
Genel olarak statükonun koruyucu ve kollayıcısı görevini hukuk devleti olmanın gereklerine tercih eden Türk yargı rejimi, Kürdistan meselesi bağlamında ise adalet ve toplumsal barışı tesis etmek bir yana, devletin bilinen baskı ve şiddet politikalarını düpedüz meşrulaştıran ve yeniden üreten bir rol oynadı. Gerçekte, Kürtlerin varlığına, siyasal ve toplumsal taleplerine karşı yargısal ve yargısız infazlar Cumhuriyet tarihi kadar eskidir. Örneğin, 1970’lerin başında Kürt devrimci ve aktivistlerine karşı yürütülen Devrimci Doğu Kültür Ocakları davasına bakan savcı, Kürtlerin varlığını savunmayı ‘vatanın ve milletinin bölünmez bütünlüğüne’ aykırı bulurken, ırkçılığa methiye düzmekten geri durmamaktaydı. Savcıya göre Türk anayasası soyut bir ırkçılıktan ziyade ‘birleştirici, idealist, ilerici ulusal bir ırkçılıktan’ hareket etmekteydi. Öyleyse Kürtlerin varlığından sözetmek ancak bölücülük olabilirdi!
Keza, 1990’lı yıllarda Kürt parti ve hareketlerinin ademi-merkeziyetçi, otonomi ve/veya federalizm modellerinine yönelmesi, yargının yeni infazlarına maruz kalmasını önleyemedi. Aksine, Kürdistan meselesi bağlamında bilinen ‘bölücülük’ argümanına ‘bölgecilik’, ‘federalizm’ ve ‘özerklik’ gibi talepler de eklenerek yeni suç unsurları icat edildi. Anayasa Mahkemesi 1993 yılında Halkın Emek Partisi’nin (HEP) kapatılması kararında olduğu gibi parti kapatmayla ilgili bir dizi kararını bu gerekçelere dayandırmaktaydı. Kürtlerin milli varlığını iddia etmenin ‘ırkçılık’, hak ve eşitlik taleplerini ‘azınlık yaratılması‘, otonomi veya federasyon taleplerini ‘bölgecilikle’ damgalayan Anayasa Mahkemesi, sözkonusu kararlarını bir yandan “vatanın milleti ve devletiyle bölünmez bütünlüğü” dayandırmakta, diğer yandan devletin “tekil” karekteriyle açıklamaktaydı. Türklüğe atfedilen tek dil, tek bayrak, tek vatan, tekil devlet v.b. özellikleri (tekillik ve tekçilik) en yüksek ‘hukuk’ normu olduğuna göre başta Kürtler olmak üzere Türk-olmayan halkların varlığı, eşitliği ve nihayet eşit korunma hakkı sözkonusu dahi edilmemeliydi.
AKP Hükümeti, kitleselleşen siyasi statüyü hedefledi
Anayasa Mahkemesi daha sonra (2008) başka bir parti kapatma davasına ilişkin kararında (HAK-PAR) federasyon savunusunu bu partiyi kapatma gerekçesi yapmaması, önemli bir değişikliğe işaret etmekteydi. Ancak, AKP Hükümetinin Kürdistan meselesi bağlamında bir ‘paradigma değişikliği’ gerçekleştirdiği iddiası en iyi ihtimalle kanıtlanmayı bekleyen bir iddiadır. Hükümet, ana akım Kürt siyasi temsilini ortadan kaldırmaya yönelik politikalarını olanca hızıyla sürdürürken başta anadille eğitim hakkı olmak üzere Kürtlerin kendini yönetme taleplerinini içerde ve dışarda önleyen ve baskılayan bir tutum sergilemektedir. ‘KCK davası’ adı altında ana akım Kürt siyasetine karşı yaygın ve sistematik bir şekilde yürütülen kitlesel tutuklamaların da esas olarak kitleselleşen siyasi statü taleplerini ve özyönetim oluşumlarını hedeflediğini belirtmek gerekir. Bu bağlamda, yargının da Kürtlerin demokratik hak ve taleplerini yasaklama ve suç kategorisine dönüştürme çabaları farklı biçimlerde devam etmektedir.
