Mazlum" ve "mağdur" kisvesiyle siyaset sahnesine giren AKP’nin AB’den uzaklaştıkça özüne döndüğünü ve 7 Haziran 2015 seçimlerinden sonra level atladığını belirten İHD İstanbul Şube Başkanı Gülseren Yoleri, “Balkon konuşmasında bugüne kadar yapılan zulmün misliyle artıracağının sinyalleri verildi. Açıkça suç işleyen Süleyman Soylu iktidardan onaylı konuşuyor” dedi. 24 Haziran seçim sonuçlarını insan hakları mücadelesi açısından değerlendiren İnsan Hakları Derneği (İHD) İstanbul Şube Başkanı Avukat Gülseren Yoleri, AKP-MHP ittifakını “iki suç sabıkalısı” olarak nitelendirerek, toplumsal muhalefete yönelik şiddetin artacağını, adalet ve hakikat taleplerine yanıt verilmeyeceğini dile getirdi. AKP’nin mazlum, mağdur kisvesinde siyaset sahnesine girdiğini hatırlatan Gülseren Yoleri, uzun süre Olağanüstü Hal (OHAL) baskısı altında tutulmuş, bunalmış toplumun önemli bir kesimini etkilediğini, demokrasi ve insan hakları söylemleriyle umut olduğunu, kendisini 'alternatif’ olarak kabul ettirdiğini anımsattı. Bu etkinin Anayasa referandumunda tavan yaptığını kaydeden Yoleri, “Avrupa Birliği (AB) sürecinin özel bir baskısı ve avantajı bir aradaydı AKP için. Ancak o ihtişamlı söylemlere uymayan çok şey vardı yakından bakınca. Ben o zaman da İnsan Hakları Derneği’ndeydim. Olayları, hak ihlallerini yakından takip ediyorduk, gerekli hallerde bakanlık yetkilileriyle, iktidar temsilcileriyle, valilerle, savcılarla görüşmeler yapıyorduk. Olaylara yaklaşımlarını, tutumlarını, pratiklerini yakından gözlemliyorduk ve sürekli diken üstündeydik. Çünkü sözler ve pratik arasındaki fark kadar zihniyetin söylemle çeliştiği durumlara tanık oluyorduk sık sık” dedi. 7 Haziran’dan sonra level atladı   'İşkenceye sıfır tolerans' söylemiyle sükse yaptıkları bir dönemde Engin Çeber’in Metris Cezaevi’nde yaşamını yitirdiğini hatırlatan Yoleri, şöyle dedi: "Ortaya çıkan gerçek korkunçtu. Hapishane görevlileri tarafından herkesin gözü önünde ve haftalarca işkence edilerek öldürülmüştü Engin Çeber. 'Çözüm süreci’nde yine aynı tutarsızlıklara tanık olduk. Sonrası malum. AB’den uzaklaştıkça özüne döndü AKP. Ayrımcı, despot, totaliter, tekçi daha ne diyeyim bütün olumsuzlukları üçer beşer etrafımızı sardı. Demokrasi, insan hakları, özgürlükler hızla tırpanlandı, yasalarla yasaklar getirildi derken 7 Haziran 2015 seçimleri sonrasında level atladı AKP." Şiddetin artacağı sinyali verildi AKP’nin önce hukuku yok saydığını ve hukuk dışı davranmayı alışkanlık haline getirdiğini, ardından şiddetin dozunu arttırdığını ifade eden Gülseren Yoleri, “Kürt illerinde uygulanan sokağa çıkma yasakları ve operasyonlar sırasında yaşananları hatırlamak bile çok acı veriyor. 15 Temmuz, 20 Temmuz OHAL, sınır ötesi savaşlar derken bu gündeyiz. Uygulamaları faşizmle, şahsı Hitler’le benzeştirilmiş Tayyip Erdoğan, 16 Nisan 2017’de Anayasa değişikliğinde tanınan geniş yetkilere sahip Cumhurbaşkanı/başkan oldu bugün. Seçildiği gün yaptığı balkon konuşmasında bugüne kadar yaptığı zulmü misliyle artıracağının sinyallerini verdi” ifadelerini kullandı. Şer ittifakına karşı mücadele “MHP, AKP kadar gücü olsaydı ne kadar fazlasını yaşardık tahmin etmek zor değil” diyen Yoleri, AKP-MHP ittifakını “iki suç sabıkalısının