Kimliğini saklamak zorunda kalan Urfa doğumlu Ermeni Elizabeth Sarafyan, babaannesinin katliam kafilesinden kurtulmasının tam bir trajedi olduğunu belirterek, “Babaannemin sırtındaki 2 yaşındaki çocuğu, bir Türk subayı saçlarından tutarak kayalıklardan atıyor. Bu olayın etkisiyle babaannem, kucağındaki bebeğin öldüğünü 3 gün boyunca anlamıyor ve o cesetle yürüyor” dedi.

100. yılına giren Ermeni Soykırımı, dünyanın birçok ülkesinde “soykırım” olarak tanımlanırken Türkiye’deki Ermeniler, asimilasyon ve inkar politikaları ile mücadele etmeye devam ediyor. Üzerinden 100 yıl geçen katliamın canlı tanıklarını bulmak zor olsa da o dönemi yakınlarından dinleyen Ermeniler, katliamı yaşamış gibi anlatılanları aktarıyor. Söz konusu sınırlı sayıdaki Ermeni’den biri olan 65 yaşındaki Elizabeth Sarafyan, babaannesinden duyduklarını gözleri yaşararak anlattı. 


Kimliğini gizliyor

1950 yılında Urfa’da dünyaya gelen ve ortaokul ile liseyi Mardin Nusaybin’de okuyan Sarafyan, 1974’te memurluk görevi nedeniyle Ankara’ya yerleşmiş. Kamu kuruluşunda muhasebe uzmanı olarak görev yapan ve Ermeni kimliğini gizleyen Sarafyan, N.S. ismini kullanıyor. Dedelerinin yaşadığı travmayı hiç yaşamasa da etkisinden kurtulamayan Sarafyan, kimliğini gizleme gerekçesini de “katliam, inkar, baskı” olarak açıklıyor. Sarafyan, dedesi Garabet Sarafyan ve ailesinin soykırım zamanında Erzurum’da mücevherat işi ile uğraştığını, soykırıma uğrayan ilk kafilenin içinde yer aldığını hatırlatarak o dönemi katliamdan kurtulan babaannesinden dinlediğini söyledi. Öğrendiklerini gözyaşları içinde anlatan Sarafyan, yaşananları “vahşet” olarak tanımlıyor. 


Kayalıklardan atılan çocuk...

Sarafyan, babaannesinin yaşadığı o korkunç durumu da, “Babaannem 1915’te iki buçuk yaşındaki kızını sırtına bağlamış, emzikteki bebeğini kucağına almış. Zaman zaman kafileden geri kaldığı için at üzerindeki Türk subay tarafından kırbaçlanıyor. Kırbaç çocuğun yüzüne geliyor. Babaannem zabite, ‘Görmüyor musun, sırtımda iki tane çocukla yürüyorum, kim dayanabilir buna, yüküm ağır’ sözleriyle tepki gösteriyor. Subay, ‘Yükünü hafifletelim’ diyerek sırtındaki 2 yaşındaki çocuğu saçından tutarak kayalıklardan aşağı atıyor ve ‘Şimdi yükün hafifledi mi’ diyor” sözleriyle anlatıyor. 


Tırnaklarıyla kazdığı kuyuya...

Sarafyan, o olaydan sonra babaannesinin dayanamayıp aklını yitirdiğini söylüyor. Ayrıca kucağındaki bebeğin de katliam koşullarına ve yolculuğa dayanamayarak hayatını kaybettiğini aktaran Sarafyan, “Babaannem, gözlerinin önünde bebeğinin kayalıklardan atılmasından sonra akıl sağlığını yitirdiği için kucağındaki bebeğin öldüğünü bile anlamıyor ve onu ölmüş şekilde 3 gün kucağında taşıyor” diye sürdürüyor, kan donduran hikayeyi... Sarafyan, babaannesinin kendine geldiği ve bebeğinin öldüğünü anladığı zaman Diyarbakır bağlarında bebeğini gömdüğünü belirterek, “Köpekler bebeğinin cesedini yemesin diye tırnaklarıyla bir yer kazıp bebeğini oraya gömüyor” dedi. 


