Yıllar önce bir televizyon ekranında izliyordum. Yılların acısını yüzünde ve alnındaki çizgilerde biriktirmişti. Tane tane konuşuyor, kelimeleri özenle seçiyordu. Yanına yöresine oturup konuşmacı sıfatıyla orada olanlara dikkat ediyordum. Büyük çoğunluğu gözlerini, bakışlarını onun bakışlarından kaçırıyorlardı. Takım elbiseli, ceketi düğmeliydi.

Yüz yılın acısını sırtlamış bir beyfendiydi.

Ellerini dizlerinin üzerinde kenetlemişti... Yer yer anlına biriken ter tomurcuklarını sağ elinin tersiyle siliyor, avera avera konuşanları pür dikkat dinliyordu.

Nedenini bilmiyorum. Gözlerimi bir türlü ellerinden ayıramıyordum. Hiç konuşmazsa birbirine doladığı parmakları birçok şeyi anlatmaya yeter gibiydi.

Bir dil tutturmuştu. Asırlar öncesinden gelen bir dil. Mağlupların, yenilmişlerin, yok edilmişlerin dilini konuşuyordu.

Tarih öncesi bir dildi bu.

Êzîdîleri, Keldanileri, Ermenileri anlatıyordu.

Sürgün ve ölüm yollarını anlatırken sesi çatallaşıyordu.

"Bu topraklar kana doydu. İnsanlar kadar bu topraklar da acılar çekti" dediğinde karşısındaki anlamsız, dört köşe olmuş suratlar kireç kesiliyordu...

Susuyordu...

Suskunluğu konuşuyor, suskunluğuyla ayağı kile belenmiş bir tarihi ayaklandırıyordu.

İki elini yüreğinin üzerine götürdü. "Kendi adıma Ermenilerden, Êzîdîlerden özür diliyorum.

Biz Kürtlerin de bu zulümde payı vardır…" dediğinde hüngür hüngür ağlamaya başladım...

Yan tarafıma oturan 80’lik anama baktım... Ak leçeğiyle gözlerini siliyordu.

"Ağla oğul ağla, ağlamak  ayıp değil" diyebildi.

Taş kesilmiş dört köşe suratlı averalardan ses çıkmıyordu.

Herzaman alışıla gelmiş, anlam gücünü yitirmiş cümlelerin altında eziliyorlardı.

Ahmet Türk yenilmişlerin, mağlup edilip yok edilmişlerin çığlığını özenle seçtikleri kelimelerle anlatmaya devam ediyordu..

"Türkler alışmışlar evin içindeki pislikleri halının altına süpürürler... Bu çeri çöpü halının altı da almıyor.

Bu kırımların bu vahşetin gizlenecek saklanacak bir yanı kalmadı."

Durdu yutkundu...

"Ermeniler artık yoklar hanesine kaldırıldı. İnanın Kürdistan’da Êzîdî kalmadı. Gidin görün Belçika, Fransa, İsveç’te yaşayan Êzîdîler Mardin’den daha çoklar...

Bu ayıbımızla yüzleşmezsek yüzsüzleşeceğiz."

Bir cümlelik konuşmasını irdelemeye kalkışsan bir kitap olurdu.

Çok kısa konuşuyordu. O konuşmaya başlayınca o stüdyoya onun ağır zehmi çöküyordu.

Elleriyle alnını oğuşturdu.

Sanki alnına biriken acıları sağaltıyordu…

Başladı Diyarbakır zindanlarında yaşananları anlatmaya...

"Çok film izledim 2. Dünya Savaşı'na ve Naziler’e dair. Size samimiyetle söylüyorum, o kamplarda insanları aç bırakmışlar, yok etmişler ama Diyarbakır Cezaevi’nde yaşananlar daha ağırdır. Pislik içindeki betonun üzerinde ısınmak için sırt sırta verirdik. 24 saat işkence vardı. Gardiyanların ellerindeki sopalarda ‘Allah yok Peygamber tatile çıktı’ yazardı. Lağım üzerinde yattık, 56 marş ezberlemiş olarak çıktım. Dışarı çıktıktan sonra aylarca akşamları marşları tekrarladım, tekrar girersem hiç olmazsa marşlar hazır olsun diye.”

Ahmet Türk karıncalanmış bir televizyon kanalında son bir umut olarak bunları dillendiriyordu.

Dağ taş ve hatta ölüm bile yorulmuştu...

İşi gücü yalan dolan, paragöz, darbedarlar o günlerde ‘barış, kardeşlik, özüm süreci’ vs dillerine peleseng etmişlerdi...

Çok geçmedi...

Dağ, taş, şehir, köy ve hatta mezarlıklar Kürdün başına yıkıldı.

Yeni yeniden Enver, Cemal ve Talat’lar işbaşındaydı.

Mezarlığa çevirdikleri Kürdistan’ın güneşini zindanlara doldurdular...

AHMET TÜRK tekrar zindanda.

Selahattin Demirtaş saz çalıyor, Ahmet KÜRT Oy Havar Havar kılamını söylüyor.

Bütün KÜRDİSTAN tek ses ‘Zulüm ile abad olanın sonu berbat olur’...

Çığlığını yükseltiyor...


cihanerdogan10@hotmail.com