• UNCHR raporuna göre toplam mültecilerin üçte birine dünyanın en fakir ülkeleri ev sahipliği yapıyor. Politikalarıyla göçe yol açan batılı ülkelerde ise bu oran, mültecilerin %10’undan daha az. Buna rağmen mülteci konusunu en çok gündemde tutup savaş açanlar batılı ülkeler oldu. Hemen hemen bütün Avrupa ülkelerinde mülteci hakları törpülendi, AB sınırlarına adeta duvar örüldü.
  • AB, Libya ile yaptığı anlaşmayla sivil kurtarma gemilerinin engellenmesini, Avrupa’ya gitmeye çalışan mültecilerin yakalanıp işkence merkezlerine kapatılmasını salık veriyor. AB tarafından silahlandırılan çetelerden oluşan Libya’daki silahlı güçlerin kendilerine “sahil güvenlik“ ismini vermesinin tek nedeni ise AB’den para koparmak ve mültecileri yakalayıp köle olarak satmak.

FEHMİ KATAR / BERLİN

Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin (UNCHR) kayıtlarına göre dünyada mülteci durumunda olan insanların sayısı 2018 yılında bir önceki yıla göre 2.3 milyon artarak 70 milyon oldu. Bu aynı zamanda BM mülteci örgütünün kurulduğu 1950’den bu yana en yüksek mülteci sayısı. Savaş daha önce olduğu gibi mülteciliğin en başat nedeni olurken, küresel ısınmanın etkisiyle artan doğal afetler, açlık, yoksulluk ve sömürü de insanları göçe zorlayan diğer önemli etkenler.

UNCHR bu yıl açıkladığı 2018 raporuna göre 70 milyon insan mülteci durumunda. Bunun 41,3 milyonunu kendi ülkesinde göçe zorlananlar oluşturuyor. Göçe zorlananların asıl sayısının ise BM mülteci örgütünün kayıtlarının da çok üstünde olduğu tahmin ediliyor. Zira Birleşmiş Milletler (BM) sadece savaş, çatışma ve politik baskıdan kaçanları kaydediyor. Ekolojik krizin neden olduğu kıtlık ve sel gibi felaketlerden dolayı ya da endüstriyel kapitalizmden dolayı yaşam alanları yok edildiği için başka şehirlere ya da ülkelere göç edenler ise istatistiklere dahil edilmiyor. Halihazırda dünyadaki mültecilerin büyük bir kısmını, sömürü, yoksulluk, şiddet, doğal afetler ve şans eşitsizliğinin karışımının neden olduğu mülteciler oluşturuyor.

AB mültecilere savaş açtı

UNCHR raporuna göre toplam mültecilerin üçte birine dünyanın en fakir ülkeleri ev sahipliği yaparken, dünyadaki zorunlu göçün en büyük nedeni olan batılı ülkeler ise bu oran mültecilerin toplamının %10’undan daha az. Buna rağmen mülteci konusunu en çok gündeminde tutup mültecilere adeta savaş açanlar da yine gelişmiş batılı ülkeler oldu. Avrupa’da hemen hemen bütün ülkelerde mülteci hakları törpülenirken Avrupa Birliği, sınırlarına adeta duvar ördü. AB, Macaristan, Slovenya ve Makedonya sınırlarına metrelerce tel örgü kuruyor. Bu sınırları polis ve asker gözetiminde tutarken, geri kalan sınırın büyük bölümünde ise AB sınır koruma ajansı Frontext görev yapıyor. AB’nin sınırı uydu, sensörler ve dronlarla kontrol eden EUROSUR sistemi gibi sınır koruma önlemleri ise hiç bilinmiyor bile.

