AHMET KAÐANASLAN*
Düşünceye pranganın vurulmaya çalışıldığı ağır tutsaklık koşullarında koyu karanlığın ve kanatan tel örgülerle çevrili yüksek duvarların işlemediği ve hapsedemediği, özgür yürek ve zihinlerden bir nefes, bir tutam ışık daha: “Cinsiyetçiliğin yaratımı/Çalınan Özgürlük”
Gülazer Akın deneme tarzında anlaşılır ve son derece sürükleyici ve akılcı bir dille kendi kendine sesli tartışır gibi, düşünce ve yoğunlaşmalarını, cinsiyetçiliğin inşa faaliyetlerinin yapı taşlarını çözmeye çalışmış bu mütevazI kitabıyla...
Yazar, hiçbir kaygıya düşmeden kitabın daha ilk cümlesinde adını çok net koymuş: “Bu taraflı bir çalışmadır. Adalet bazen böyle sağlanır” demiş. Hem ‘tarafgirliğin’ haklı gururu, hem de ‘çalışma’ demenin tevazuluğu isabetli olmuş. Uygarlığın adalet terazisini elinde tutan kadının sözde tarafsızlığının sembolü olan gözbağcığını çözmüş. Konu kadın olunca gözün haklı olarak arzdan arşa, ufuk çizgisinden evrene sonuna kadar açık olduğunu ve olacağını peşinen ilan etmiş. Hiç kuşku yok ki, gün gelir de bir mahkemeyi kubra kurulursa, bu mahkemenin hesap soran kürsüsünde ilk sırayı kadın alacaktır. Sanık sandalyesinde kimin oturacağını söylememize gerek yok sanırız.
Yazarın da haklı olarak eleştirdiği her şeyde bir ‘men’lik var, bir de buna ‘jineolojimen’i eklemenin alemi yok! Velev ki cüret edilse de o tarz bir girişimin hüsranla sonuçlanacağı kesin. O nedenle bu yazıyı haddimizi bilerek yazıyoruz; çünkü ne de olsa yazar gibi haklı bir gururu yaşamayan bir taraftayız.
Yazar “taraflı” olduğunu söylerken, kuru bir eşitlik peşinde de değil. Bunu hemcinslerine de önermiyor. İlkin ‘adalet’ diyor ve adaletin peşinde o. Bu nedenle “haremden”, “selamlığa” cepheden bir saldırıya geçiyor. Bunu yaparken de verili erkeğin nasırlarına basmaktan geri durmuyor. Çareyi ne haremde ne de selamda arıyor. Hele hele haremden selamlığa sızmaları “fahri erkekler” olarak değerlendirip eleştiriyor. Çözümü hareme biraz nefes, selamlığa ise biraz renk katmakta ise hiç mi hiç görmüyor. Sistem içi çözümlerin reddinden yola çıkarak Havvalaşmak değil, Lilitleşme diyor.
“Çalışmaya” ilişkin ise, tarihin karanlıkta bırakılan en büyük evrensel hırsızlığını aydınlatmak öyle kolay değil, aslında ince eleyip, sık dokumak gerekir. Bunu da ancak dişil bir sezgi, dişil bir akıl yapabilirdi. Denir ki, sorular dişil cevaplar ise erildir. Hakikate ulaşmak için cevapların huzurlu sığ limanında demirlemektense, soruların huzursuz edici engin denizde kulaç atmak gerekir. Gülazer Akın da ilkin kendi içsel ışıltısına bu çalışma vesilesiyle ulaşmak için bir arayış ve çabada. “Güneşin altında yeni söylenecek bir söz kalmadı” diyenlerden veyahut hakikati tükenenlerden değil. O söze ruh üfleyerek, onlara anlam katanlardan... Çalınan özgürlüğün asıl failini bulmak, nedenini, nasılını, niçinini ve sonuçlarını sorgulamak, mikro ve makro düzeyde cinsiyetçiliğin inşaa faaliyetlerinin tarihsel izleklerinin izini sürmek, bu inşanın yapı taşlarını çözmek için de yazar tırtıklayan dişil sezgiyle ve dedektif ruhuyla sorular sorar. Yanıtlardan sorular doğurtur, ta ki hakikate ulaşana dek. Söz konusu olan beşbin yıllık bir hırsızlama ve gasp. Hırsızlayan, maskelenmiş türlü türlü yanıltıcı libaslar giymiştir. Emeğin, artık ürünün hırsızlığından, gaspından önce gerçekleşmiş tüm dinlerce, tüm felsefelerce ve neredeyse sosyalizm iddialı tüm ideolojilerce kimisinin yok saydığı kimisinin inkar ettiği, kimisinin ise, “var” deyip sisler ardında bıraktığı ilk günahı, ilk suçu deşifre edip maskesini düşüren tüm libaslarından soyup “kral çıplak-adam çıplak” diyen Rêber’in öğrencilerine düşüncede çalınanı geri almak, hakikat aşkında erimek ve özgür eş yaşamı inşaa etmektir. Gülazer Akın’ın bu çalışması da bu yolda bir katkıdır. Kitap ağır teorik belirlemeler yapmadan bir tartışma ve sohbet havasında yazılmış. Ve keşke bu yön daha fazla geliştirilip Güneşin sofrasında Promete’nin tanrılardan çaldığı ateşin sıcaklığı ve aydınlığında tanrıçalar diyarı Zagroslara kurulmuş bir cem havasında kadınlı-erkekli yoldaşların tartışma ve sohbetlerini daha çok yansıtıyor olsaydı.
"Erkeği öldürmek” metaforu biz erkekler için ‘90’larda en çok konuşulan eleştirisi ve özeleştirisi yapılan, ki hala da öyledir. Zira meret dokuz canlı ve her öldürdüğümüzü iddia ettiğimizde kuyruğu kesilen kertenkele ve zombi misali yeniden diriliyor. İşte bu metaforu öğreniyoruz ki, kadın arkadaşlar kendileri için de kullanıyor. “İçindeki tanrıyı-erkeği öldürmek”ten söz ediyorlar. Kadının içine kaçmış bir erkekliğin çözüm olamayacağı net çiziliyor. Enki’nin beşbin yıl önce çaldığı özgürlük ilkin bir gasp ve teslim alma karşı devrimiyken kapitalist modernite ile “özgürlük” pazara sunulan “metaların kraliçesi” olmuştur. Yazarın da deyimiyle “madamlaşmak” bir yanılsamadan ibarettir. “Erkeğin arifi” ve “kadının dominantı” özgür bir toplum için yeterli olmayacağı kesin ama yazarın da söylediği gibi “özgürlük cenneti” bir ütopya olmanın ötesinde bir imkan, bir fırsat. Kadının öncülük ettiği bu yolun “özgürlük kavşağında” bu defa biz erkeklerin treni kaçırmaması, emeklemeden koşması umuduyla...
* Tekirdağ 1 Nolu F Tipi Cezaevi