Osmanlı’da padişahın çocuğu olarak doğmak “Ya devlet başa, ya kuzgun leşe” idi. Padişah olamayan şehzadeler devletin bekası için boğularak katlediliyorlardı. 622 yıllık Osmanlı tarihi boyunca iddialara göre tam 61 şehzade cellatlar tarafından boğularak öldürüldü. Bunların bir kısmı için fiilen isyan ettiği iddiası ile bir kısmı da padişaha karşı başkaldırdığı için katledilmiştir. Katletme yöntemi ise boğma. Bunu da kutsal sayılan kanın akıtılmaması olarak ifade edilmiş. 622 yıllık Osmanlı tarihi kardeş katliamlarıyla doludur. Uzun bir tarihin kanlı sahnesi.
Bu kanlı tarih sahneleri hiç bitmedi desek mıknatıs gibi yerine oturur. Türklük mekanizması içinde ve ona bulaşanlarda katletme kültürü babadan oğula geçmiş zincirin halkaları gibidir. Bu coğrafyada doğup Türklük adına hareket eden herkes sanki bu katliamların temsilcisi olma iddiasındadır. Bu durumun belki bilimsel bir deneye tabi tutulması gerekiyor. Canlıların oluşmasında temel bir fonksiyon taşıyan moleküller gerçeğine baktığımızda bunun bilimlede açıklanabilir bir yanının olduğunu da görebiliriz. Bu insanların DNA’larında genetik bir katliamcı gerçeği ile karşı karşıyayız. Bu genler moleküller vasıtasıyla canlıdan cansıza, topraktan bitkiye taşınır. İnsanların ortak yedikleri, içtikleri, yıkandıkları, gömüldükleri alanlar bir olunca bu moleküllerden nasibini almamak imkansızdır. Aynı coğrafyada doğup büyümek, yenilip içilen ile karışınca ortaya şiddet sarmalına kendisini adamış tipik bir kişilik ortaya çıkıyor.
Her canlıda iyi ve kötü kromozonlar var. İnsanların yetiştikleri toplumların kültürü bu iyi ve kötü kromozonların kişinin yaşamında daha çok mu yoksa daha az mı rol alacağını belirler. Yetiştirilme tarzı, eğitimi, kültürü vb durumlar kişileri şekillendirir. Türkiye’de doğup-büyüyen ve oradaki okullarda okuyan insanların çoğu baştan sona bu katliam, inkar ve imhanın bilgileriyle donatılır. Bunun sonucunda işte Erdoğan, Bahçeli, Fidan, Akar vb kişilikler karşımıza çıkar. Kendisini inkar edenler veya asimilasyona uğrayanlar doğru öze düşmandır. Ona karşı büyük bir kin, nefret ve savaş verir. Şimdiki durumun ta kendisiyle karşı karşıyayız. Bu serüven yüzyıllara yayılarak günümüze kadar gelmiştir.
Osmanlı dönemi baştan sona kadar işgal, kıyım, inkar, imha ve gözyaşıyla dolu bir tarih. Dünyanın neredeyse üçte birini zorbalıkla zapt u rapt altına aldı bu devlet. osmanlılar işgal yolculuklarında binlerin katline, onbinlerin yetim kalmasına, yerini ve yurdunu terk etmesine sebep oldu. Soykırım işgallerini kimse güllerle karşılamadı. Herkes elinden geldikçe direndi. Bu direnmelerin çoğu yenilgiyle sonuçlandı. Yenilgilerle sonuçlanan bu direnmeler saraylara ganimet, cariye, asker, köle vb şekilde döndü. ‘Her başlangıcın bir sonu vardır’ denir. Bu Osmanlılar içinde gerçekleşti. Osmanlı’nın yerine onu taklit eden, eskinin hayaliyle yatıp kalkan ama yenilikçi görünen ‘laik, demokratik’ bir cumhuriyet kuruldu. Kuruluşundan bu yana da ecdatlarını aratır oldu o bölgede yaşayan halklara. Çerkezleri, Ermenileri vb birçok halkları yerinden yurdundan edip soykırım uygularken, Kürtlere de her dönem katliam seansları uyguladı. Agirî, Qoçgirî, Palu, Dersim, Efrîn ve bugün de Rojava’nın bir bütününde aynı katliamları yapmanın mücadelesini veriyor.
Bir canlı nasıl olurda bu kadar öldürmeye sevdalana bilir? Öldürmenin, soykırımın, inkarın ve işgalin nesi Türk devletini bu kadar baştan çıkarabilir? Öldürmeye olan bu aşkın neyin nesi? Nereye kadar öldürmeye devam edeceksin? Diye birçok soru bedenlerin önünde yere serilmiş ve cevap bekliyor bu soykırımcı soyundan.
Öldürdüğün her bedende yeşermez mi hakikat? Peki hakikatı öldürebilir misin? Devri daim olan alemde her birimiz yaşamış olan canlıların moleküllerinde birer kesitiz. Bedenlerimiz bizden önce yaşayan ve sonra hakikate eren insanların izleriyle doludur. Hepimizin bir şekilde duyduğu genetizim (DNA) moleküllerin devri daimidir. Bir an olupta bu devri daimin de bireyin bedeninin sonu olduğunu görmemek için daha ne kadar katliama imza atmak gerekiyor. Öldürdüğün her hakikatçının izini taşır hakikatın kendisi.