2018’de 2 bin 200 mülteci Akdeniz’de boğuldu

AB’nin bu yüksek güvenlikli sınır koruma sistemi mülteci hareketini önleyemiyor ama daha fazla risk almak zorunda olan mültecilerin hayatlarına mal oluyor. Sadece 2018 yılında 2 bin 200 mülteci deniz üzerinden Avrupa’ya ulaşmaya çalışırken boğularak hayatını kaybetti. Binlercesi de (2018’de 5 binden fazla) başta Akdeniz’de gönüllü kurtarma yapan Sea-Watch olmak üzere gönülü kurtarma ekipleri tarafından kurtarıldı. Başta Libya olmak üzere Avrupa’ya gelirken geçtikleri kara parçalarında ölen ya da öldürülenlerin sayısı ise bilinmiyor.  İtalya’nın limanlarını kurtarma faaliyetleri yapan gemilere kapatması, kurtarma faaliyetinde bulunan aktivistlerin Malta’da yargılanması ve mültecilere yardım eden aktivistlerin yargılanmasına dair yasanın önünün açılması, mültecilerin daha fazla risk alması ve daha fazla mültecinin hayatını kaybetmesi anlamına gelecek.

                 

AB çetelerle anlaştı

Mültecilere açılan savaşta yapılanlar sadece yukarda bahsedilenlerle de sınırlı değil. AB, mültecileri kendi ülkelerine girişlerde değil de, daha AB sınırına yaklaşmadan, Kuzey Afrika’da, Doğu Avrupa’da ve Türkiye’de engellemek istiyor. AB bu politikasını uygulamak için de anlaştığı üçüncü ülkelerin hükümetlerini kapı bekçisi olarak kullanıyor. Çoğu zaman otoriterler ve diktatörlükle yönetilen, hem mültecilerin hem de kendi halkının haklarını çiğneyen politikalara sahip ülkelerle anlaşmalar yapıyor. Bunun kendisi mülteciliğin en büyük nedenleriden biri oluyor. Bunun en bilinen örneklerinden biri de çetelerle yönetilen Libya ile yapılan anlaşma. AB, Libya ile yaptığı anlaşmayla sivil kurtarma gemilerinin engellenmesini, botlarla Avrupa’ya gitmeye çalışan mültecilerin yakalanıp mülteciler için cehennem olan işkence merkezlerine kapatılmasını salık veriyor. AB tarafından silahlandırılan ve 2017-2018 senelerinde 30 binden fazla mültecinin olduğu botlara saldırıp, onlara şiddet uygulayarak Libya’ya geri döndüren Libya sahil güvenliğinin suç listesi oldukça kabarık. Çetelerden ve savaş lordlarından oluşan Libya sahil güvenliğinin kendine “sahil güvenlik“ ismini vermesinin tek nedeni ise AB’den para koparmak ve Avrupa’ya gitmeye çalışan mültecileri yakalayarak, onları köle olarak satmak. Hem uluslararası sivil toplum örgütlerinin hem de BM mülteci raporuna yansıyan verilere göre Libya’da mülteciler tecavüze uğruyor, işkence görüyor ve bazen de infaz ediliyorlar. Bütün bu insan hakları ihlallerine rağmen Libyalı sahil güvenlik çetelerinin eğitimini üstlenen EUNAVFOR MED “Sophia“ operasyonu programı, AB tarafından 2018’de 53 milyon Euro ile desteklendi.

Afrikalı mültecilere set çekiyor

Türkiye ile beraber anlaşılan diğer otoriter ülke ise, Mahamadou Issoufou’nun 2011’den beri yönettiği Nijer ve Mali’dir. AB terörizm ve uyuşturucu trafiğine karşı eğitim adı altında, Afrikalı mültecilerin AB’ye deniz komşusu ülkelere özelikle de Libya’ya geçişlerini engelemek için, Nijer ve Mali’de sınır koruma polislerini eğitiyor ve bunlara milyon dolarlık silah ve güvenlik teknolojileri tedarik ediyor. 2017’de beri Mali, Nijer, Moritanya, Burkina Faso ve Çad’dan oluşan G5 Sahil Devletlerine ait 5 bin sınır güvenlik görevlisi, kendi devlet sınırlarında mültecilerin Libya’ya gidişlerini önlemek üzere görev yapıyorlar. AB, bu sınır koruma ekiplerine şimdiye kadar 50 milyon Euro’dan fazla para yardımı yaptı ve bu bölgeler de mülteciler için transit merkezler kurmaya çalışıyor. Daha önce Afrikalılar, Afrika’daki birçok ülkeyi engelsiz dolaşabiliyorken, AB’nin yeni mülteci politikası sonucu bir başta G5 ülkeleri olmak üzere, AB ile anlaşan birçok Afrika ülkesi hükümeti, serbest dolaşımı engeleyen, mültecilere yardım edenlere hapis cezası öngören yasalar çıkarttı.

