi anayasanın bir cümlesi haline getirsin. Bu çok önemli bir adım olur. Eğer siz politika yapmıyorsanız buyurun o sözleri temel bir madde haline getirelim. Ama kabul etmezler. Çünkü bu sözleri sadece birilerini kandırmak, bir gerçeğin üstünü örtmek için söylüyor.
Bununla birlikte işte “silah bıraksınlar, o zaman olumlu gelişmeler olur” gibi sözlere karnımız toktur. Bunu ‘90’larda Ergenekoncular çok söylüyordu, Çiller de çok söylüyordu. Hayır, eğer işler yoluna girecekse buyurun şimdiden bunun adımlarını atın, onun paralelinde diğer şeyleri geliştirelim. Kürt halkı, ortada bir şey yokken, yüzyılların bir birikimi olarak ulaşmış olduğu bu güçten asla vazgeçemez. Çünkü bu güç onun geleceğinin ve özgürlüğünün garantisidir.
Başbakan’ın danışmanı, KCK operasyonlarının PKK’yle 30 yıllık mücadelenin en önemli hamlesi olduğunu belirtirken, Başbakan ise KCK operasyonlarının devam edeceğini ve durdurmayı düşünmediklerini söyledi. Bu konu hakkındaki düşünceleriniz nelerdir?
Hem söz konusu zatın hem de Başbakan’ın sözlerinden, bu KCK adı altındaki siyasi soykırım operasyonlarının Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı siyasi bir karar temelinde yapılan bir saldırı olduğu itiraf edilmiştir. Daha önceden dediğimiz, Fethullah Gülen Grubu’nun bir takım mensuplarının hazırladığı Erdoğan’ın da kabul edip uygulamakta olduğu ortak bir projedir. Kürt halkını güçsüzleştirme, bağımsız siyasetini tasfiye etme, soykırıma tabi tutup sömürgeci egemenliği hakim kılma projesidir.
“30 yıllık mücadelenin en önemli hamlesidir” demekle Kürt halkına karşı başlatılan siyasi soykırımın geniş kapsamını ifade ediyorlar. Yani bir yerde özgür-bağımsız Kürt siyasetine karşı, onları toplama kamplarına toplayıp rehin almak; Önder Apo’ya yönelik ağır bir tecrit uygulamak; gerillayı da uluslararası güçlerin desteğindeki saldırılarla tasfiye edip sonuç almak. Savaş stratejilerinin esası budur.
Gerçek anlamda Kürt sorununun çözümüne dönük herhangi bir projeleri yoktur. Defalarca “projeleri nedir, açıklasınlar” demişizdir. Açıkladılar mı? Hayır, çünkü bir çözüm projesi yoktur. Yeni iktidara gelmiş güçler olarak AKP ile Fethullah Gülen Grubu, işte Kürtlere karşı önceden yürütülen mücadeleyi yetersiz görüp, “Kemalistler tüm Kürtleri hedefledi, din unsurunu kullanmadı, biz şimdi dini duyguları da kullanarak...” diyerek -ki Fethullah Gülen “din tutkal gibidir, onları tutar; onlar cahildir, dini bilmiyorlar, Hz. Muhammed’i tanımıyorlar; bunları anlatır, kavratırsak onları böyle tutarız” diyor- sözüm ona önceki Ergenekon’u eleştirerek, bazı Kürtleri yanına çekip, direnen Kürtleri hedefleyerek sonuç almayı öngören bir konsept oluşturuyorlar. Diğerinden farkı bu oluyor. Aslında diğeri de daha önce korucuları ve kendilerine yakın olan diğer kesimleri hedeflemiyordu ama siz Kürt’sünüz de demiyorlardı. Şimdi o aşıldı, ona gerek yok „ben Kürt’üm“ diyor ama işbirlikçi-hain bir Kürt olarak Özgürlük Mücadelesi’nin karşısına dikiliyor. “Sen Kürt’sün ama irade olmayacaksın, sen Türklüğe Kürt olarak tabi olacaksın (Türk olarak değil), Kürt olarak sen bana tabi olacaksın” söylemi vardır. Fark budur: Ergenekon’un uyguladığı, Kürt halkını nefessiz bırakma, tüm özgürlük emarelerini yok etme konseptinden bu yeni Türkçü Yeşil Ergenekon konseptinin farkı bir takım Kürtlere din kardeşi söylemiyle veya maddi çıkarlar sağlayarak, Kürtleri birbiriyle çatıştırarak sonuç almak isteyen bir konsepttir. İkisinin arasındaki fark budur. Ve bunu 30 yıllık mücadelenin en kapsamlı hamlesi olarak adlandırıyorlar. Olabilir. Biz buna şaşırmadık. Zaten bunu biliyorduk. Bunların bu biçimdeki itirafları bizim önceden söylediklerimizi doğrulamaktadır.