‘Kökten kırım’

Kafilenin Erzurum’dan Urfa’ya aktarıldığını ve yol boyunca cesetlerden geçilmediğini, ölen insanların kol ve bacaklarının köpekler tarafından parçalandığını anlatan Sarafyan, devam ediyor: “Yol boyunca insan eli ayağı, kedi ve köpeklerin ağzında geziyor. Her yer parçalanmış insan cesetleri! Yol boyunca o kadar ceset var ki, kokudan zor yürünüyor. Sanki dünyanın bütün kötü kokuları orada toplanmış.” 

Sarafyan, bütün bu yaşananları babaannesinin kendisine 1972 yılında, kendisinin defalarca ısrar etmesinden sonra anlattığını, anlatırken bile neredeyse aklını yitirme noktasına geldiğini belirti. 1915’te yaşananlara soykırım diyemediğini, soykırım kelimesinin bile yaşananların yanında sönük kaldığını belirten Sarafyan, “Kökten kırımdır. Çünkü ailede bir tek nenem (babaannesi) kalıyor. Soykırım demek az kalır bu felakete. Nenem, ‘Türkiye mezbahaneye dönmüş durumdaydı’ diyerek felaketin boyutunu anlatıyordu” ifadelerini kullandı. 

Ermeni kimliğini açıkladığı zaman çevresindekilerin kendisine, “Siz nereden geldiniz” tarzında sorular yönelttiğine değinen Sarafyan, “Kendi toprağımıza uzaktan bakan el (yabancı) olduk. Kendi toprağımızda sığıntı olduk. Biz 5 bin yıldır bu toprakların sahibiyiz. Biz, Mezopotamya ve Horasan’daydık; Afrika, Orta Asya’dan gelmedik. Göçmen bir topluluk değiliz; asli unsur, kadim halkız” şeklinde konuştu. Anadolu’da yaşayan Ermeni sayısının neredeyse yok denilecek kadar az olduğuna değinen Sarafyan, “Teker teker hepsi gidiyor çünkü soluk alamıyorlar, Anadolu’yu terk ediyorlar” dedi. 


‘Ermeniler kayıtlarda da yok ediliyor’

2009’da hayatını kaybeden halası için Urfa Adliyesi’ne gittiğini ve burada dedesinin kayıtlarının silindiğini öğrendiğini belirten Sarafyan, “Hayatımın en büyük acısını yaşadım. Olamaz böyle bir şey! Dedemin kimlik kayıtları çıkmıyor, sadece nenem ve iki çocuğu gözüküyor. Ben buna itiraz ettim. Vali’ye çıktım, ‘Dedemin kayıtları yok’ dedim, ‘Yoksa yok’ dedi. Sonra Nüfus Müdürlüğü’ne gittim, orada da yok. Urfa Nüfus İdaresi, ‘Yanmış‘ dedi” sözleriyle de kendilerinin sadece inkar edilmediğini, kayıtlarda da yok edildiklerine işaret etti. 


‘Ermeniyim’ demeden ölüyorlar

Sarafyan, şu an Türkiye’de bulunan Ermenilerin çok ürkek olduğunu dile getirerek, “Özellikle İstanbul’daki Ermeniler kendi kimliklerini gizliyor, çünkü öldürülmekten ve zarar görmekten korkuyorlar. Çoğu, Ermeni olduğunu söylemeden ölüyor” dedi. 


İstiklal Marşı okumayan hain!

Nelly Sokolava, 22 yaşında, Ankara Üniversitesi Gazetecilik bölümünde okuyan Gürcistan doğumlu bir Ermeni. Sokolava, Türkiye devletinin Ermeni Soykırımı’nın 100. yılında soykırımı tanıması gerektiğini söyledi. Okumak için Türkiye’ye geldiğini, burada diğer ezilmiş halklar gibi Ermeni olarak da hep dışlandığını dile getiren Sokolava, Ermeniler üzerinde oluşan kötü algının kırılması için soykırımın kabul edilmesini istedi. 

Sokolava, Türkiye’de başka bir kimlikle yaşamanın zorluluğunu şöyle dile getirdi: “Liseyi de Türkiye’de okudum. Sürekli baskı altında hissediyordum kendimi. Her gün İstiklal Marşı’ndan tutun, her sabah gerçekleşen ant okuma ritüeline, Gençliğe Hitabe’ye kadar; zorla böyle şeyler okumak durumunda kalıyordum. Onlardan olmadığını görünce ya da Türklüğe ait olmayınca, Ermeni tohumu ya da hain oluyorduk.” 


