Dünyanın Sokaklarını gene barikatlar arasından ve bir isyandan yazmak ne güzel şey. Hele bu sefer isyan yeri burası olunca tadına doyulmuyor. Herkes bana, burada ne zaman bir şey olacak diye sorduğunda; “Arjantin’de de her şey çok sakindi. Sonra 8 günde, 5 hükümet kovdular. İki başbakan çatıdan helikopterle kaçtı” diye anlatıyordum. Şimdi artık, burada bunu anlatmama gerek yok.  

 Bundan 3 hafta, isyandan 2 hafta önce, yine bu köşede yazmıştım; Castels; meydanlar, anıtlar ve anıtsal yapıları, ideolojik yapının taşıyıcılığını yapıyor diye tanımlarken, aksine bir meydanın, yılda bir kere de olsa, ele geçiriliyor olmasının, o ideolojiyi kırmak olduğunu da söylemek istiyordu mutlaka. Çok şükür ki 1 Mayıs İşçi Bayramı’nı Taksim Meydanı’nda kutlanmasını engellemek isteyerek, her geçen gün manasızlaştırılmış sokaklarımıza yine direniş ruhu katan hükümet oldu. Ortasındaki koca bir çukurla, karnı deşilerek yok edilmek istenen Taksim Meydanı, yine bir arzu nesnesi olarak, direnişin merkezi halini alıyor.
Lefebvre ise 1968 eylemlerindeki barikatları, okul işgallerini mekansallığa işaret eden bir şey olarak tanımlarken, tam anlamıyla 1 Mayıs meydanı olarak Taksim’i anlatıyordu. Barikatlar ve direniş, kendine mekan yarattığında siz artık mekanın ele geçirilmesinden mutlak olarak etkilenirsiniz. Uzun süre iktidar olmanın sersemleştirdiği, herhangi bir hükümetin kavrayamadığı tam olarak budur. Sizi oradan alaşağı edebilmek için mutlak olarak meclis binalarının, resmi konutlarınızın, ordularınızın sevk ve idare merkezlerinin, radyo ve televizyon istasyonlarının ele geçirilmesine gerek yoktur. Direnişin yarattığı mekan üzerine yürüyen mücadele, her şeyi belirler. Bir bakmışsınız kendinizi her şeye muktedir hissettiğiniz mekanınız, parlamento ya da başkanlık, başbakanlık binanız, dışarıdan kapısı kilitlendiğinde hapsedildiğiniz kafese döner. Nasıl ki Mısır’da Tahrir Meydanı yıktıysa kokuşmuş Mübarek rejimini, ya da Yunanistan’da Albaylar cuntasını Politeknik Üniversitesi işgali kovduysa, Taksim Meydanı da direniş mekanı olarak, simgesel bir iktidarkovar halini almıştır artık.”
Bu yazıdan iki hafta sonra isyan, ‘iktidarkovar’ meydanı, buna dahil olan Türkiye’nin diğer meydanlarını, henüz ‘Kafamı dinlemek için birkaç gün bir yerlere kaçsak ya Tayyip’ ile atlatılamayacak, her gün büyük yarıklar halinde izler bırakarak ilerliyor. Direnişin mekanının ele geçirilmesi inanılmaz yaratıcı sokaklar ortaya çıkardı. Aldırmayın komplo teorilerine, tam anlamıyla bir halk isyanı bu. Daha çok, içinde, sokakta olmayanların ve bir çok yenilginin diş izlerinin etkisiyle ortaya çıkan tahlil yorgunlarının endişelerini anlayın ama aldırmayın.*  Bütünüyle halkın karmaşık, kendiliğinden ve bu yüzden ele avuca sığmayan bir süreç şu ana kadar. Bundan sonra ne olacak  sorusuna geçip, kısa zamanda yazıyı bitirip, sokağa geri dönmek istiyorum.  
Doğrudan ve her yerde SSK’ları, yani ‘Sokak Savunma Komiteleri’ni yani bir başka demokrasi biçimini, radikal katılımcı bir demokrasi biçiminden başka bir çıkış yolu yok bence. Öyle büyük toplantılar filan yapmadan, herkesin kendi sokağında, mahallesinde, kaç kişi ve şekli önemli olmayan, sadece isyanın kendi iradesini yansıtabileceği bir araç olarak, Sokak Savunma Komiteleri- SSK’lar inşa etmek, yaygın, yatay, radikal bir katılımcı demokrasinin, barışın ve özgürlüğün kurucu unsurları olacaktır bence. Boş verin Anayasayı ve bir türlü yerine getirilemeyen sözleri, isyan kendi yolunu bulur ve unutmayın artık kolay kolay isyanı tadanlarla başa çıkamayacaklardır.
İsyanın neresindensiniz?
İçinden…
* İsyanı benden okumak isterseniz, Yurtdışı için yaptığımız, ANF’de de yayınlanan ‘Direnişin kronolojisi’