Terörle Mücadele Kanunu (TMK), aslında bir olağanüstü hal yasasıdır. Hatta ondan da öte bir sıkıyönetim yasasıdır. Bugün Kürdistan’da uygulanan bir örfi-idare yönetimidir. TMK adı altındaki maddelerin uygulanması, aslında sıkıyönetim süreçlerinde bile olmayan bir dönemi başlatmıştır. Hemen hemen herkesi KCK sayma yetkisine sahip uygulayıcılar vardır. Aynı şekilde Özel Yetkili Savcılar ve Özel Yetkili Mahkemeler, eskinin DGM’leri konumundadır. İsim değiştirerek, normal olmayan bir idari sistemi normalmiş gibi göstererek kamuoyunu yanıltma girişimiyle Kürt halkına karşı devlet terörünü meşru gösterme tutumu vardır.
Hiçbir illegal faaliyete bulaşmamış, hiç yasal sınırların dışına çıkmamış bir insanı terörizmle suçlamanın kendisi bir terördür.
Psikolojik savaşın geliştirilmesinden her türlü katletme araçlarının satın alınması için yoğun çabaların sergilenmesine kadar bu kesimlerin yürüttükleri bu savaş Kürt halkını katletme savaşıdır. Kürt halkına karşı her türlü yalan-dolanla karalama faaliyeti yürütme, bir yalan kuluçkası gibi çalışan bir takım TV kanalları, gazeteleri yaygın bir tarzda kullanarak ve bu biçimde kendi gerçeğini örtmeye dönük bir çabanın eşliğinde Kürdistan’da katliamlarla sonuç almak isteyen bir sömürgeci zihniyet söz konusudur.
Geçen hafta elinizde Yeşil Ergenekon ve Gülen Grubu’yla ilgili önemli belgeler olduğunu, cesaretli adımlar atan gazeteciler olursa, noktasına bile karışmadan yayınlayacaklarını kamuoyuna beyan ettikleri takdirde kendileriyle paylaşabileceğinizi belirtmiştiniz. Bu konuda başvuru yapan gazeteciler oldu mu?
Evet. Bazı gazeteciler başvurdu; onları değerlendiriyoruz. Yalnız başvuranların aslında kendi köşelerinde, kamuoyu önünde açık söz vermeleri gerekiyor. Bizim vereceğimiz belgeleri harfiyen yayınlayacaklarına dair açık belirlemelerde bulunmaları daha iyi olur. Fakat biz gelen talepleri de değerlendireceğiz. Bu konuda öyle çok acele etmeye de gerek yok. Bakalım, süreci izliyoruz ama belirttiğimiz belgelerin uygun bir biçimde basına yansıtılması öngörülecektir. Gerçekten Türkiye toplumuna doğru ve eksiksiz yansıtan basın kurumuna verebiliriz.Federal Kürdistan Bölge Başkanı Mesud Barzani, Türkiye’ye bir ziyaret gerçekleştirdi ve bazı görüşmelerde bulundu. Bu ziyareti nasıl değerlendiriyorsunuz?
Genel hatlarıyla Sayın Barzani’nin Türkiye ziyareti ve yaptığı konuşmalar, işte gerçekleşen görüşmeler ve bir bütün olarak ortaya çıkan sonucun Türk devleti ve ilgili birçok çevre açısından öğretici yanları vardır. Bir kere orada sarf edilen sözlerin doğruluğu-yanlışlığı konusunda herhangi bir şey belirtmeyeceğim ama şu gerçek açığa çıkmıştır: Artık Kürt siyaseti bir olgunluk dönemindedir. Eskisi gibi sömürgeci devletlerin birbiriyle çatıştırma veya karşı karşıya getirerek Kürt halkını zayıflatma biçimindeki amaçları pratik karşılık bulmayacaktır. Kimse artık Kürtleri birbiriyle çatıştırarak sonuç almayı beklemesin. Ama anlaşılıyor ki, Başbakan halen bu beklenti içindedir. Öyle ki, Sayın Barzani’nin çok açık bir biçimde basına yansıyan konuşmalarına -eminim ki görüşmelerde de ifadesini bulmuştur- rağmen kendisi Türkiye’den ayrıldıktan hemen sonra Başbakan tehditvari bir üslupla işte “biz peşmergelerle birlikte hareket etmeyi, peşmergeleri de değerlendirmeyi düşünüyoruz. Ya bu böyle olur, ya biz kendimiz girer, yaparız” diyebildi. Fakat bununla sonuç alması mümkün değil.
