Türk devleti şehirleri yakıp yıktıktan sonra mahalleleri kamulaştırıp planladığı gibi inşa etmek istiyor. Kentsel dönüşüm dedikleri bu planlamanın amacı toplumu denetim altına alarak fiziki baskı ve kültürel soykırımı gerçekleştirmektir. 

Sur’un yüzde 82’sinin kamulaştırılması, Cizre’nin üç mahallesine el konulması, Silopi’ye hemen TOKİ’nin sokulması, Hezex’te sadece direnişin olduğu mahallenin değil, tüm şehrin yıkılması ve yağma edilmesi; şimdi öz yönetim direnişi olan şehirlere tanklarla, toplarla saldırılması Türk devletinin soykırımcı politikalarını açıkça ortaya koymuştur. 

Bırakalım günümüzde, eski çağlarda bile hiçbir yönetimin yapmayacağı zulüm Kürdistan'da uygulanmıştır. Kürdistan'da bugün uygulananlar ne sömürgeciliktir, ne baskı, sömürü ve talandır; ne de egemenlik kurmaktır. Tamamen Kürt’ün iradesini kırıp soykırıma uğratmak isteyen bir politika yürütülmektedir. Tayyip Erdoğan ve Saray Gladyosu tüm Kürt düşmanlarıyla bu temelde ittifak kurmuştur. Buna soykırım ittifakı demek gerekir. Alparslan Türkeş’in oğlu Tuğrul Türkeş, bu soykırım ittifakının denetleyicisi ve gözlemcisi yapılmıştır. Tuğrul Türkeş bu temelde AKP'ye katılmış ve bakan olmuştur. Tuğrul Türkeş AKP’li olmamıştır, AKP MHP’lileşmiştir. Tüm demokratlar ve Kürtler Tuğrul Türkeş’in katılımını böyle görmelidir. Tuğrul Türkeş’in katılımını bir çıkar katılımı ya da MHP içinde ortaya çıkan anlaşmazlığın ortaya çıkardığı bir katılım olarak görmek, şu andaki soykırım amaçlı kirli ittifakı anlamamak olur. Zaten Tuğrul Türkeş’in AKP'ye katılımı 1 Kasım seçimlerinin amacını da ortaya koymaktadır. 1 Kasım seçimleri bu kirli ittifakın siyasi kılıfını hazırlamak için yapılmıştır. 

Şu anda Kürdistan'da ne iç ne de dış hukuk uygulanmaktadır. Türk devleti hiçbir ahlaka, vicdana ve hukuka bağlı kalmadan Kürtler üzerinde soykırım politikası uygulamaktadır. Tayyip Erdoğan’ın kaymakamlara “mevzuatı kendinize ayak bağı yapmayın, mevzuatı bir tarafa atın” demesi bu anlama gelmektedir. Bu söylem sadece kaymakamlara değil, asker ve polis tüm bürokrasiye bir talimat olarak verilmiştir. Muhtardan Vali ve Başbakana kadar, Erden Albay ve Generale kadar herkese söylenmiştir. Yani Kürt soykırımında hiçbir mevzuata bağlı değilsiniz denmiştir. Bu sadece söylemde kalmamıştır; şu anda Kürdistan'da uygulanmaktadır. 

Evlerin, sokakların, mahallelerin, şehirlerin acilen kamulaştırılması bunu ifade etmektedir. Buna kamulaştırma değil, açıkça el koymak demek gerekir. Mülk sahiplerine para verilecek denilmesi ise soykırımı örtmek içindir. Öyle ya, kapitalist modernite çağında her şey parayla satın alınabilir. Parayla Kürt’ün kültürü, ruhu ve her şeyi satın alınıp soykırıma uğratılabilir. İşte bu nedenle pişkinlikle yıkarız ve parasını veririz demektedirler. Hiçbir yerde Kürt’ün iradesini tanımadıklarını ortaya koymaktadırlar. Zaten özyönetim direnişlerine azgınca saldırmaları, Kürt’ün iradesini tanımak istememelerinden ileri gelmektedir. Kürt hiçbir biçimde kendi yaşamı hakkında karar veremez. Ancak kültürel soykırımcı sistem içerisinde isteği ve sözü olabilir. Bunun dışında ne talebi ne de sözü olabilir. Özgürlük ve demokrasi talep eden Kürt’e düşmanlığı bu nedenledir. Kürt Halk Önderi ve Özgürlük Hareketi'ne düşmanlıkları da Kürt’ü talepli kılması ve bunun için örgütlemesi nedeniyledir. 

Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Hezex’te hiçbir biçimde halka sorulmadan bu şehirler üzerinde istediği tasarrufu yapmak istemektedir. Bunu kendine hak görmektedir. İşte bu soykırım hakkını kendinde görmedir. Kürdistan'ı işgal etmişiz, tek millet ve tek vatan yapma hakkımız vardır demektedirler. Aslında hiçbir çağda hiçbir iktidar ve devlet kendinde böyle bir hak görmemiştir. Böyle bir uygulamaya ahlak da, vicdan da, din de, iman da izin vermemiştir. Özellikle son iki yüzyılda devletlerin de, iktidarların da ne dini, ne imanı, ne vidanı, ne de ahlakı kalmıştır. Hukuktan söz ettikleri de soykırımcı hukuktur. Bunun dışında hukuku da kabul etmiyorlar. Öyle ki mevzuatta, yani hukukta, yasada soykırım politikası önündeki engelleri de kaldırmak istiyorlar. Tayyip Erdoğan’ın başkanlık ve anayasadan anladığı da budur. Başkanlık ve anayasayı soykırımı daha rahat yapmak için istemektedir.

Şu anda Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Hezex’te yaptığını tüm Türkiye'de yapmak istemektedir. Bunun da faşizm olduğu açıktır. Sur’daki el koyma da, Cizre ve Silopi’deki el koyma da faşizmdir. Artık ortada ne yasa, ne hukuk, ne vicdan ve ahlak vardır. Faşist soykırımcı zihniyetin doğrudan uygulanması vardır. 

Sur gibi UNESCO’nun dünya mirası olarak kabul ettiği bir yerde istediği gibi tasarruf hakkını kendinde görmesi, nasıl bir faşizmle karşı karşıya olduğumuzu gösterir. Tayyip Erdoğan artık Hitler ve Mussolini gibi faşist bir liderdir. Tayyip Erdoğan’ı böyle görmeyenler onun suç ortağı olanlardır. Kim AKP iktidarını meşru görüyorsa bu, faşizme ve soykırıma ortak oluyordur. Türkiye içindeki ve dışındaki tüm siyasetçiler ve herkes bu gerçeği böyle görmelidir. Sur’daki uygulama da tam bir soykırımcı faşist uygulamadır. Aslında tüm faşistler soykırımcı değildir, ama AKP hükümeti soykırımcı faşisttir. Kuşkusuz tüm faşistler soykırım zihniyeti ve eğilimindedirler. Ama bazı ülkelerde sadece despot bir egemenlik biçiminde kendini ortaya koyarlar. 

Sur şahsında Kürdistan'da 7 bin yıllık bir tarihin kökü kazınmak istenmektedir. Sur’dan dışarıya sadece hafriyat ve insan parçaları çıkarılmamaktadır; tüm tarihin ruhu ve kültürü de hafriyatlarla Sur’dan çıkarılıp atılmaktadır. Sur’a yönelik bu saldırı Amed’e yönelik, tüm Kürtlere yönelik saldırıdır. Sur’daki kök kazıma, Kürt’e yönelik kök kazımadır. 1980 yılında 5 nolu zindanda PKK’li tutsaklar şahsında PKK'nin kökü kazınmak ve Kürt iradesiz kılınarak soykırıma uğratılmak amaçlanmıştı. Şimdi de Sur’daki tarih ve kültür yok edilerek Amed’in ruhu, Kürt’ü ruhu yok edilmek istenmektedir. 

1925 Amed, Bingöl ve Elazığ, 1938 Dersim’de izlenen politika ne ise bugün de Kürdistan'da izlenen politika odur. Sur’da, Cizre’de, Silopi’de sadece mahallelere bir saldırı yapılmıyor, tüm Kürtlere saldırı yapılıyor. Sur’da ve Cizre’de kök kazıma tüm Kürtlere yönelik bir kök kazımadır. Bunu görmeden ne Kürt’ün özgür ve demokratik yaşamı anlaşılabilir, ne neyle karşı karşıya olduğu anlaşılabilir, ne de neye karşı mücadele verileceği. Sur’a yönelik saldırıyı anlamadan Kürt’ün varlık yokluk savaşı anlaşılamaz. Sur’da, Cizre’de, Silopi’de, Hezex’te kentsel dönüşüm adı altında yapılanları seyretmek kültürel soykırımı seyretmektir. Bunu anlamayan demokrat ya da Kürt, içi çürümüş demokrat ve Kürt’tür.