Buna karşın, gerek Türkiye’de gerekse bölgesel düzeyde Kürdistan meselesi bağlamında yaşanan gelişmeler, Kürtlerin statü ve kendini yönetme taleplerini can alıcı bir safhaya taşıdığı görülmektedir. Bu da, bizi statü taleplerinin siyasi içeriği, hukuku dayanakları ve bireysel haklarla ilişkisine götürmektedir. Ancak bu tartışmada yol alabilmek yani bir bütün olarak daha demokratik, yaratıcı ve özgürlükçü kavram ve çözümlere ulaşabilmek için iki noktanın altını önemle çizmek gerekmektedir. Bunlardan birincisi, bilgi-bilimsel düzeye aittir; ve bu coğrafyada yüzyıldır yaşanmış ve yaşanmakta olan sorunlar, çatışmalar ve bu çatışmaların niteliği ve sonuçlarına dair sarih ve sağlam bulgulara sahip olmayı gerekli kılmaktadır. İkincisi, uluslararası hukuk sözleşmelerinin sunduğu kavramsal çerçeve ve ülke deneyimleriyle üretken bir şekilde ilişki kurmayı gerektirmektedir.
Bir madalyonun iki yüzü: Bireysel ve grup hakları
‘Grup hakkı’, herşeyden önce grubu oluşturan tek tek üyelerden ziyade bizzat grup üzerinden tarif edilen bir haktır. Bu itibarla, grubun bağımsız bir varlık olduğunu, kendi başına bir bütünselliğe, kimliğe ve sürekliliğe sahip olduğunu ve dolayısıyla onu oluşturan tek tek bireylere indirgenmeyeceğini ima eder. Bir grubun varlığı onu oluşturan dil, inanç sistemi, ortak tarih ve toplumsal şartlar gibi nesnel olarak kabul edilen özelliklerin yanında, grup mensuplarının ortak iradeyle davranması, dayanışması, sorumluluk taşımaları gibi öznel boyutlarla yakından ilgilidir.
Lakin daha felsefi bir planda, grup hakkına ilişkin biri bütünsel biri de ampirik diyecebileceğimiz başlıca iki yaklaşımdan bahsedilebilir. Bütünsel yaklaşım en geniş biçimiyle bütünün kendisini oluşturan parçalardan daha fazla ve daha farklı bir yapı olduğu varsayımına dayanmaktadır. Ampirik bakış ise bütünü; kendini oluşturan parçaların toplamından ibaret olduğu kabulüne dayanır.
Bütünsel yaklaşımın en yalın ve dolaysız ifadesini ise hiç kuskusuz kendi geleceğini tayin (self-determination) hakkında bulabiliriz. İkiz sözleşmeler olarakta bilinen ve nihayet 15 Ağustos 2000’de Türkiye tarafından da imzalanan Birleşmiş Milletler Siyasi ve Medeni Haklar Uluslararası Sözleşmesi ve Birleşmiş Milletler Ekonomik Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin her ikisinin de 1. maddesi şu hükmü içermektedir:
“Bütün halklar kendi kaderlerini tayin hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve, ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler”.
Görüldüğü gibi burada özne grubun kendisidir; halktır. Buna göre halk(lar) kollektif davranma kapasitesiyle donanmış, karar alma yetisi ve yetkisi olan bir varlıktır. Bu manada halk, hakkın taşıyıcısıdır; belirleyendir ve kendini oluşturan tek tek bireylere indirgenemeyecek bir bütündür.
Geleceklerini kendileri belirleme hakkı...
