
Siyaset farklı bir düzeye taşındı - 2. bölüm
Demokrasi güçlerinin bu süreçte geliştireceği tavır, homojen bir demokrasi gücü bloğundan söz edemeyeceğimize göre, homojen olamayacaktır. Burada ortak noktaları mümkün olduğunca öne çıkarmak doğru bir tutum olacaktır.
Haksız bir savaşta barış talebinin anlamı ve koşulları üzerine itiraz ve eleştirilerimizi saklı tutmak kaydıyla, kelimenin yalın anlamıyla barış talebinin ortak özellik gösterdiğini söyleyebiliriz. 7 Haziran Seçimleri sonrası yaşananlar, barış talebinin bütün toplum kesimleri tarafından kabullenilme ve sahiplenilme noktasına yaklaştığını ortaya koymaktadır. Hepimizin yakından izlediği gibi 7 Haziran Seçimleri’nin kesinleştiği andan itibaren Tayyip Erdoğan ve AKP içindeki Erdoğan kliği, yer yer bayağılaşan bir üslupla savaşı ve yer yer ırkçı çağrışımlara varan milliyetçiliği tırmandırarak seçimlerden galip çıkmanın hesaplarını yaptı. Bu söylemin asıl sahibi olarak MHP ve punduna getirdikçe CHP de milliyetçi, ırkçı söylemleri kullanıp savaş çığırtkanlığı yaptı. Adını Vatan Partisi olarak değiştiren eski İP’çiler ve diğer faşişt, nasyonal sosyalist partiler de bu kervana katılarak hem HDP’yi baraj altına itmeye hem de birbirlerinin altını oymaya yönelik bir kampanya yürüttüler. Bu kampanya, seçimlerin hemen arkasından fiili savaş ilanı aşamasına geldi. Musalla taşında uzanan her askerin, ardında milliyetçi, savaşçı bir saflaşma yaratacağını düşünen siyasi aklın yanıldığı kısa sürede ortaya çıktı. Asker ailelerinin 1990’lı yıllardaki aileler olmadığı, körü körüne savaş çağrılarına kulak vermedikleri, oğullarının ölümünü sorguladıkları görüldü. Asker cenazelerinden yükselen itirazlar, barışın mümkün olduğunun en önemli ve en güçlü göstergesi değil mi?
‘Barış istiyoruz’ demek yetersiz
Savaş halinin bütün bir toplumu rehin aldığı kesin olmakla birlikte savaş, en çok emeği ve emekçileri etkilemektedir. Hatta Türkiye’de olduğu gibi kalkınmasını emek ve doğa sömürüsü üzerine bina eden vahşi kapitalizm açısından savaş, bulunmaz nimet gibidir. Savaş dönemleri emeğin en çok ve en ağır şekilde baskı altına alındığı dönemlerdir. Angarya boyutlarına ulaşan çalışma şartalarının ağırlaşmasının sürdürülebilirliği, savaş haliyle mümkündür. Türkiye gibi emek örgütlülüğünün dibe vurduğu, düzensiz ve kuralsız çalışmanın esas olduğu bir ülkede, normal(!) dönemlerde zırt pırt ulusal güvenlik gerekçesiyle işçi direnişlerini yasaklayan, grevleri erteleyen aklın emek düşmanlığının fiili savaş halinde kat kat artacağı tartışma götürmez bir gerçektir.