Dünyada hiçbir şehir eski yerleşim yerlerini yıkarak şehirleşmiyor, büyümüyor. Eski yerleşim yerlerini korumayan hiçbir şehrin kimliği ve ruhu olamaz. Sonradan oluşmuş şehirler sadece beton yığınları olabilir. Kaldı ki bir ülkeyi, vatanı vatan yapan bu şehirler değildir; bir milleti millet yapan böyle yığma şehirler değildir. Eski şehirler, yerleşim yerleri ve onların ortaya çıkardığı ruh ve kimlik toplumları farklılıkları olan toplumlar yapmaktadır. Her şehrin kültürel farklılığının bile onun tarih içinde oluşmuş mimarisiyle doğrudan bağı vardır. Türkiye'de bile eski yerleşim yerleri korunmuyor mu? Hele Sur gibi eski Amed’in kendisi olan bir yere dünyada hiçbir güç dokunamaz. O mimariyi, o yerleşim yerini yıkıp size daha modern yerler yapacağız denemez. Sur’u yıkıp beton yığınları dökmek modernlik değil, amiyane deyimle barbarlıktır. Aslında esas barbarlık bu zihniyet ve uygulamalardır. Tarihte barbar görülenlerin çoğu ise işte kendilerine böyle modern diyenlere boyun eğmeyen özgürlük ruhu ve demokratik yaşamı olan topluluklardır. Çağdaşlık ve modernlik bugün Sur’u korumaktır. Sur’u kendine göre yapmak isteyenler ise soykırımcıdırlar. Ya da insanların zihninde yaratılan barbar algısına en fazla uyanlardır. 

Sur’da devlet hesap vermesi gerekirken, hala Sur’a azgınca saldırması kabul edilemez. Sur’daki kamulaştırma dedikleri şey, saldırıların sürdürülmesi ve zirveleştirilmesidir. Sur’da on katliam yapılırken, Cizre’de yüz yüz katliam yapılırken, şimdi bu uygulamalarla toplu katliam ve soykırım yapılmaktadır. Sadece Sur’dakiler değil, tüm Amed ve Kürtler öldürülmektedir. Hatta tüm insanlığa yönelik soykırım yapılmaktadır. 

Devlet olsa olsa işlediği suçlardan dolayı hesap verir, yargı önüne çıkar. Maddi olarak da bu yerlerin eski orijinal sokakları, avluları ve mimarisiyle yapılması için tazminat öder. Bunun dışında bu devletin Sur’a elini dokundurmaya bile hakkı yoktur. Sur, Cizre, Silopi ordumuzun un çizdiği sınırlar içindedir, bu nedenle her türlü tasarrufu yaparım diyemez. 

Sur, eski taşlarıyla örülürse, eski dar sokaklarıyla var olursa, eski mimarisiyle olursa Sur olur. Sur’un bir yaşam kültürü vardır, yarattığı bir yaşam vardır. Bu yaşamın ortaya çıkardığı ruh Amed’in yaşamını mayalamaktadır. Ofis ve Kayapınar bile gıdasını ve ruhunu buradan almaktadır. Orayı Toledo yapacağız demek, tarihin ruhunu ortadan kaldıracağız demektir. Amed’in, yani Kürt’ün ruhunu köksüz bırakacağım demektir. Amed bunu anlamazsa kendini inkar etmiş olur; intihar etmiş olur. 

Sur’un sokakları, evleri, avluları, taşları, camileri, kiliseleri bir yaşam ve kültür yaratmaktadır. Zamanla göç edenler ve onların yerine gelenler olsa da Sur her zaman var olan topluluğuyla kendi kültürünü yaratmayı sürdürmüştür. Bu kültürü yaratan toplumu oradan çıkarıp orayı Toledo ve turistik yer yapacağız demek, her şeye para gözüyle bakmaktır. Bu yaklaşım ve anlayış kesinlikle kabul edilmemelidir. Sur, eski hali bozulmadan yapılmalıdır. Hiçbir sokağa ve eve iş makinaları dokunmamalıdır. Ancak Sur’un oluşturacağı bir halk inisiyatifi, Sur belediyesi, Amed belediyesi, Amed halkı, Sur’u özüne ve ruhuna uygun yeniden yapılandırabilir. Sur’da bir tamirat yapılacaksa yeniden yapılacaksa bu hak hükümete değil, Amed halkına ve belediyeye aittir. Bu Cizre için de, Silopi için de, diğer yerleşim yerleri için de geçerlidir. 

Sur, UNESCO mirası içine girdiyse, bu işe UNESCO da el atmalıdır. Sur’un bir tek sokağına müdahale edilmesine karşı çıkılmalıdır. Sur’a yönelik saldırıya UNESCO da, dünyadaki ve Türkiye'deki tüm tarihçiler, kültürcüler, sanatçılar, sanat tarihçileri, edebiyatçılar da karşı çıkmalıdır. Çünkü Sur şahsında tüm insanlığa saldırı vardır. 