Hesap vermekten korktukları için...

Türkiye hükümetinin soykırım meselesine kendi çıkarları doğrultusunda baktığına değinen Sokolava, “Kabul ettikleri takdirde soykırıma uğrayan ailelere tazminat vermeleri gerekecek. Bunu vermemek için ellerinden geleni yapıyorlar” dedi. Sokolava, hükümetin soykırımı kabul etmesiyle aynı zamanda katliamlara neden olmuş “ırkçı“ duyguların da tırpanlanacağını ancak hükümetin kendi halkına ve zulme uğramış diğer halklara hesap vermemek ve otoritesini kaybetmemek için bunu kabul etmeye yanaşmadığını söyledi.


 DİHA/ANKARA




Ahırda büyüyen çocuklar...


Türkiye’de kendilerini Ermeni Soykırımı’nın “kılıç artığı kuşağı” olarak değerlendiren Ermeni yurttaşlar, yıllarca Ermeni olduklarını bilmeden yaşadılar. “Kılıç artığı” bir ailenin çocuğu olarak Urfa’nın Siverek ilçesinde dünyaya gelen 63 yaşındaki Hadi Gümüş, Kur’an-ı Kerim’i iki buçuk ayda hatmetti ve medrese eğitimi gördü. Çocukken arkadaşlarının kendisini “gavur” ve “dönme” diye çağırmalarına anlam veremedi. Ermeni olduğunu, yıllar sonra 1980 askeri darbesinde gözaltına alındığında öğrenen Gümüş, ardından ailesini araştırmaya başladı. Araştırdıkça soykırım gerçeğiyle karşılaşan Gümüş, yaşadığı acıları şu sözle dile getirdi: “Biz cehennemden korkmuyoruz. 100 yıldır zaten cehennemde yaşıyoruz.” 


Ağaçlarda saklanarak...

Aslen Adıyaman Gerger’in Olbiş köyünden olan, soykırımla birlikte Siverek’e göç eden Gümüş‘ün dedesi ve üç kardeşi, Ermeni Soykırımı sırasında tesadüf eseri kurtuldu. Gümüş, dedesinin kurtulma hikayesini, “Dedemin kardeşlerinden biri soykırımda yaşamını yitirdi. Dedem ve diğer kardeşleri küçük oldukları için ağaçların arasında, bazıları ise üstünde kendisini gizleyerek hayatta kalmayı başarmışlar” sözleriyle anlattı. 


Yıllar vahşetin izini silemedi

Gümüş, dedesinin bir kardeşi soykırım sırasında yaşamını yitirdiğinde tanık olduğu vahşet karşısında diğer kardeşinin büyük bir travma geçirerek akli dengesinin bozulduğunu ve duyma yetisini kaybettiğini belirtti. Ailesinin bu hikayesini öğrendikten sonra Olbiş köyüne gittiğini ve köyde sadece 3 ailenin yaşadığını söyleyen Gümüş, bir ailenin Müslüman diğer iki ailenin de Ermeni olduğunu belirtti. Yılların vahşetin izlerini silemediğini anlatan Gümüş, “Köyün içinde bize ait olan mahallenin tamamı enkaz haline getirilmiş, yerle bir olmuştu. Ama ona rağmen merhum babam o köye kendi isminde bir çeşme yaptırmayı ihmal etmemişti.”


Müslüman olmakla da bitmedi!

Siverek’in Hedro köyünde ailesinin 14 yıl boyunca Müslüman olarak yaşadığını belirten Gümüş, “Siz kendinizi ne kadar Müslüman olarak hissedip yaşasanız da toplumun bakış açısı değişmiyor. Baskılar bitmedi, insanlar bize sürekli ‘Dönme’ veya ‘Gavur’ dedi” şeklinde konuştu. 

Ailenin artık baskılara dayanamayarak kamufle olmak için Hedro köyünden Siverek ilçesine göç ettiğini anlatan Gümüş, ailesinin burada el dokuma işi yaptığını belirtti. Yıllarca ailesinin korumacı yaklaşımlarla yaşadığını ve kendilerine gerçekleri anlatmadıklarını ifade eden Gümüş, “Dışarıda bize neden ‘Gavur’ dediklerini sorduğumuzda ailemiz bize, ‘Siz boş verin onları’ diyordu” dedi.


