
Bir halk ancak bu kadar bir yazardan neferet edebilir. Bir yazar da ancak bu kadar provokatif bir kitapla, provokatif bir zamanda bir halkın karşısına çıkabilir. Fransız halkı ve yazar Michel Houellebecq’in yazdığı Soumission (Boyun Eğme) romanından bahsediyorum.
Kitabın senaryosu korkunçtu; “Ülkede bir kaos yaşanıyordu. Bu kaosun ortasında Mohammed Ben Abbes liderliğinde ‘Müslüman Kardeşliği’ adında yeni bir parti kuruluyordu. Bu yeni parti kısa sürede Fransa’da yaşayan müslümanlar arasında örgütleniyordu. Mohammed Ben Abbes cumhurbaşkanı seçimini kazanıp, en tepede ülkeyi yönetmeye talipti…”
Kitabın çıktığı 7 Ocak günü Fransa’da kıyamet koptu. Okuyucular şaşkındı. Paris’in ortasında, güpegündüz silahlar patlıyordu ve gazeteciler katlediliyordu.
Sanki Fransa’da her şey Soumission romanının kurgusuna uygun gelişiyordu. Öyleyse durum vahimdi, senaryonun devamı şöyleydi; “Müslümanların yaşadığı büyük şehirlerin banliyolarında olay olmadığı gün yoktu. Halk büyük bir panik içindeydi, ne yapacağını bilmiyordu. İşin ilginç tarafı ülkeyi yöneten politikacılar, muhalefet partiler, aydınlar, ünversitler, herkes kafasını kuma gömmüş bekliyordu. Medyanın durumu daha da kötüydü. Ülkeyi cehenneme çeviren olayları gölgeliyordu, örtüyordu, yazmıyordu. Nihayet seçim günü gelip çatıyordu. Son turda Aşırı Sağcı aday Le Pen ile müslüman aday Mohammed Ben Abbes yarışıyordu. Yıllardır ülkeyi yöneten Soayalist Parti, Merkez Sağ-UMP yarış dışı kalmıştı. Yarış dışı kalan bu iki ana akım ve diğer ufak tefek partiler, Le Pen’e karşı müslüman adayı destekleme kararı alıyorlardı. 5 Haziran 2022’de yapılan seçimde Mohammed Ben Abbes seçimi kazanıyordu ve ülkenin cuhurbaşkanı oluyordu...”
11 Ocak’ta Fransa bir bütün olarak ayaktaydı. Milyonlar gazeteci katliamını protesto etmek için meydanlara inmişti. Başbakan Manuel Valls şöyle diyordu; “Fransa halkı ayakta. Kimse boyun eğmiyor. Bu ülke Michel Houellebecq’in tasarladığı ‘Soumission’ ülkesi değil”
Yazarın senaryosunun son bölümü daha da ilginçti; “Müslüman adayın kazanmasından sonra ülkede şiddet olayları durmuştu. Cumhurbaşkanı ilk önce kadınlara yöneliyordu. Çeşitli aile yardımlarını devreye koyarak, onların işlerinden ayrılıp eve dönmelerini sağlıyordu. Sokaklarda artık fazla kadın görünmüyordu. Olanlar da kıyafetlerinin üzerine uzun bluzlar giymişti. Dışardaki iş pazarı tümüyle erkeklere kalmıştı. Kadınların boşaltığı alanları erkekler dolduruyordu. Bu yeni durum ilginç bir şekilde işsizlik oranını da ortadan kaldırıyordu. Üniversiteler İslamlaşıyordu. Müslüman olmayan eğitimcilerin işlerine son veriliyordu. Ancak boyun eğip, din değiştirenler ünversitelerde çalışabiliyordu. Ve böylece ülkede adım adım şeriat sistemi kuruluyordu. Bu sisteme bütün bir halk boyun eğiyordu...”
“Soumission” romanı, pek diyaloga rastlanmayan, okunması güç, düz, kuru, sıkıcı bir kitap. Yazar gerçek olaylardan yola çıkarak, (Müslüman lider ve partisi hariç), gerçek siyasi partiler, gerçek politik aktörler ve onlar arasındaki ilişkiler etrafında romanın senaryosunu örmüştür. Okuyucu kitabın bir yerinde, her şeyin gerçek olabileceği kaygısına kapılabilir. Çünkü aktörler, mekanlar tanıdıktır. Yazar okuyucuyu buna inandırmak için çaba sarfediyor gibi. Belki de “Soumission” romanının asıl amacı bu.
MEHMET AKAR