Herkesin bilmesi gerekir ki artık bölgede bir Kürt gerçeği vardır ve Kürt halkı da bölgedeki komşu halklar gibi özgür yaşama hakkına sahiptir. Kürtleri birbirine karşı kullanarak zayıflatma amaçları da gerçekleşmeyecektir. Ama biz biliyoruz ki AKP zihniyeti aslında buna dayanıyor, içeride de aynı şeyi hedeflemiş bulunuyor. Kendince Kürtleri bir birine karşı çıkararak sonuç alacağını düşünmektedir. Kuzey’de bazı çıkar çevrelerini yanına almış ve bununla sonuç alabileceğini düşünmektedir. Aynı şeyi Güney için de öngörüyor. Fakat bu öngörüsünün de gerçekleşmeyeceği açığa çıkmıştır. Bu görüşmenin en önemli sonucu budur.
Öte yandan bütün iltifatlı tutumlara rağmen Sayın Mesud Barzani’nin temsiliyetinin doğru isimlendirilmemesi de ciddi bir husustur. Barzani, Federal Kürdistan Bölge Başkanı olarak Türkiye’ye gitmiş ve bu temelde görüşmeler yapmıştır ama AKP hükümeti ve Türk basını ısrarlı bir biçimde Kürdistan Bölge Başkanı kavramını kullanmamıştır. Kuzey Irak kavramını kullanmakta ısrar etmişlerdir. Israrlı bir biçimde Kürdistan kavramını kullanmaktan sakınmışlardır, bu da ayrı bir tutum; geleceğe dönük konseptlerinde bir Kürdistan’ı görmek istememenin yansımasıdır.
Türk devleti Çelê’de kimyasal silah kullanarak onlarca gerillanın yaşamlarını yitirmelerine yol açtı. Ancak bu durum özellikle Türk kamuoyundan fazla tepki görmedi. Bu konu hakkında neler diyeceksiniz?
Türk basını, kamuoyu diyorsunuz ama aslında Kürt kamuoyundan da ciddi ve olması gereken bir tepki ortaya çıkmadı. Dikkat edelim gerillaya karşı insanlık dışı bir silah kullanılıyor; ortaya konulan tepki sınırlıdır tabii. Türk basın-yayın çevreleri zaten tek taraflı yaklaşıyorlar. Ama biraz vicdan ve demokratlık varsa ve bu kadar da iddia ortaya atılmışsa gidip görmeleri, konuyu gündeme almaları gerekiyordu. Maalesef bu konuda Türk basın-yayın çevreleri yine sınıfta kalmıştır. Ortada ciddi bir iddia vardır. Hadi siz inanmıyorsunuz, fakat ciddi bir iddia söz konusudur. Bölgedeki insan hakları dernekleri, çeşitli sivil toplum kuruluşları ve siyasi parti temsilcileri gidip kimyasal silah kullanıldığına ilişkin ciddi bir biçimde oluşan kuşkularını ifade ettiler mi etmediler mi? Ettilerse niye üzerinde durulmuyor?
Yine ilgili uluslararası kuruluşlar, diyorlar ki elimizde belge yok, gündeme alamıyoruz. Belge nasıl elinize geçecek. Zaten bunu yapan devlet bunun belgelerini nasıl ortadan kaldıracağını da düşünmüştür. Her şeyden önce bu kullanılan kimyasal madde bildiğimiz düz hardal gazı değildir. Bu farklı, bir süre sonra etkisi dağılan, etkisi kalmayan farklı bir kimyasal maddedir. Yumuşatılmış kimyasal madde de olabilir. Belki de o cinstendir. Ama her neyse etkisinin görülmemesi için cenazeler napalmla yakılmakta. Orada bir kısım arkadaş hava saldırılarında şehit düşmüştür ama önemli bir kısmı bu kimyasal dediğimiz silahla şehit düşmüş ve bunun belgelenmemesi için cenazeleri de önemli oranda yakılmıştır. Bu önemli bir durumdur.