yan yana gelmesi” olarak değerlendirdi. İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler, adalet ve barış adına “bu şer ittifakı”nın olumsuz icraatları olacağına kesin gözüyle bakılabileceğini belirten Yoleri, bu sürece toplumsal muhalefetin gücü, AB, uluslararası ilişkilerin ve Suriye savaşının seyrinin etkilerinin açık olduğunun da altını çizdi. Yoleri, her kesimin mücadele etmesi gerektiğini vurguladı. Talepler yanıtsız kalacak Geniş anayasal yetkilerle donatılmış Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın seçim gecesi yaptığı balkon konuşmasında mesajının gayet net olduğunu söyleyen Yoleri, “Ayrımcı, ırkçı, hukuk tanımaz bir iktidar faaliyeti vaat etti. Bu hak ihlalleri artacak, hakikat ve adalet talepleri cevapsız bırakılacak demektir” diye konuştu. Soylu kin ve düşmanlık fışkırıyor Türk İçişleri Bakanı Süleyman Soylu’nun kadın siyasetçilere yönelik söylemlerini de eleştiren Gülseren, şöyle devam etti: “Süleyman akıl mantık yoksunu bir tutum içerisindedir ve açıklamalarıyla açıkça suç işlemektedir. Kanıtlanmamış iddialarla HDP’yi tehdit etmekte, hedef göstermektedir. CHP’nin sosyal demokrat söylemlerine bile tahammül edememekte, CHP’yi de hedef göstermektedir. Süleyman Soylu söylemleriyle halkı kin ve düşmanlığa sevk etmekte ve bunu kamuoyu önünde savunmaktadır. ” İktidarın onayıyla konuşuyor HDP Eşbaşkanı Pervin Buldan’ı arayarak ölümle tehdit eden Süleyman Soylu’nun daha sonra kameralar önünde “fazlası var” diyecek kadar düşmanca bir tutum içerisinde olduğunu kaydeden Yoleri, şunları dile getirdi: “İçişleri Bakanı olarak bu söylediklerinin toplumun belli kesimlerinde karşılığı olması ve bu kesimlerin hedef gösterilenlere karşı şiddet eylemlerine başvurma olasılığı söz konusudur bugün. Nitekim daha ilk günden iki asker cenazesinde CHP çelenkleri yere atılarak, bu saldırganlık görünür olmaya başlamıştır. Daha da önemlisi Soylu’nun yalnız olmaması. Suç işliyor, düşmanlık yayıyor, halkı kaosa sürüklüyor ama ne kulağını büküp susturan var ne de görevden alan var. İktidardan onaylı konuştuğu biçiminde yorumlayabiliriz bunu.”

Fincancı: Denetleyecek yargı yok

İçişleri Bakanı Soylu’nun HDP'li Buldan’a yönelik söylemlerinin “toplumsal sözleşme” ilkelerinin dışında olduğunu dile getiren TİHV Genel Başkanı Şebnem Korur Fincancı, “Uygun bir toplum mekanizması olsaydı tehditleri savuran kişiye karşı yargının hemen devreye girmesi gerekirdi. Ancak, bunu denetleyecek bir yargı söz konusu değil” dedi. Soylu’nun Buldan için sarf ettiği sözlerin insanlık ile ilgili değerlerin dışında olduğunu dile getiren Türkiye İnsan Hakları Vakfı (TİHV) Genel Başkanı Prof. Dr. Şebnem Korur Fincancı, “Tehdit ve gözdağı verme davranışı topluma dair davranışlar değil. Kabilelerde birbirini tehdit eden hasımlar, kurallara bağlı olmayan, mafyatik ilişkiler ile tanımlanabilecek bu davranışı insan haklarıyla bağdaştırmanın imkanı yok” dedi. Birinin arayıp başka birini yaşam hakkının ihlal etmesinin “toplum olma” ve “toplumsal sözleşme” ilkelerinin dışında olduğunu belirten Fincancı, “Bu tür tehditlerin yoğunluklarını ortaya koyanları faşizmle tanımlayabiliriz. Bu, tehlikeli bir durumdur. Gücü elinde bulunduranlar şiddeti meşrulaştırdığında toplumun diğer