Bütün bunların ötesinde bir noktanın daha belirtilmesi gerekmektedir. Bu nokta TSK’nın personel yapısına dairdir. AKP hükümetlerinin bizim bilemediğimiz bütçe deliklerini kapatmak ve ordunun modernizasyonunu hızlandırmak için birkaç kez uyguladığı bedelli askerlik, zaten var olan eşitsizliği katlamıştır. Bugün asker cenazelerinde, “Bakanların, politikacıların, bürokratların, zenginlerin bir tanesinin bile çocuğu ölmüyor, ölenler bizim çocuklarımız” çığlığı yükseliyor. Bugün ordunun ana gövdesini zorunlu askerlik yapan, yani bedel ödeyecek kadar parası olmayan yoksul çocukları ile yapacak herhangi bir işi, mesleği olmayan, iş bulamayan ve son çare olarak tezkere bırakıp askerde kalan yoksul çocukları oluşturmaktadır. Dolayısıyla emekçiler için savaş, aynı zamanda oğul acısıdır. Ancak burada önemli ihtiyat paylarının hatta engellerin olduğu da görülmelidir. Barış için yürütülen çabalar olumlu olsa da henüz iktidarı, kamuoyunu etkileyecek boyutta değil. “Barış istiyoruz” demek yeterli değil. Barışın yaşamın her alanında ne anlama geldiğini ifade edecek politikalar oluşturmak gerekiyor. Öncelikle çatışmayı durduracak, toplumda ve doğada yaratılan tahribatı gidermeye yönelik çabalara girmek, Kürt sorununu çözmeye yönelik adımları atmak gerekiyor. Açık ki mevcut düzen içinde, burjuva demokratik sınırlar içinde sorunun çözülebilecek noktada olduğu, önceki açıklamalardan biliniyor. Demokratikleşme, radikal demokrasi yaklaşımları içinde çözüme doğru yol alınabilir...
Bütün bunlardan dolayı demokrasi güçleri ve emekçiler, barışı savunduklarında oğullarının yaşamını, çocuklarının aşını savunmuş olmaktadır.
Sosyalistlerin katalizör görevi
Bu tabloda yapılacak iş açıktır. Öncelikli olarak silahların susması ve konuşulacak bir zeminin sağlanması gerekmektedir. Kürtlerin hemen tamamının ve Türkiye halklarının önemli bir bölümünün barıştan yana olduğu da görülmektedir. Yapılan bunca kışkırtmaya rağmen asker cenazelerinden yükselen itirazlar, halkın önemli bir kısmının savaş istemediğini, savaşın gerekliliğini ve meşruiyetini sorguladığını ortaya koymaktadır. Halkın savaş istemiyor olmasının etkin bir barış talebine çevrilmesi noktasında, her şeye rağmen ülkenin entelektüel zekasının, vicdanının ve aklının temsilcisi olan sosyalistlerin katalizör görevi üstlenmeleri mümkündür.
Mevcut sosyalizm tanımlarına ve sosyalistlik adına yapılan kabullere eleştirel bir yaklaşım içinde bulunduğumuzu zaman zaman ifade ettik. Burası böyle bir tarşmayı yürütmenin yeri değil elbette. Onun için mevcut kabullere dayanarak bazı şeyler ifade etmek isterim.
Sosyalistlerin öncelikle kendi doğrularına biat etmekten, hamasetten, akıl hocalığından uzak, halkla hemhal olmanın yollarını arayarak barış talebinin yükseltilmesinde önemli bir rolü olabilir. Sosyalistler için Kürt Hareketi’nin talepleri, savunulması, yanında olunması gereken taleplerdir. Devrimcilik, bu taleplerin savunulmasını içerir. Günümüzde devrimci bir mücadelenin toplumsal olarak henüz ortaya çıkarılamadığı bir gerçekse de, durum böyledir diye Kürt ulusal mücadelesinin taleplerine sessiz kalmak doğru olmaz. Bu mücadeleyi taçlandıracak olansa elbette kapitalist düzenin olası tüm biçimlerine, düzene, emperyalizme karşı eşitlikçi, özgürlükçü, dayanışmacı toplumsal bir yaşam için mücadelenin hayata geçirilmesidir.
Ama bu işin yalnızca bir yönüdür. Yukarıda da ifade etmeye çalıştığım gibi bu süreç, bir yeniden yapılanma ve paylaşım süreci. Dolayısıyla sürecin sonunda bazıları için varoluşun zemini ya hiç kalmayacak ya da iyice daralacak. Bundan dolayı sosyalistlerin bu mücadeleyi kendi mücadeleleri olarak görmesi gerekmektedir. Mücadelenin getirdiği olanak ve sınırları görerek, “kuyrukçuluk ve buyrukçuluk” sarkacına takılmadan, yoldaşça bir süreci önlerine koymaları gerekmektedir. Yoldaşlığın temel şartlarından biri olarak eleştiri-özeleştiri mekanizmasını sonuna kadar çalıştıran, adımlarını mümkün olduğu ölçüde eşitlik ve özgürlük mücadelesinin ruhuna uygun olarak atan, bu ruha uygun olmayan hareketlerini bilen, onunla yüzleşmekten kaçınmayan sosyalistler, bu süreçte kendilerini de yenileme olanağına kavuşabilirler.