Mülteci düşmanlığı artıkça, riskleri de artıyor

Bütün bu mülteci düşmanı politikalar sonucunda göç durmuş değil sadece mülteci rotası değişiyor. Daha çok riskli yollardan gidiliyor, yollar uzuyor. Bu da daha fazla mültecinin hayatına mal oluyor. Akdeniz’de boğulan mültecilerin sayıları geçen senelere göre azaldı. Çünkü mülteciler AB sınırına çok uzakta, belki daha kendi ülkelerinden bile çıkmadan ölüyorlar, öldürülüyor, köle olarak tutuluyorlar. AB’nin mülteci politikası, mülteciliğin sebebi olan diktatörlere, çetelere ve insan kaçakçılarına yarıyor.

Sonuçlara değil sebeplere bakmalı 

Dünya mültecilerinin sadece küçük bir kısmına ev sahipliği yapan sanayi ülkeleri, mültecileri en çok sorun yapan ülkeler aynı zamanda. Bu ülkelerde sürdürülen tartışmaların ezeli çoğunluğu, mültecilik ve sonuçları ile ilgili. Mülteciliğin sebeplerine ise çoğu zaman sadece alt satırlarda değiniliyor. Savaş ve şiddet, politik baskı, ayrımcılık, yoksuluk ve açlık, çevresel bozulma, küresel ısınma, hammadde pazarlığı, kaynak sömürüsü ve toprak işgali… Bütün bu nedenler birbiriyle iç içe geçmiş ve çoğu zaman zenginler ve fakirler arasında küresel eşitsizlikle de doğrudan bağlantılı.

Savaş ve çatışma halen en büyük neden

Mülteciliğin en büyük nedeni olarak savaş ve çatışmalar halen ilk sırada. Dünyanın her 7 ülkesinden birinde savaş veya çatışma var. Son yirmi yılda savaş ve çatışmalardan dolayı yerinden edilenlerin sayısı iki katına çıktı. Bu çatışmalı ülkelerin en büyük silah tedarikçileri gelişmiş endüstriye sahip batılı ülkeler. Berlin Duvarı’nın yıkılışından sonra büyük güçler Mozambik ve Angola gibi yerlerde temsili olarak, Afganistan, Irak, Libya ve Suriye’de doğrudan savaşa müdahil oldular. Bütün bu savaşların sonucu ise milyonlarca insanın zorunlu göçüne neden oldu. Mesela Suriye savaşında 6 milyondan fazla insan mülteci durumuna düşerken, Afganistan ve Somali’de mültecilik jenerasyonlar boyunca devam ediyor. Yüz binlerce Somalili 90’lardan beri Kenya’nın çölünde kurulan dünyanın en büyük mülteci kamplarından Dadaap’ta yaşıyor.

Yoksulluk ve güvencesizlik 

Dünyada 700 milyondan fazla insan aşırı yoksulukla boğuşuyor. Bu, dünyadaki her 10 insandan birinin aç yattığı anlamına geliyor. Dünyanın birçok ülkesinde insanların yiyeceğe, temiz suya ve sağlık imkanlarına erişimi yok. İyi çalışma koşuları ve eğitim ise görece gelişmekte olan ülkelerdeki birçok insan için bile ulaşılabilir değil. Bu koşullardan dolayı mesela Mali’de her bin çocuktan 178’i 5 yaşına girmeden hayatını kaybediyor. Almanya’da bu sayı sadece dört. Birçok ülkede insanların donanımlı sağlık hizmeti veren hastahanelere erişimi yok. Mesela Mali’de doktor başına 10 bin hasta düşüyor. Bunun bölge olmasının en büyük nedenlerinden biri de ülkeye kredi sağlayan Dünya Bankası’nın sıkı kemer sıkma politikasından dolayı, sağlık harcamalarının kesilmesidir. Yoksulluk ve güvencesizlikten doğan göçün en büyük nedenlerinden biri de zengin ve fakirler arasındaki uçurumun giderek büyümesi.

