VEYSİ SARISÖZEN’in Pirsûs izlenimleri

Evet... Suruç’tan bakınca da öyle görünüyor. Yani Erdoğan’ın “ünlü şarkısı”nda dendiği gibi: “Her şey bana 2. Dünya Savaşı’nı hatırlatıyor.”
Şarkı gibi olsa da yapacak bir şey yok. Hakikat böyle. Hatırlayalım:
Alman Nazi orduları 1941 yılında Sovyetler Birliği’ne saldırdı. Sonra da Japonya ABD’yi Perl Harbour’da vurdu. Savaş, dünya savaşı haline geldi. 1942 yılında “mütteffik güçler” arasında, ABD ve İngiltere’nin Kuzey Batı Avrupa’da bir çıkarma yapması ve İkinci Cephe’yi açması konusunda bir anlaşmaya varıldı.
Ancak ABD ve İngiltere İkinci Cephe’yi hemen açmadı.
Bekledi. Bu “bekleme”nin amacı Sovyetler Birliği’nin son ana kadar yıpratılmasıydı.
Öyle de oldu. ‘42 yılına kadar on milyon insan kaybeden Sovyetler Birliği, İkinci Cephe’nin açıldığı ‘44 yılında bir on milyon insan daha kaybetmişti. Sonra İkinci Cephe açıldı.
Açıldıktan sonra, hiçbir “aşırı solcu” bile Sovyetler’i elbette “ABD desteğinde savaşmakla” suçlamaya yeltenmedi.
ABD ile ilgili benzerlik buraya kadar. “Bekleme” meselesi yani.
Elbette ne ABD o zamanki ABD ne de küçücük Kobanê Sovyet Rusya’nın benzeri. Ama şu var: ABD, DAİŞ’e karşı daha Musul işgal edildiği gün harekete geçseydi, Kobanê savaşı olmazdı. Beklediler. Şu anda Kobanê yıkıldı. İnsansızlaştı ve muazzam bir insani kayba uğradı. Ama direndi. DAİŞ’in saldırılarına karşı bu direniş dünyayı ayağa kaldırdı. “Dünya Kürtleri” aslında dünyayı ayağa kaldırdı. Daha fazla beklenemezdi. Beklenmedi.
Kötü mü oldu? Hayır. İkinci Cephe ne kadar iyi olduysa bu da o kadar iyi oldu.
Stalin İkinci Cephe açıldığı gün Roosevelt’e, ağzında piposuyla yarı müstehzi, “Spasiba” demişti.
Şimdi de Salih Muslim “Spas” demiştir heralde.
Şu hale baksanıza: Olaylar arasındaki benzerlik öyle ki, ABD’ye Rusça ve Kürtçe “teşekkür” sözcükleri bile birbirine ikiz kardeş gibi benziyor.
Ya Türkiye?..
Sınırlarını DAİŞ çetelerine açtığı için bizzat ABD tarafından suçlanan Türkiye şimdi sınırlarını Güney Kürdistan’dan gelecek askeri yardıma açma kararı veriyor. Yani son anda “değişime” uğruyor. Tıpkı Stalingrad savaşından sonra tutumunu yavaş yavaş değiştirmesi, İkinci Cephe açıldıktan ve Sovyet orduları Almanya’ya girdikten sonra da Nazi Almanyasına 1945 yılında “savaş ilan etmesi” gibi...
Yine de dünyaya iyi bakalım. Hç bir başarı gözleri kör etmesin.
IŞİD şu anda Musul’da “trilyonluk” bir petrol ve gaz zenginliğinin üstünde oturuyor.
Gevşeyen kaybeder.
YPG’nin silah sevkiyatı ile ilgili haberleri doğrulaması ve ardından Türk hükümetinin Güney’den gelecek Kürt ulusal yardımına “koridor” açtığını duyurması, Suruç’ta bir aydan fazla nöbet tutan kitle arasında içten içe inanılmaz bir sevinç şaşkınlığına yol açtı.
Herkes gelişmeleri yorumlamaya çalışırken, bir genç şöyle bağırdı:
“Demek ki Kobanê’de zafer kazanacağımızı tüm dünya anladı...”
Sonra ekledi:
“Düşseydik dostumuz olmazdı; düşmedik, şimdi dünya bizim dostluğumuzu kazanmak zorunda...”
Ben bu gencin peşine düştüm. Ama nasılsa izini kaybettirdi. O genci bir yerlerden gözüm ısırır gibiydi. Neredendi? Ovadan mıydı, bağdan mıydı, yoksa dağdan mıydı; yaşlı hafızam bir türlü çıkaramadı. Ama onun sözleri bir anda, hem benim hem de o küçük kalabalığın bilincinde berrak bir ışık yakmıştı.
Bombayı Kobanê direnişi “attırmıştı”; koridoru Rojava ve onunla omuz omuza savaşan Ağırnaslılar açtırmıştı.
İşte o koridordan şimdi YPG-YPJ’lilerin cenazeleri gelirken onların açtırdığı koridordan yeni cenazelerin gelmemesini sağlayacak olan yardımlar Kobanê’ye ulaşmak üzere...