AKP iktidarı sadece kentsel dönüşüm adı altında soykırım saldırısı yapmıyor, bununla birlikte Arapları ya da başka yerden getirdiği Türk toplumlarını Kürdistan'a yerleştirmeyi planlıyor. Bir zamanlar Suriye BAAS rejiminin uyguladığı Arap Kemeri gibi hançerleri Kürdistan'a sokmak istiyor. Yakın zamanda Ahıska Türkmenlerini yerleştirmişti; 12 Eylül faşizmi Kırgız Türklerini Ceylanpınar’a yerleştirmişti. Şu anda Maraş Kürtlerini boşaltan soykırımcı zihniyet Arapları getirip yerleştirerek bu soykırım politikasını yeni bir aşamaya vardırmıştır. Şimdi de AKP hükümeti dışarıdan getirdiği toplulukları Kürdistan'a yerleştirmek istemektedir. Bu tür yerleştirmeleri Kürtler kesinlikle kabul etmemelidir. Bu, Araplar ya da Türklere karşı olmak değildir. Bu bir soykırım politikasıdır; Kürdistan'ın demografik yapısını değiştirmektir. Bu bir soykırımdır; soykırım suçudur. Bu tür durumlar karşısında Kürt halkı örgütlenip dışarıdan getirilen hiçbir topluluğun yerleştirilmesine izin vermemelidir. Eğer insani bir şey yapıyoruz diyorlarsa Türkiye'nin başka şehirlerine götürsünler. Çünkü bu tür hesaplar iyi niyetli değildir. Bu nedenle bu tür girişimlere Kürtlerin karşı çıkma hakkı vardır. Yerleştirilmek istenenleri kovma hakkı vardır. Türkiye Yahudilerin Filistin’e yerleştirilmesine karşı çıkacak, ama Kürdistan'a dışarıdan insanlar getirip yerleştirecek! Bunu AKP'ye oy veren Kürtler de kabul etmemelidir. Bu şimdilik bir söylentidir, ama Kürt halkı böyle bir durum karşısında tutumunu şimdiden ortaya koymalıdır. Ne Sur, ne Cizre, ne Silopi, ne de herhangi bir başka yere Türk ve Arapların topraklarına yerleştirilmesine izin verilmemelidir. 

Eğer faşizm böyle soykırımcıysa, bu düzeyde bir saldırı içindeyse, buna karşı sadece sözler ve itirazlar yetmez; kesinlikle örgütlü bir direniş gerekir. Zaten bu soykırımcı faşizme karşı direnilmeden bu saldırıları püskürtmek mümkün değildir. Bu faşizm pasifizmle geriletilemez, tek bir eylem biçimiyle geriletilemez. Aydınlar gibi dilekçeye imza atmaktan tutalım da sokaklara çıkarak sokakları, meydanları boşaltmayarak bu direniş yapılmalıdır. Demokrasi güçleri ve tüm Kürt halkı AKP faşizmine karşı demokratik meşru savunma mücadelesini mutlaka geliştirmelidir. Hiç kimse Tayyip gibi hiçbir mevzuatı ve yasayı engel görmeyen soykırımcı faşist politikayı uyguluyoruz diyen bir siyasi rejimi mücadele dışında gerileteceği hayaline kapılmamalıdır. 

Amed’de, Silopi’de, Cizre’de, Hezex’te ve tüm şehirlerde şehrimize ve kültürümüze sahip çıkalım inisiyatifleri kurulmalı ve kentsel dönüşüm denilen soykırım saldırılarına karşı direnişe geçilmelidir. Bu mücadele temel bir yurtseverlik görevidir. Kürt’ün var olma ve yok olma mücadelesinin bir parçasıdır. 

Amed Belediye Eşbaşkanları Gültan Kışanak ve Fırat Anlı bu konuda doğru tutum takınmaktadırlar. Sur’a yönelik politikayı bilince çıkarmışlardır. Eşbaşkanların söylediklerini Amed halkı da doğru anlamış ve tutumunu ortaya koymaktadır. Bu tutum örgütlü hale getirilip geliştirilmeli ve süreklileşen bir mücadeleyle AKP iktidarının bu soykırım uygulaması geriletilmelidir. 

Hiçbir Kürt müteahhit, hiçbir Kürt işçi bu tür soykırım saldırısı işine girmemelidir ve çalışmamalıdır. Bu tür işlere hiçbir şey satılmamalıdır. Tutumuyla bu saldırganlığa karşı her boyutta mücadele edilmelidir. Kentsel dönüşüm adı altındaki bu saldırı politikaları boşa çıkarılmalıdır. 

Kürt’ün toplumsallığını, Kürt’ün toplumsal değerlerini yeniden üretmesine bir saldırı vardır. Bunun anlamı da kültürel soykırımdır. Kürt’ün toplumsal değerlerini üreten zeminleri ortadan kaldırıp Kürt’ü dirençsiz bırakmaktır.