Gelir dağılımı adaletsizliği

Dünyanın en zengin 42 insanın sahip olduğu servet, dünyadaki 3.7 milyar yoksul insanın sahip olduğu gelirin yarısına eşdeğer. Sadece son beş yılda yoksullar toplamda varlıklarının yarısını kaybederken, zenginler daha fazla zengin oldular. Her ne kadar emtiaların uluslarasılaştırılması ve serbest ticaret küçük bir kısım insanın sınıf atlamasına neden olduysa da yerel halkın çoğunluğunun daha fakirleşmesine ve göçüne ya da göç edebilecek varlığa bile sahip olmayan en yoksulların, açlık sınırına gerilemesine yol açtı.

Ayrımcılık ve devlet baskısı

Dünyanın istisnasız, temiz suya, yeterli yiyeceğe, barınmaya, eğitime ve sağlığa erişimi olmadığı her yerde insan hakları çiğneniyor. Bunun da ötesinde devlet kanun yoluyla hakları törpülüyor. Uluslararası af örgütüne göre her dört ülkeden üçü geçen yıllarda ifade özgürlüğü konusunda gerileme yaşadı. Neoliberalistlerin, ülkelerin global serbest pazara bağlanması ile özgürlüklerin ve demokratik ilişkilerin gelişeceği önermesinin aksine birçok ülkede kapitalizm, anti-demokratik, baskıcı devlet politikalarıyla oldukça uyumlu şekilde işliyor. BM verilerine göre dünyada 900 milyondan fazla insan, yaşadıları toplumlardan dışlandı, zarara uğratıldı, etnik ve dini kimliğinden dolayı baskıya uğradı. Devletin uyduladığı baskı çoğu zaman toplumsallaşarak, iş aramaktan ev aramaya kadar gündelik hayatın birçok yerinde bu ayrımcılığın devamını sağlıyor. Baskı ve ayrımcılıktan korunmak için birçok insan zor koşullara rağmen daha güvenli, adil ve özgür yaşayabilecekleri, başka yerlere ya da ülkelere göç ediyorlar. İnsanlar sadece savaştan dolayı yerlerinden edilmiyor, zorunlu çalışma kampları, uzun ya da süresiz zorunlu askerlik ve keyfi gözaltılardan kaçmak zorunda kalarak yerinde ediliyorlar.

Kaynak sömürüsü ve toprak işgali

Dünyanın en fakir 10 ülkesi dünyanın en zengin ham madesine sahip. Zengin batılı ülkeler yüzyıllardır bir yolunu yöntemini bulup, dünyanın geri kalanından ekonomisi ve yaşam şekli için ellerindekini aldılar. Sömürgeci ülkeler yıllar boyunca kolonilerinden altın, gümüş ve diğer bütün metaller yanı sıra kahve, çay ve baharatları kendi ülkelerinde taşıdılar. Bugün aynı sistem sadece farklı bir çarkla devam ettiriliyor. ABD, Avrupa hatta Çin kendi ülkesinde sahip olmadığı ham maddeleri yoksul ülkelerden çok ucuza ithal ediyor. Zengin hammade kaynaklarına sahip ülkeler artık koloni olmamasına rağmen, bu ülkelerde yaşayan toplum bu doğal zengin kaynaklardan yararlanmıyor, tam tersine Afrika’da olduğu gibi halkın çoğunluğu fakirlikle boğuşuyor.