Ortak kurtuluş zemini zaruri
Son yıllarda yaşanan gelişmelerin Türkiye-Kürdistan sol-sosyalist hareketi için yeni dinamikleri açığa çıkardığı söylenebilir. 1960’lı yılların sonlarından itibaren giderek derinleşen Kürt solu-Türk solu ifadeleri açısından yeni ortaklık dinamiklerinin açığa çıktığı görülüyor. HDP pratiği ile de bir ölçüde gerçeklik kazanma yoluna giren bu ortak zemin arayışının güçlenmesi ve somutlaşması noktasında sosyalistlerin üzerine önemli görevler düşmektedir. Burada HDP’ye katılmaktan, iltihak etmekten, organik ilişkiye geçmekten söz etmiyorum. HDP nihayetinde bir arayışın tezahürüdür. Esasında her sosyalist bireyin, grubun ve çevrenin öncelikle Türkiye ve Ortadoğu halkları için ve giderek bütün dünya için ortak kurtuluş zemini arayışında olması ve başka alanlarda olan arayışlara da dikkat kesilmesi, mümkünse omuz vermesi zorunluluktur. Bugün ulus ve devlet aşırı bir pratiğe dönüşmüş Kürtlerin mücadelesi, birçok sonuç ihtimaliyle karşı karşıyadır. Bu ihtimaller içinde eşitlikten ve özgürlükten yana olan ihtimal, en diri ve başkalarına kapısı en açık olandır. Sosyalistlerin bir güçleri varsa o gücü eşitlikten ve özgürlükten yana ihtimalin gerçekleşmesi için kullanmaları, kendi varlıklarının devamı açısından zorunluluktur.
Emperyalizme nasıl bakmalı?
Son olarak birkaç şey daha...
Türkiye’nin, İncirlik Üssü’nün ABD tarafından kullanımı anlaşması, DAİŞ’siz bölge tanımı ve DAİŞ’e karşı koalisyonda yer alması gibi gelişmeler, kendi içinde birçok farklı atraksiyonlar taşısa bile AKP-RTE’nin politikalarının iflas ettiğinin ve sürdürülemez olduğunun resmidir. Bölgede İran’la birlikte Kürtler de yükselen güç durumunda. ABD ve Batı, bölgede DAİŞ’e karşı bir koalisyonla birlikte insani-iyilikçi-kurtarıcı melek(!) olarak geri döndü. İran, Rusya ve Çin’i de göz önüne alırsak ABD’yi Suriye’de siyasal zemini düşünmeye iknada yol aldılar, gibi görünüyor. İsrail şimdilik fazla göze batmıyor, Suudiler tedirgin, Mısır ise bu haliyle bile bölgesel bir etki çabasında. Orta Doğu üzerine ne kadar tartışsak da eksik ve göremediğimiz yanları olacaktır. Özetle kısa zamanda çözüm, statüko durumu görünmüyor. Olası orta vadede bir on, on beş yıllık süreç içinde yerel dinamiklerin iyice yorulduğu, tükendiği ve her kesim olmasa da genelin kabullendiği çözümler, ancak o zaman reel anlamda gerçekleşecek gibi görünüyor.