Halkların hakların taşıyıcısı olduğuna dair anlayış sadece BM’nin görece ‘eski kuşak’ sayılabilecek hukukuyla sınırlı değildir. Bu mevzu aynı zamanda yeni dönem (Sovyetler Birliğini varlığına son verilmesinden sonra) sözleşmelerinin de temel konuları arasında yer almaktadır. Örneğin, Birleşmiş Milletler Yerli Halklar Hakları Bildirgesi (2006), bu anlayışın bir başka ifadesi olarak karşımıza çıkmaktadır. Bildirgenin girişinde yerli halkların diğer haklarla eşit olduğu kabul edilirken, “halkların haklarının farklı olabileceği, halkların kendilerini farklı bir şekilde adedebilecekleri ve onlara bu özellikleriyle saygı gösterilmesi gerektiği” vurgulanmaktadır. Buradan hareketle, “ulusal, ırksal, dini, etnik ve kültürel farklılıklar temelinde bazı halkların ve bireylerin diğerinden üstün olduklarını ileri süren veya böyle bir iddiada bulunan tüm doktrin, politika ve pratiklerin ırkçı, bilimsel olarak yanlış, yasal olarak geçersiz, ahlaki olarak kınanacak ve sosyal olarak haksız olduğu” beyan edilmektedir.
Birleşmiş Milletlerin ilgili sözleşmelerine atıfla bildirgede bütün halkların kendi “siyasi statüsünü belirlemekte ve ekonomik, sosyal ve kültürel kalkınmalarını sağlamakta özgür oldukları anlamına gelen kendi geleceklerini kendileri belirleme hakkını“ bir kez daha teyit edilmektedir. Bildirgenin 3. maddesi, yerli halkarın bu hakkın tabiiati dolayısıyla kendi siyasi statülerini belirleme noktasında izlenecek yolu özgürce seçme hakkına sahip oldukları vurgulanmaktadır. 4. madde, bu hakkın özerklik veya kendi kendini yönetme (self-government) biçiminde gerçekleştirilebileceği; bunun için gerekli tahsisatın ilgili devletçe sağlanamasının gerekli olduğu belirtilmektedir. Bildirgenin 1. madddesi yerli halkların bütün haklarını ve temel özgürlüklerini kollektif ve bireysel olarak kullanabilecekleri teyit etmektedir.
Uluslararası hukuk açısından öz-yönetim esas itibariyle self-determinasyon hakkının ayrı bir devlet kurarak gerçekleştirilmesi yerine mevcut sınırlar içinde kullanılmasıdır. Bu model, konuyla ilgili en yetkin uluslararası hukuk metinlerinde biri olan Ulusal Azınlıkların Kamusal Yaşama Etkin Katılımına İlişkin Lund Tavsiyeleri (1999) göre, azınlıkların kamusal yaşama etkin katılımlarını sağlama amacıyla bölgesel (territoriyal) ya da bölgesel olmayan veya ikisinin bileşimi olan düzenlemeleri kapsamaktadır. Territoriyal özerklik, öncelikle otonom yapının bölgesel bir temelde tanımlanmasına dayanmaktadır. Bunun bir gereği olarak özerk statü, belli bir etnik gruba ait olmasından bağımsız olarak, ilgili bölgede yaşayan bütün bir halka hasredilmektedir. Buna karşın, territoriyal olmayan özerklikte özerk yapı bireysel eksende tarif edilmektedir. Böylece belli bir etnik gruba verilmiş haklar, ilgili devletin neresinde yaşadıklarına bakılmaksızın, bu gruba mensup bireyler tarafından kullanabilmeleri mümkün olmaktadır. Ancak bu iki model birbirine alternatif olmaktan ziyade ilgili ülkenin somut durumu ve koşullarına göre pratikte birleştirilerek uygulanabilmektedir.