Bunun en büyük sebebi kolonyal mirasın bugüne taşınmasıdır. Afrika’daki birçok ülke bütün ekonomisini bu doğal kaynakların işletilmesi üzerine kuruyor ama aslında bu doğal kaynakların işletilmesi ve pazarın kontrolü halen eski kolonyalist ülkelerin elinde bulunuyor. Uluslararası şirketler, uluslararası politikanın etkisi ve güvencesi ile fakir ülkelerdeki kaynaklara sorunsuz bir şekilde erişebiliyor ve bunu kullanabiliyor. Uluslararası politika aracılığıyla kaynak sahibi ülkelerin hükümetlerinin kredilerle borçlandırılması ve borçlandırma programlarına tabi tutulması sonucu uluslararası pazarlık anlaşmalarını imzalattırılmak suretiyle bu ülkelerin hükümetleri bir şekilde bu şirketlere erişim hakkı veriyor. Diğer taraftan güçlü kaynaklara sahip bu ülkelerin hükümetinde olan, genellikle de anti-demokratik yapıya sahip olan yöneticileri de bu pazarlıktan oldukça fayda sağlıyor. Öyle ki, ülkenin geri kalanı ile aralarında devasa bir gelir makası açılıyor ve bunun sonucu olarak da artık halktan bağımsız bir şekilde hareket edebiliyor, bu çarkı sorunsuz işlemesini sağlayan yapılar kurabiliyorlar. Sudan, Kongo, Siera Leone ya da Nijerya olsun bu ülkelerin hiçbirinde kaynaklardan gelen gelirler demokratik ya da adil bir sistemin kurulmasına katkı yapmadı. Tam tersine kaynak kullanımı üzerine yıllardır süren çatışmalarda milyonlarca insan yaşamını yitirdi. Her yeni hammadde çıkartma tesisi kurulduğunda binlerce insan zorla yerinden edildi. Maden ocaklarında ya da maden arama tesislerinde çoğu zaman çok kötü iş koşularında çocuk işçiler çalıştırılıyor. Bunun yanında bu maden ocakları özellikle altın arama ocakları, kurulduğu bölgeye büyük ekolojik zarar veriyor, tarım ve hayvancılıkla uğraşan küçük çiftçilerin yaşam alanlarını yok ediyor. Sonuç olarak bütün bu uygulamalar sonucunda bir çok insana en yakın şehre ya da ülkeye göç etmekten başka çare bulamıyor.

Ekolojik bozulma ve küresel ısınma

Sadece 2017’de 18,8 milyon insan doğal afetlerden dolayı göç etmek zorunda kaldı. Bu sayının 2050’de 200 milyon olması bekleniyor. Dünya oksijen ihtiyacını karşılayan tropikal ormanların kesilmesinden, yeraltı içme sularının kirletilmesi ve barajların kurulmasına kadar, insan eliyle doğaya yapılan saldırı sonucu binlerce insan yurdundan göç etmek zorunda kaldı. Yerellerde yapılanlar, özelikle de zengin ülkelerin yüksek enerji tüketimi üzerine kurulu yaşam standartları, üretim ve tüketim biçimleri küresel bir ekolojik krize neden oldu. Deniz suyunun yükselmesinden dolayı sahilde kurulu şehirler ve adalarda yaşam nerdeyse imkansız olacak. Toprak ve içme suyu tuzlanıyor, toprak kaymaları ve sellerin oranı gittikçe artıyor. Küresel ısınmanın etkileri günden güne artıyor.

Küresel ısınmadan en çok, ona en az etki yapmış olan yoksul ülkeler etkileniyor. Sadece bir uçağın Almanya’dan ABD’ye gidiş dönüşü, gününü bir dolar ile idame etmek zorunda olan bir milyar insanın küresel ısınmaya yaptığı etkiden daha fazla etki yapıyor. Buna rağmen küresel ısınmanın zararlarına karşı en korumasız kesim, yine bu kesim olduğu için ondan en çok etkilenen de onlar oluyor. BM verilerine göre son 20 yılda ekolojik felaketlerden dolayı göç etmek zorunda kalanların sayısı 25 milyondan 50 milyona çıkarak iki katına çıktı. Bundan en çok etkilenenler de Bangladaş, Güney Pasifik’teki birçok ülke ve Afrika’daki Sahel bölgesi. Üstelik 1959’lerde imzalanan Genfer Mülteci anlaşması, ekolojik ve küresel ısınmayı mültecilik sebebi olarak tanımadığı için, mağdurlar için ne hukuksal koruma ne de onlardan sorumlu bir kurum var.

Bütün bu birbiriyle iç içe geçmiş mültecilik nedenleri ve politikaları konusu için mültecilerin ve göçmenlerin sorduğu çok haklı iki soru var:

1: Neden emtialar, finansal akışlar ve global dünyanın iş insanları ve turistler hiçbir engele takılmadan A yerinden B yerine gidebiliyorken, biz bu haktan mahrum ediliyoruz?

2: Eğer pazar çoktan globalleşmişse, neden demokrasi ve  özgürlük, güvenlik, iyi ve onurlu bir yaşam hakkı da globalleşmesin?