Bu konuda uluslararası kurumların da bir sessizliği vardır. Şimdi bölgedeki yeni gelişmeler çerçevesinde Batı dünyası Türkiye’yi çıkarları doğrultusunda kullanmak istediği için fazla üzerine gitmek istemiyor, onun için açığa çıkartmıyor. Dikkat edelim Saddam, 1988’de Halepçe’de kimyasal silah kullandığında Batı o zaman da tıpkı şimdi Türkiye’ye yaklaştığı gibi yaklaştığı için olayı açığa çıkarmadı. Ama ne zamanki 3 yıl sonra 1991’de Saddam’a yönelme gereğini duydu, yine çıkarları çerçevesinde bölgeye müdahale etmek istedi, o zaman Saddam’ın suçlarını ortaya döktü. O zaman Halepçe’de kimyasal katliam gerçeğini yayınlarında işleyerek gündemleştirdi. Bu konuda Erdoğan hiç merak etmesin; günün birinde onların işlediği bu suçlar da açığa çıkarılacaktır. Belki şimdi büyük medya gücüne, propaganda imkanlarına, diplomatik olanaklarına dayanarak “ben bu vadide kimyasal kullanırım, üstünü de örterim, cenazeleri de yakarım, kimse de bilmez” diyerek kendini bir süreliğine kurtarabilir ama bu gerçek açığa çıkacaktır.
Sömürgeci-ırkçı zihniyetle bu katliamları işleyenler, tarih karşısında hesap vermekten kurtulmayacaklardır. Normal savaş yasalarına göre savaştığın gücü yenemediğin noktada uluslararası yasalar tarafından yasaklanan silahları kullanarak sonuç alma isteği kadar alçakça ve namertçe bir yöntem var mıdır? İşte AKP hükümeti ve Türk ordusu bunu Çelê’de yapmıştır. Herkesi bu büyük haksızlığa karşı sessiz kalmamaya çağırıyorum. Bizim demokratik kamuoyunun vicdanından beklentimiz budur.
Öte yandan yurtsever Kürdistan halkı ve demokratik kurum ve kuruluşları bilmeli ki bu uygulamalar Türk sömürgeciliğinin son demini yaşadığını ortaya koymaktadır. Binlerce siyasetçiyi rehin alarak, Kürt Halk Önderliği’nin sözlerinden korkup tecrit uygulayarak ve gerillaya karşı da her türlü silahla yönelerek sonuç alamazlar. Her şeyden önce bizim almış olduğumuz tedbirler kapsamlı tedbirlerdir. Kürdistan’ın her zirvesine serpilmiş olan gerillayı, yine Apocu düşünce ve ruhla yoğunlaşmış Kürdistan gençliğini hiç kimse durduramaz; hiçbir güç hiçbir kuvvet üstesinden gelemez. Bu konuda bırakalım bizim herhangi bir biçimde bu saldırılar karşısında gevşeme durumunu yaşamayı, daha da güçlenerek şehitlerimizin anısını mücadeleyi yükseltme temelinde yaşatma sözü ile yükleneceğimiz açıktır.
Ben tüm halkımızı kendi evlatlarına, evlatlarının naaşlarına çok güçlü sahip çıkarak, bu gaddar sömürgeci zihniyete cevap vermekte olduklarını ve daha da vereceklerini düşünüyorum. Kürt halkının genç kızları ve oğulları bu halkın özgür geleceği için kendilerini feda etmişlerdir.
Kürt halkının geleceğini karartmak isteyen bu sömürgeci zihniyete karşı final hamlesini güçlendirerek sonuç almayı bilmemiz gereken bir dönemdeyiz. Bu dönemin ilerleyişi ve başarısını hiçbir yönelim biçimi engelleyemeyecektir. Ben bunu her zamankinden fazla görüyor ve tüm halkımızın da bu temelde yüksek bir moral, coşku ve cesaretle özgürlük mücadelesine güçlü katılması gerektiğini vurgulamak istiyorum. Her onurlu Kürdistanlı genç erkeğin ve kızın yeri ya serhildanın başını çekmek ya da gerilla saflarında yer almaktır. Bu tarihi sürecin onurlu duruşu ancak bu biçimde olur.