Güler YILDIZ
Hepimizin sınıfta kaldığı buhranlı dönemler… Hiç yaşanmamış gibi bırakıyoruz duaları akıp giden günlere. Günler de öyle kendiliğinden akmıyor, huzurlu yatağını arayan su değil mübarek. Önüne geleni omuzlayan ve götürüp bir nar dalına dolayan bir heybet… Fil terbiyecisi gibi zaman. Kaçıp gidemeyeceğimiz anlaşıldığından ince bir saç teline bağlamış bizi. Silkinsek, şöyle bir yekinsek sarsacağız dünyayı 300 Spartalı kıvamında, ama nerede o yürek!
Afrikalı açlar, Avrupalı toklar masalları anlatmayalım birbirimize. En sonunda “ölüm”ün karnını doyurduğu bir sofradır şu hayat. Tekinsiz, mendebur ve hokkabaz bir açlıktır ölüm. Oturdu mu tas tabak, tas tamam olur bu diyarda.
Ölüm sade suya tirit bir eski, antik sözcük…
Ölmüş olması istenen bir sözcük. Ölmüş sözcüklerin kederi yüksüz olur... Ölmüş de ağlayanı olmayanların hem de… Sözcüklerle aramıza giren kara bela ölüm. Her şey ölüyor, “ölüm” asla! Ölümü öldürecek, yasını silecek, pasını gerecek bir dil henüz kurulmadı, ölmüş-kalmış hiçbir uygarlıkta. Zamanın efendisi olur da kelimelerin efendisi olmaz mı? Ölüm zamanın vaktinden evvel kırılmış kalemi, kesinleşmiş hükmüdür, adalet abla.
Tekneye “yarın” için binenler, “bugün” soluksuz inenler sadece “dün”e dair bir kısa haber, gazetelerin tek sütunda ittire kaktıra verdiği. Oysa sayıları bir manşetlik: Her defasında 700, 800, 900, 300… Öyle kalabalık kalabalık dolanıyorlar nar dalına. Akan değil, duran su! Durduğu yerde kuduran… Şımarık ve arsız sonra…
Ama ölmeli! Teorisyenler, falcılar, hepsi aynı fincanın dibini taramakta: Petrol savaşı, sonra su savaşı. Su için çok kanlar dökülecek, çook… Medeniyetler kaybolacak, insanlar toplu halde katledilecek! “Su heval, suu..” diye diye daha 13’ünde belki, bir bodrumda inleye inleye ölen bir çocuk vardı. Çıkmadı savaş, yatağından bir parça esnemedi bile su. İşte, ölsün su! Su ölsün! Ve onu doğuran hayat, ya da doğurduğu hayat!
Ve söz…
Psişik bir arka plan yoksa karışmayalım bence. Hayatı yaşına başına, dirhemine çekirdeğine bakmadan taşıyor cebinde, daha ne olsun! Yükü fazla sözün. Ama yine de bir yerde, şu tanrıların en çok kızdığı tunç devri insanına reva gördüğü cinsten olmayan bir linç lazım bize. Vura vura değilse de yonta yonta tutturabiliriz kendimize. Yoksa sözün belini kıran bi kazan dolusu eril söylenti ayyuka çıkar yine.
Ölüm bir netice… Yaşamsal meşguliyetlere galebe çalmamak için yokmuş gibi davrandığımız bir netice. Yaşamayı beceremediğimiz yerde tiyatrocu mu olacağız? Onu da beceremiyoruz işte… “Aslolan hayattır” ucuz hikmetiyle gömüp durduğumuz kelimelerin son fotoları yok instagramda, orda burada. Sebebi yok, netice de ölsün!
Dervişi de sabır yükünden kurtarmak lazım. Belki hiç istemedi adam/kadın, kibarlıktan atamadı sırtından ama kamburu çıktı taşımaktan. Sabrı kim emanet etti yarına? Ne hakla? Mesela bu sözcük, ölsün ve hatta idam edilsin! Sabredersen murada erersin diyenler geçmiş midir hiç geleceğin içinde? Eee, biliyorlarsa o tarafı, soralım: Sahiden film adı gibi mi, uzun mu sürüyor gelecek?
“Bundan sonrası sabır” yani beklemek, uzunca beklemek…
Söz ölsün, sözcük ölsün, sen kal baba!
Suya kanıp akma… Gidip bir nar dalına sarılma… Şimdilik en azından ne varsa buralarda…
Gitme, olur mu?