Rehine: Yarını beklemeyeceğiz

Biz savaşın her anında kazanılan her küçük “zafere” sevinirken, birden bir başka sevinçli haberi özgür medyanın merkezinden duyduk: “Rehin Kobanêliler serbest bırakılmıştı.”
Bizim medya merkezinden Özgür Amed’le birlikte “özgür rehinelerin” bulunduğu Suruç ilçe binasına koştuk. Onlarla buluştuk. Kobanê Kantonu Halk Meclisi Eşbaşkanı Ayşe Efendi de onlarla birlikte HDP’lilerin sevincini paylaşıyordu.
Onlara, “Yarın birlikte Kobanê’de zaferi kutlarız” deyince iri yarı Kobanêli genç, gülerek şöyle dedi:
“Biz yarını beklemeyeceğiz!”
Evet! Kobanê de onları yarından önce bekliyor.
Ve oradakiler Ayşe Efendi’nin sürgündeki gençlere az önce yaptığı çağrıyı hatırlıyor: “Okul, çadır, cami köşelerinde beklemeyin, cepheye gelin!”
 
“Belki görürüm....”

Ben halka “seyrettirilen savaş” biliyorum. En son iki Irak savaşı halka TV’lerden “izlettirildi”.
Ama ben Suruç’a gelene kadar “halkın izlediği savaş”ı ne duydum, ne de gördüm.
Şu anda Kürdistan halkı, Kobanê savaşını Suruç’ta cami minarelerinden, evlerin damlarından “izliyor”. Her yerde, her küçük tepede onlarca “dürbünlü” insan, sanki birer kurmay subay gibi saatler boyunca Kobanê’yi gözetliyor.
Ve bunların arasında öyleleri var ki, sanırsınız cephede düşmanı gözetleyip ordulara hedef gösteriyor.
Tam böyle olmasa bile bu “dürbünlü savaş izleyicileri” olağanüstü bir “caydırıcılığa” sahip. Ne ordu, ne de polis onları bulundukları “mevzilerden” püskürtememiş.
Püskürtmek istemiş ama olmamış. Sınır bekçileri direnmiş. Ve şu anda bu “savaşı” “dürbünlü Kürt” kazanmış.
Savaşın “taktik” önemi sanılandan da büyük. Dediğim gibi, bu “dürbünlüler” sınır karakollarındaki askerin “hareket alanını” sınırlamış. Damlarda, tepelerde bulunan dürbüncüler en küçük DAİŞ “sızmasını“ ve “sızdırmasını” anında görüyor.
Ve görür görmez de, en az dürbüncüler kadar örgütlü bizim özgür medyamızın “uzun menzilli kameramanlarına” bildiriyorlar.
Bildirilir bildirilmez de, olanlar oluyor, hem Erdoğan-Davutoğlu takımı suç üstünde yakalanıyor hem de DAİŞ’çiler “doğduklarına doğacaklarına” pişman oluyor.
Ve sizler de TV’erin yayınlarında bu işlenen suçları belgesel olarak izliyorsunuz.
Elinde dürbünüyle bir “nöbetçi”yle konuşuyoruz. O, bir havan mermisinin namludan çıktığı andaki sesiyle hedefe düştüğü anda çıkan sesi arasında geçen zamanı “binbir bin iki, bin üç...” yöntemiyle sayıyor ve eğer “bin altı” dediğinde ikinci patlamayı duyarsa, “Demek ki” diyor, “DAİŞ havanı tam altı kilometre öteden patlattı.”
Savaşı “kendi gözüyle canlı izlemek” sanıldığı kadar “eğlenceli” bir şey değil. Çünkü elinde dürbünle Kobanê’de patlayan havan toplarının nereye düştüğünü tahmin etmeye çalışan erkek ve kadınlar, aslında kendi yakınlarının, çocuklarının, kardeşlerinin cephedeki kaderlerini anlamaya çalışıyorlar.
Ben orta yaşlı bir adama sordum: Böyle dikkatle nereye bakıyorsun?
“Oğluma...” dedi.
Şaşırdım. “Oğlunu görüyor musun?”
“Hayır”, dedi, “ama belki görürüm...”

