
Yazı masasına otururken, HDP Eşbaşkanı Pervin Buldan, Amed’de düzenlediği bir basın toplantısında, 7 Kürt partisinin, ittifak halinde yerel seçimlere gireceğini açıklıyordu. Bu bir gelişme, Kuzeyde, ulusal birlik yolunda başlangıçtır.
Kürtler, her konuda olduğu gibi, bu alanda da düşmanlarından çok şey öğrendiler. Mesela, "en baba solcuları" dahil, Türk partileri oylarına muhtaç oldukları halde, Kürtlere kapılarını sıkı sıkıya kapattılar. Hatta Kürt oylarıyla seçilen "solcu" kardeş, ilk fırsatta tabana kuvvet kaçıyordu. Yani, Kürtleri onlar ayrıştırıp kenara koydular. Onlar da, ulusal kimlikleriyle buluştular.
Her neyse, gelecek yazıda devam etmek üzere, günün konusuna dönersek:
Irkçılık, insanlığa karşı suç işlemektir. Bir halkın gelişimini engellemek, soyunu kurutmak için kırım yapmak, kültürü ve yaşama biçimine ilişkin varlıkları yakıp yıkarak yok etmek ise insanlığa karşı baş suç olan "soykırım"dır.
Kürtler, Türk devletinin 95 yıllık tarihi boyunca, soykırım suçu kurbanlarıdır.
1920’de Koçgiri’de başlayarak 1939 yılına kadar, kesintisiz insan kırımı yaptılar. Doğayı, yerleşim alanları, tarihi yakıp yıktılar.
Ana yurdu işgal edilmiş bu kadim halkın, dili terör devletinin yasak kılıcıyla kesildi. Halkın kimliği, kültürü, kişiliği ölümle kalım arasında sıkıştırılmış metazori ile inkar edildi. Bununla da yetinmediler. Kendi eşkıyalıklarını kutsayarak, dün eşkıya dedikleri Kürtleri, sonra terörist ilan ettiler.
Soykırımdan söz etmek için, toplu kırımlar gerekli değildir. Küçük tek ailenin yok edilmesi, mezarlıkların, mabetler, anıtların tahribi de, Birleşmiş Milletler Sözleşmesi hükümleri gereğince soykırımdır.
1990’larda, 17.500 "faili meçhul cinayetle" soykırıma geçtiler. 4000 köyü yangın ve yıkımla tarihten sildiler. Hitler rejiminin bile yapmadığı ile soykırım kurbanlarını asitli kuyularda erittiler.
AKP ile simgelenen son Türk rejiminin soykırım "sanatı ve eserleri"ni, hepiniz hatırlıyor, bugünü de yaşıyorsunuz.
İnsan, doğa ve tarih bütün olarak hedef, soykırım ise şereflenmeydi. Reisleri, bu şerefi meydanlarda, "teröristleri indirdik, inlerine gömdük, topunu yok ettik" diye haykırarak kalabalıklara paylaşıyor, kendini alkışlatıyordu.
Cizre, Şırnak, Nusaybin, Yüksekova, Sur ve öteki Kürt şehirlerinin havadan ve yerden ateşlenen füzelerle insan başına yıkımı, yine meydanlarda, dili, damağı taze kanla tatlanmış vampir keyfiyle, ırkçı propaganda ile zehirlenmiş güruhlara aktarılıyordu.
Kürt seçilmişlerin parlamentodan zindanlara sürüklenmesi, Belediyelerin gasbı ulusal eğilim ve hayallerin kırımıydı.
Kürtler kırılırken, Türk siyasi partileri sağır ve dilsiz duruşlarıyla zalime destek veriyorlardı.
Karlı kış günlerinde Kürt köyleri, kuzusu, bebeği, kedisiyle ev hapsinde tutulurken, her aileden en az bir kişi, hayattan koparılıp zindanlara sürüklenirken, Türk siyasi partileri dilsizlikleriyle ırkçı rejimle yandaştı.
Kariyerlerini riske atan bir grup akademisyen ve 170 sanatçı ve yazarın karşı çıkışı, çağın yangının ortasında, erdemin duruşunu sembolize ediyordu.
Ancak, Rusya ve İran’ın desteğiyle bölgede ayağına yer edinen ırkçı rejim, Kürtlerin başı üstünde terör kılıcı olarak sallanıyordu.
Rüşvet vererek işgal ettiği Efrîn, çetelerin cirit alanıydı. Soygun, hırsızlık ve cinayetler...
Derken, Amerika’nın Suriye’den çekileceğini deklere etmesinden sonra, Kürt kazanımlarını öldürmek ve yurtlarını işgal etmek üzere yığınak yapmaya başlıyor, Türk reis de, "bir gece ansızın baskın" çığırtkanlığına başlıyordu.
Ancak had bilmezlik sınırlarını aşınca, Amerikan Başkanlık Sarayı Ulusal Güvenlik Danışmanı Hohn Bolton, bir açıklama yapmak zorunda kalıyordu:
"Amerika Birleşik Devletleri’nin askeri güçleri, Kürtleri koruma altına alan bir anlaşma yapılmadan, Suriye’den çekilmeyecektir."
Bolton, devamında soykırımcı heveslerin yolunu kesiyordu:
"Türkiye, bizimle tam koordinasyon olmadan Suriye’de operasyon yapmasın!.."
Bu açıklama ile Kürtler, ilk defa soykırımcılara karşı korunuyorlardı.
Amerika’nın tutumu, müttefiğin vefası olarak önemliydi, ayrıca. Kabaran yok etme güdüsü, kursaklarına tıkanmıştı. Kürtler açısından bu, bir aşamaydı.
Ama, yine de ihtiyat şarttı.