Henüz “yeni”si inşa edilmiş değildir ama “eski” ölüm döşeğindedir...
Kürtler bakımından bölge statükosunun halen sürmekte olan bir başka gerçekliği daha vardır; o da, Kürtlerin bölünmüş olmasıdır.
Dolayısıyla, “statüsüzlük” her parçaya yayılmıştır ve şimdi her parçada çökmektedir. Ve bu çöküş ve yeniden inşa her parçanın kendi özgüllüğü içinde ele alınmalıdır...
“Statü”nün birbirine organik olarak bağlı iki unsuru var: Tanınma/ kabullenilme ve, bunun ayrılmaz parçası olan, “Varlık”tan kaynaklanan haklar...
Tanınacak olan “Varlık” nedir?
Bir millet...
Dolayısıyla, sözü edilen “statüko” bir “milli statüko” olmalıdır dogası gereği...
Bu, “milli eşitlik” olgusunu ve, “statü” bakımından yaşamsal olan, aslında “statü”ye somutluk ve anlam kazandıran “haklar” kavramını içerir.
Bu bağlamda “haklar”ın özü, özyönetim, yani kendi kendini yönetme, ilkesinde bulunur... Bir millet olarak, bütün manasıyla, bütün kurumlarıyla, hukuki, sosyal, politik bakımlardan kabul edilmek, başlangıç noktasıdır ama eksiktir. Bunun “statü”ye dönüşmesi, “özyönetim”le birlikte ancak mümkün olabilir.
Aynı zamanda bölgesel manada “statü”ye de işaret eden “bağımsız devlet”, yani “milli egemenlik” özyönetimin en üst düzlemidir... Konfederasyon, federasyon ya da özerklik öteki biçimlerdir...
Kürtler bakımından görülüyor ki, “biçim”, “statünün formu”, şimdilik, her parçada, farklı yapılanmalar ve modellerle oluşmakta...
Bağımsız ulus-devlet ya da federe biçim, iyi bilinen modeller. Batı ve Kuzey Kürdistan bağlamında en fazla tartışılan model ise, “özerklik.” Bir özyönetim biçimi olarak “Özerklik”...
Özerkliğe somutluk ve anlam kazandıran kimi unsurları şöyle sıralamak mümkün:
* Dilini, kültürünü yaşamak ve geliştirmek imkanlarına sahip olmak;
* Kurumlarını oluşturmak;
* Temsilcileri ve bayrağıyla, simgeleriyle toplumsal/ kamusal yaşama, hem yerel, hem merkez düzlemde, katılım;
* Doğal kaynaklar üzerinde tasarrufta bulunma imkanları...
Yani, farklılığın tescili; öztanım/ ayrışma/ kendi yaşam alanı sınırlarını belirleme; özörgütlenme/ kurumsallaşma...
Özgür yaşam...Özyönetim...
Ve elbette bütün bunların ve benzeri hakların yasal/ anayasal güvencelerinin oluşturulması...
Bir şey daha eklenmeli...
Halkların kendi kaderini özgürce belirleme hakkı saklı tutulmalı ki, hem gelecek kuşakların özgür iradesine ipotek konulmuş olmasın, hem de birlikte yaşama istencinin canlı tutulabilmesi için sürekli çaba gösterilirsin...
Boşanma hakkının, eşlerin evliliği sürdürme sorumluluğunu geliştiren bir işleve sahip olması gibi...
“Statü” sorunu, her parçadaki hakim devlet, rejim ve halkın bir sorunu öncelikle.
Dolayısıyla, örneğin Türkiye-Kuzey Kürdistan bağlamında, bir “Türk Sorunu”ndan da söz etmiş oluyoruz.
Önümüzdeki yazılarda, güncelden kopmuş görünme pahasına, bu güncel mesele, yapısal-genetik “Türkiye Sorunu” üzerinde duracağım. Önce belki görüntülerden hareket edeceğiz ama kabukları soya soya, öze, “çelik çekirdek”e ulaşmaya çalışacağız. Böylece, umuyorum ki, çözüm konusundaki Türkiye’ye özgü nesnel ve öznel sınırlılıkları ve bunların kaynaklarını saptamış olacağız.
STATÜ
Ortadoğu’daki başdöndürücü gelişmeler içinde en belirgin biçimde ortaya çıkan olgu, Birinci Dünya Savaşı sonunda kurulan “Ortadoğu Düzeni”ndeki “statüsüz Kürt” olgusunun sürdürülemez hale gelmiş olmasıdır.