bireyleri de şiddeti meşru görerek tekrarlama ve çoğaltma girişiminde bulunur. Tüm bunlardan kaynaklı Türkiye artık toplum olmaktan çıkıp birbirini ötekileştiren farklı farklı topluluklar haline gelmiştir” şeklinde konuştu. Şiddet artış gösterir  Türkiye’de insan haklarını denetleyen bir mekanizmanın kalmadığına vurgu yapan Fincancı, iktidarın da söylemleriyle toplumun farklı dinamiklerinde şiddetin artış gösterdiğini söyledi. Fincancı, şöyle devam etti: “Türkiye zaten otoriter bir yapılanma içinde olan bir ülke. Temel hakları elde etmek için bile çok ağır bedeller ödeyen ülkemizde elde edilen bu hakların bile yerleştirilememesi söz konusu. Kurumsal yapıların sürekli iktidarı elde etme isteğinden kaynaklı kötüye kullanıldığına tanıklık ediyoruz. 70’lerden tutalım 80 darbesine, oradan 90’larda Kürt illerinde doruğa çıkan faili belli katliamların gerçekleşmesi, köy boşaltmaları düşündüğümüzde ortak değerlerin ortadan kaldırıldığını görüyoruz. İçişleri Bakanı olarak tanımladığımız, ülkenin iç barışından sorumlu en yetkili ağız siyaset arenasında yer almak için başka bir siyasi aktörü arayarak ölüm ile tehdit edebiliyor. Bu, demokratik ilkeleri olan, hukukun temel ilkelerine bağlı ülkelerde mümkün değil. Uygun bir toplum mekanizması olsaydı bugün bu tehditleri savuran kişiye karşı yargının hemen devreye girmesi gerekirdi. Şu an bunu yapacak ve denetleyecek bir yargı söz konusu değil.”   Bellek için hakikat Toplumun belleğini oluşturan değerleri biriktirmek için hakikate ihtiyaç olduğunu vurgulayan Fincancı, şunları söyledi: “Bu ülkede Ermenilerin soykırıma uğradığı hakikatini eğer belleğimize yerleştirmediysek onlarla birlikte yaşayabilme, onların yaşadıklarından mahçup olabilme davranışını gösteremeyeceğiz. Dolayısıyla Ermeniler ayrı, diğerleri ayrı bir topluluk olarak kalacak. Ya da Karadeniz'de, mübadele sürecinde, Yahudi pogromlarında, 6-7 Eylül olaylarında neler yaşandığını kendimize itiraf edemiyorsak o saldırıya uğrayanlar ayrı topluluklar, biz ayrı topluluklar olacağız. Biz bu topluluk olarak gücü elimizde bulunduruyorsak onları rahatça tehdit edebilme pervasızlığını gösterebileceğiz. Kürtler için ise Kürtleri hiç saymıyorum. Zaten günümüzün soykırımlar, tehcirler gibi bir türlü adını gerçek anlamda koyamadığımız, hangisi olduğuna karar veremediğimiz devlet şiddetinin tüm yüzünü yaklaşık 40 yıllık bir yakın tarihimizde de görüyorlar. Dolayısıyla Pervin Buldan'ın tehdidi sanırım Pervin Buldan için hiç şaşırtıcı olmamıştır. Bunun yüzünü yıllar önce eşini kaybettiğinde görmüştü.”

Hakkari'de 30 günlük yasak daha

Valilik tarafından 30 gün boyunca basın açıklamaları, çadır kurma, stant açma, oturma eylemi ve benzeri türdeki tüm eylem ve etkinlikler yasaklandı. Hakkari Valiliği, kentte yapılacak basın açıklamaları, kamu kurum ve kuruluşlarının yapacağı tören, şenlik, karşılama, uğurlama gibi etkinlikler hariç, çadır kurma, stant açma, oturma eylemi ve benzeri türdeki tüm eylem ve etkinliklerin 30 gün boyunca yasaklandığını duyurdu. Valilik, toplantı, basın açıklaması ve Gösteri Yürüyüşleri Kanunu kapsamında yapılacak olan miting, kapalı ve açık yer toplantıları ile gösteri yürüyüşlerinin de 30 gün süreyle Valilik iznine bağlandığını açıkladı. HAKKARİ