Dünyada ve bölgede küresel, emperyalist güçlerle bir biçimde ilişkilenme, yaslanma olmadan tek başına bir gelişme, şimdilik olanaksız gibi görünüyor. Bu durum emperyalistlerin her şeye kadir olduğu ve tüm gelişmeleri de belirledikleri anlamına gelmiyor. Kürt Hareketi, kendi zemininde, kendi topraklarında, kendi halkına ne kadar yaslanır, asli gücünü ne kadar bu damardan alırsa, geleceğini de o kadar bağımsız belirleme olanağına sahip olacaktır. PYD’nin Suriye’de ABD güçlerine yaslanarak kendi topraklarının ötesine fazlaca açılmasının, Kürt halkının geleceği açısından olumlu katkıları olamayacağını söylemek için kahin olmaya gerek yok. ABD, verdiği selamın bile faturasını karşısında yer alanın önüne koyar. Bu anlamda ABD ile ilişki kuranlar, attıkları her adımın sonrasını bin defa düşünmelidir. DAİŞ saldırısı altındaki Kobanê’ye gelen yardımların niteliği ve kabulü ile ABD’nin kara gücü gibi Suriye’nin içlerine doğru koalisyon güçleriyle hareket etmenin nitelik farkı olduğu herkesçe bilinmelidir. Bugün Suriye sınırları içinde kalan Kürdistan’ın (Rojava) Batı kamuoyunda ilgi çektiği ve bölgede de farklı bir anlam, önem taşıdığı açık. Ancak gerek dayandığı toprak ve o toprakta yaşayan halk açısından, gerek gelişmişlik düzeyi ve taşıdığı potansiyel açısından Kürdistan’ın geleceğini belirleme gücü, inisiyatifi, Türkiye Kürdistanı’ndadır. Kürt Hareketi’nin bağımsız hareket etme, geleceğini öz gücüyle belirleme noktasındaki en güçlü zemini de Türkiye Kürdistanı gibi duruyor. Bundan dolayı Kürt halkının geleceği açısından Türkiye içinde yürütülen mücadeleye ayrı bir önem, anlam vermek gereklidir. Bugün Türkiye Kürdistanı en geri statüde görünse bile bu durum geçerlidir.
“Memlekette Kürt sorunu çözülmeden başka hiçbir sorun çözülemez” demek yetmez. Kürt sorununun çözümü bölgesel bir karakter de taşıyor. Bölgenin demokratik bir karakter kazanmasında Kürt hareketlerinin varlığı da önemli olacaktır. Bu durumda Kürtlerin ulusal, demokratik taleplerini savunmak için Kürt olmak gerekmiyor. “Biz sosyalistiz, bu talepler bizim de taleplerimiz” demek ve bu talepler için mücadele yürütmeden diğer talepleri savunmanın da bir anlamının, karşılığının olmadığını anlamak, görmek gerekiyor. Kapitalizme, emperyalizme karşı bağımsızlıkçı, devrimci, sosyalist bir mücadele, ezilenlerin, yok sayılanların, ayrımcılığa uğrayanların demokratik taleplerinin yanında olmadan, savunmadan nasıl yürütülebilir. Özetle sosyalist, devrimci bir iddiadaki bir hareketin ezilenleri, sömürülenleri, baskı ve ayrımcılığa uğrayanları, yok sayılanları kapsamadan bir mücadele yürütmesi düşünülemez. Toplumsal, sınıfsal bir mücadele tüm sorunları kapsayarak, çözümünü içererek gelişebilir.
Kazanamayacaklar!
Yenilenecek seçim, savaşın da derinleştiği bir süreç içinde yaşanacak. Herkesin ortak kanısı, RTE’nin her türlü savaş ve hileye başvuracağı doğrultusunda. Hatta seçimin ertelenerek yapılmayacağı da kimi çevrelerce değerlendiriliyor. Özetle söylemek gerekirse, seçimin ertelenmesi Türkiye açısından altından zor kalkacağı bir fatura ortaya çıkarır. Ekonomi çöker, siyasal olarak yönetilemeyen, seçim bile yapamayan bir ülke durumuna gelir. Dünyada ve bölgede saygınlığı kalmayan, sıradan bir Orta Doğu ülkesi olur. Seçimi ertelemek o kadar kolay değil. Sonuçları ağır olur. Seçim kararı alındıktan sonra her şeye rağmen sonuçlar, RTE ve AKP için daha ağır olacak. Bütün planları, siyasal kumpasları boşa çıkacak; deyim yerindeyse “kazdıkları kuyuya kendileri düşecek.”
Sonuç olarak RTE ve AKP iktidarının çırpınışları fayda etmeyecek, yenilenecek seçimleri de kaybedecekler. Bugün yürüttükleri saldırıları ve savaşı da hiçbir biçimde kazanamayacaklar.
MAHMUT MEMDUH UYAN