‘İnsanı insan yapan değerlerdir’

Ermeni olduğunu öğrendiğinden bu yana hiçbir zaman kimliğini gizlemediğini belirten Gümüş, sebebini şu sözlerle ifade etti: “İnsanı insan yapan etnik kimliği veya milleti değildir, insani değerlerdir. Girdiğim örgüt yapılarına ve arkadaşlarıma Ermeni kimliğimle kendimi kabul ettirdim” 


‘Babam ahırda büyütüldü’ 

Ermeni olduğunu öğrendikten sonra Surp Giragos Kilisesi’nde çalışmaya başlayan ve babasının Ermeni soyadını kullanmaya başlayarak ismini Arbend Demircihan olarak değiştiren Abdurrahim Zoraslan da Diyarbakır’ın Lice ilçesinde doğdu. Ermeni Soykırımı’nda dedesi, nenesi ve 3 amcası katledildi. Soykırım esnasında 4 yaşında olan babası, Müslüman bir aile alıp sakladığı için katledilmekten kurtuldu; yıllarca kimseye gösterilmeden ahırda büyütüldü. Baba büyüdükten sonra Müslüman oldu ve ailenin kızı ile evlendirildi. 


‘Lice’nin yaşlılarından öğrendim’

Ermeni olduğunu 26 yaşında öğrendiğini ve babasının o zamana kadar yaşadıklarını anlatmadığını söyleyen Demircihan, zaman zaman arkadaşlarının kendisine “Gavur” dediğini ancak anlam veremediği için çok önemsemediğini ifade etti. Zamanla Lice’nin yaşlılarının kendisine babasının hikayesini anlattığını söyleyen Demircihan, “Annemin Kürt, babamın Ermeni olduğunu öğrendiğimde kafam karıştı. Her zaman kendimi tarihiyle, kültürüyle Kürt biliyordum” dedi.


‘Ermeni akrabalarımı buldum’

Babasının hikayesini öğrendikten sonra ailesini bulmak için arayışa geçtiğini belirten Demircihan, “Madem bir Ermeni’yim; tarihiyle, kültürüyle, müziğiyle her şeyiyle bir Ermeni gibi yaşamak istiyorum, dedim ve akrabalarımı aramaya başladım” diye konuştu. Akrabalarının soykırımdan sonra Hollanda, New York, İstanbul ve Marsilya’ya göç ettiğini ve onları uzun arayışlarının ardından bulduğunu kaydeden Demircihan, Türkiye ve Kürdistan’da her topraktan bir Ermeni hikayesi çıkacağını ve hala kendini gizleyen, kaygıları olan Ermeniler olduğunu ifade etti. 


DİHA/AMED




Sessizce ağlayan bir nene...

Vova Marozov, Erivan Devlet Üniversitesi’nde Fizik Profesörü. Babası Rus, annesi Ermeni olan Marozov’un anneannesi, Ermeni Soykırımı mağdurlarından... Marozov’un nenesi, 1915’te soykırım vahşetinden kaçarak Tiflis’e sığınır ve yaşadığı vahşeti sessizliğine gömmeye uğraşır. Marozov, nenesini şu sözlerle anlatıyor: “Babam Rus askeri olduğundan çoğunlukla bizimle değildi. Genelde bize anneannem bakardı. Zaten kalacak başka yeri de yoktu. Çok iyi Kürtçe bilirdi. Bize kızdığında Kürtçe küfrederdi, anlamazdık. Birkaç tanesini halen hatırlıyorum. Ağladığında da Kürtçe yakınırdı. Soykırımla ilgili soru sorduğumuda ise cevaplamaz, sinirlenerek yanımızdan ayrılırdı. Kendi haline bıraktığımızda, yemek yaparken ya da ev işi yaparken ise kendi kendine konuştuğunu görürdük. Bazen sessizce ağlardı. Bütün ailesini soykırımda kaybetmiş nenem. Komşu aileler, onu da yanlarına alarak Tiflis’e ulaşmışlar. İnsanların açlıktan öldüğünü kendi gözleriyle görmüş. Ben doğduktan sonra Erivan’a yerleştik. Buradaki hayatımız da kolay olmadı.” 


 ÖZLEM GALİP/LONDRA