Tayyip Erdoğan’a başkanlığın yolunu açmak üzere TBMM’de başlayan anayasa değişikliği görüşmeleri AKP’ye ilişkin bir malumu yeniden ele almamızı gerektiriyor. Erdoğan anayasa değişikliği gerçekleşmeden AKP milletvekillerinin koşulsuz şartsız teslimiyeti ile ülkeyi sarayından tek başına yönetiyor. Hükümetin çıkardığı ve çıkaracağı tüm yasaları Erdoğan dikte ediyor. AKP onaylıyor.

Erdoğan ve AKP tarihsel gelişimin aksine bir eğilim içerisinde. Tarihsel akışın karşısında kendini dayatıyor. İhsan Eliaçık bu durumu, “Siyasi tarih ırmağının akışı monarşi > oligarşi > demokrasi > özyönetim yönündedir. İktidarın yaptığı ırmağı tersine akıtmak...” diye özetliyor. 

Nitekim siyasal tarih de bunu doğruluyor. 1950 seçimleri ile başlayan çok partili sistem içinde bu yönde ciddi deneyimler olduğunu kabul etmeliyiz. Vaka cumhuriyet hiç bir dönem demokratik bir cumhuriyete evrilemedi. Siyasi partiler ve seçim yasaları hiç bir dönem tüm toplum kesimlerinin TBMM’de temsilini sağlayacak özgürlükçü, eşitlikçi bir içeriye sahip olmadı. Ancak ezilenler her dönem bu kalıpları zorladı. Çoğu zaman da delmeyi başardı. 2002’de iktidara gelen AKP bu kesimlere de demokratikleşmeyi vaat ediyor ve yolsuzluk, yoksulluk ve yasaklarla mücadele edeceğini söylüyordu. Bunu yaparken de CHP’nin tek parti iktidarı sonrası 1950’de iktidara gelen DP’nin siyasal mücadelesine atıfta bulunuyordu. 

Uzunca bir süredir çok partili ancak tek ideolojili olan TBMM’nin karanlık tarihi ne zaman ortaya dökülecek bilinmez. Ancak tek parti iktidarından çok partili sisteme geçiş dönemi ve sonrası bu anlamda dikkatle incelenmeye muhtaçtır.

Maalesef 22 Mayıs 1950’de başlayıp 27 Mayıs 1960’ta başbakan Adnan Menderes ve üç arkadaşının asılması ile sonlanan Demokrat Parti dönemine ilişkin sağlıklı kaynaklara ulaşmak zordur.  Prof. Dr. Cem Eroğul’un 1970’te Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Yayınları’ndan çıkan “Demokrat Parti (Tarihi ve İdeolojisi)” kitabı bu anlamda dikkat çekici bir örnek. Başından itibaren Menderes ve arkadaşlarını idam eden 1960 askeri darbesini açık bir biçimde savunan hatta bu idamları haklı bulan Dr. Eroğul bilerek ya da bilmeyerek dönemin karakteristiğine ilişkin ciddi aktarımlarda da bulunuyor. 

Bunların içinde en dikkat çekicilerden biri Adnan Menderes başkanlığındaki DP Hükümeti’nin karıştığı yolsuzluklar nedeni ile yine DP milletvekillerinin gensoruları ile düşürülmesi olayıdır. Kendi siyasal varlığının tarihsel momentini DP’ye dayandıran Tayyip Erdoğan iktidarının uygulamalarına bakınca söz konusu vaka çok daha çarpıcı bir anlam kazanıyor. Kitabın 130-131. sayfalarında yer alan bölümü olduğu gibi aktarmanın konunun anlaşılmasına katkısı olacağını kanaatindeyim:

“22 Kasım 1955’te yapılan toplantıda milletvekilleri hükümeti şiddetle tenkit ettiler ve müzakereler neticesinde iktisadi meselelerle ilgili olarak hükümet hakkında gensoru açılmasını kararlaştırdılar. Dört saat süren müzakereler sırasında 30 kadar milletvekili söz aldı. Özetle: “Halen programsız bir hükümet vardır ve biz bir çıkmazın içindeyiz. Bugüne kadar susmamalıydık, artık dillerimizi çözelim. Bir ıstırap şelalesi halinde milletin başına çöken felaket süratle temizlenmelidir. Tehlikeyi görmeliyiz” dediler. Bunlardan Emrullah Nutku: ”Bu memlekette herkes aynı fedakarlığı yaparsa bir kalkınma olabilir. Fakat bir yanda halktan bir fedakarlık istenirken 5-10 milyonerin doğuşu halka ıstırap vermektedir.” Diyerek meselenin özüne dokundu. Sanki bir baraj yıkılmıştı, tenkitler sel halinde akıyordu. Bir hafta sonra başlayacak olan gensoru görüşmelerinin çetin geçeceği belliydi.

Menderes bu sırada Bağdat Paktı’nın bir toplantısı dolayısıyla Irak’ta bulunuyordu. Döndüğünde iktidar günlerinin en dar boğazının eşiğine gelmişti. 29 Kasım 1955’te on yıllık DP iktidarının en fırtınalı grup toplantısı yapıldı. Milletvekilleri bir hafta önce gensoru önergesini verdiklerinde yaptıkları tenkitlerden çok daha ağırlarını yaptılar. Hükümet boraya tutulmuş bir çınar gibi çatırdamaya başladı ve nihayet devrildi. Milletvekilleri adeta ihtilal mahkemelerinin savcıları gibi bakanları suçluyorlar ve birer birer düşürüyorlardı. İlk kurban Ticaret Bakanı Sıtkı Yırcalı oldu. Arkasından Maliye ve Dışişleri Bakanları istifa ettiler. Nihayet bütün bakanlar çekildiler. Menderes’in dayanacak gücü kalmamıştı. Zemin ayağının altından kayıyordu. Onun da istifa etmekten başka çaresi kalmamıştı. İşte tam o sırada Mükerrem Sarol’un bir tavsiyesi onu kurtardı. Sarol, gruptan sadece kendisi için güven istemesini tavsiye etmişti. Menderes kürsüye çıktı ve dramatik bir edayla: “Ben istifa etmiyorum. Sizin kudretiniz o kadar büyüktür ki şu anda isteseniz anayasayı bile değiştirirsiniz. Kendimi tamamen grubun takdirine bırakıyorum” dedi. Bunun üzerine iki önerge verildi. Birincisi hükümetin toptan istifasını, ikincisi ise bakanların çekilmesini istiyordu. Önergeler oya kondu ve birincisi reddedilerek ikincisi kabul edildi. Böylece garip bir şekilde hükümet düştü ve sadece başbakan güvenoyu almış oldu.”

Demokrat Parti Grubu bir anlık zaaf göstermek suretiyle hem Menderes’in hem de memleketin başına büyük badireler açmasına sebep olmuştur. Adnan Menderes, siyasi hayatının sırat köprüsünden bu şekilde geçirilmeseydi altı sene sonra bu sefer dar ağacında hayata gözlerini kapamazdı. Ve bizzat Demokrat Parti, barışçı yollardan iktidardan ayrılma yollarını yitirmezdi.

Ama artık olan olmuştu. Siyasi hayatının sonunu böylesi yakından gören ihtiraslı bir liderin bugünleri bir daha yaşamamak için bundan böyle her imkana başvuracağı açıktı. Nitekim öyle oldu ve Menderes’ten kurtulmak için silaha sarılmaktan başka çare kalmadı.”  Bugün gelinen nokta ise cumhuriyet tarihinin en büyük yolsuzluğuna karışan Erdoğan’ın kendi parti grubu tarafından korumaya alınması oldu. Bu haliyle AKP mirasçısı olduğunu iddia ettiği geleneğe de ihanet eden bir soysuzlar çetesine dönüştü.