Savaş sınırında bir parlamenter

Kobanê savaşında “sınır boyunu DAİŞ sızmalarına ve hükümet yardımına karşı savunma” direnişini gazetemiz adına izleme imkanı bulamadım.
Ama bu direnişi şu birkaç günlük Suruç gezisi sırasında ayrıntılarıyla eyleme katılanlardan dinledim.
Onlardan birisi de HDP’li vekil İbrahim Ayhan’dı.
Ayhan direnişin ilk gününden itibaren “alandan” ayrılmamış. Kimi zaman tarlada bir battaniyeye sarılarak uyumuş, kimi zaman arabasında sabahlamış, gece gündüz halkıyla birlikte olmuş. Polisin ve askerin saldırılarına halkıyla birlikte göğüs germiş.
İbrahim Ayhan gibi diğer pek çok HDP’li vekil ve pek çok seçilmiş Belediye Başkanı ve Meclis üyeleri, yozlaşmış “Türk parlamentarizminin” alternatifini bu sınır direnişi ve büyük serhildan boyunca adım adım örgütlemişler. Bir çoğu üzerlerindeki “milletvekili” kisvesini kaldırıp atmış, direnen halkla eşitleşmiş.
İbrahim Ayhan, Kobanê savaşında parlamento grubunun misyonunu aklımda kaldığı kadarıyla şöyle anlattı: Biz sınırın bu tarafında bir tür “savaş diplomasisi” yürüttük. Hem Türkiye’nin hem Rojava’nın ve hem de tüm Ortadoğu’nun ortak çıkarlarını temsil ettik ve DAİŞ saldırılarının bir an önce püskürtülmesi için AKP hükümetinin sorumluluklarını yerine getirmesi amacıyla mümkün olan her şeyi yaptık. Bu yapılanlardan biri, son on güne kadar uygulanan insanlık dışı engellemeleri kaldırmaktı; ağır yaralıların sınırda bekletilmesi yüzünden 12 insan hayatını kaybetti. Biz büyük çabalar harcayarak, nihayet son on gün içinde bu “bekletme” uygulamasının sona ermesini sağladık ve o günden beri yaralı tek bir insan kan kaybından yaşamını yitirmedi.
Elbette burada DAİŞ saldırısını yenik düşürmek için Türk devletinin bir “koridor” açmasını sağlamak amacıyla gerekli ortamı ve koşulları da oluşturmaya çalıştık. Sanıyorum, partimizin adına yaptığımız bu çalışmalar, “koridor” açılması için gerekli ortamın doğmasına yardımcı oldu.
Şimdi hala pek çok zorluk ve kasıtlı engelleme ve baskılar olmakla birlikte, durum eskisine oranla iyileşmiştir.
İbrahim Aydın “beş yıldızlı” otel lobilerinde değil, genzimizi yakan barut gazının etrafı kapladığı sınıra  “sıfır” Suruç’ta hem Türkiye Cumhuriyeti Devleti’yle hem de Kobanê Kantonu’yla resmi ilişkileri medya önünde şov yapmadan yürütmeye devam ediyor.
“Savaş diplomasisi” ve “devrimci parlamentarizm” işte böyle ölüm kalım günlerinde ete kemiğe bürünüyor...