‘Hakların ve özgürlüklerin ortak kullanımı’
BM sözleşmelerine grup hakları bağlamında bütünsel bir anlayış damgasını vururken mesela Avrupa Konseyi Ulusal Azınlıkların Korunması İçin Çerçeve Sözleşmesi (1995) daha ampirik ve devlet merkezli bir yaklaşım egemen olduğu dikkat çekmektedir. Sözleşme, hakların kollektif kullanımını teyit edilirken, azınlık haklarınin terminolojik olarak “kollektif haklar” bağlamında ele almaktan kaçınmaktadır. Bununla birlikte, sözleşmede başta dil hakları olmak üzere diğer bazı azınlık haklarının doğası gereği kollektif bir boyut taşıdığı vurgulanarak, “hakların ve özgürlüklerin ortak kullanımı” (joint exercise of the rigths and freedoms) yaklaşımı benimsenmektedir.
Bu anlayışın bir sonucu olarak, Çerçeve Sözleşmesine dair Açıklayıcı Rapor (1995) 37. paragrafında “Hakların kullanımının bireysel ve başkalarıyla birlikte” (individually as well as in community with others) gerçekleştirilebileceği vurgulanırken ‘başkaları’ ibaresinin nasıl anlaşılması gerektiğine de açıklık getirilmektedir. Buna göre ‘başkaları’, aynı azınlığa mensup kişileri kapsayabileceği gibi başka bir azınlık grubu ait olan şahısları veya çoğunluğa mensup kişileri de kapsayabileceği belirtilmektedir.
Sözleşmenin uygulamasıyla ilgili 24 Nisan 2012 tarihinde kabul edilen 3. Konusal Yorum metninde halkların / azınlıkların haklarını toplu / kollektif / ortak bir şekilde kullanma hakkını garanti altına alırken, aynı zamanda hiç kimsenin belli bir gruba mensup olmaya zorlanmayacağı; böyle bir tercihte bulunmaktan veya bulunmamaktan dolayı ayrımcılığa tabii tutulmaması gerektiği özenle belirtilmektedir. Buradan hareketle, kişinin seçme özgürlüğü ve kendini özgürce özdeşleştirme hakkına (principle of free self-identification) saygı duyulmasını ve bu yönlü tercihlerinden dolayı haksızlığa maruz kalmaması güvence altına alınmaktadır. Aynı şekilde çoklu mensubiyet hakkı (multiple affilitation) teyit edilmektedir.
Toplu hak kullanımının bir gereği olarak Çerçeve Sözleşmesinin 15. maddesi taraf devletlerin “ulusal azınlıklara mensup şahısların kültürel, sosyal ve ekonomik hayat ile kamu işlerine, özellikle kendilerini etkileyenlere fiili katılımları için gerekli şartları” yaratmakla yükümlü olduğunu belirtilmektedir. Sözleşmenin 4. Maddesini ikinci 2. bendi “Kanun önünde eşitlik hakkını ve kanunlarca eşit olarak korunma hakkı garanti altına almaktadır. Bu eşitlik anlayışının bir gereği olarak aynı maddenin ikinci bendinde taraf devletler “bir ulusal azınlığa mensup fertler ile çoğunluğa mensup olanlar arasında, ekonomik, sosyal, politik ve kültürel yaşamın tüm alanlarında, tam ve etkin bir eşitlik sağlamak amacıyla uygun tedbirlerin alınmasını” akdetmektedir. Sözleşme, taraf devletleri hem tam ve etkin eşitlik yönünde tedbirler almaya hem de ulusal azınlığa mensup fertlerin özel koşullarını dikkate alacak şekilde davranmaya yükümlü kılmaktadır.
Sonuç yerine
Uluslararası sözleşmeler, ayrı kültürel ve milli toplulukların belli bir azınlığa / gruba / topluluğa mensup olmak ve bu yönde bir tercihte bulunmaktan kaynaklanan haklarını ve öz-yönetim taleplerini en başta demokrasi, modern hukuk ve hukuk devleti olmanın bir gereği olarak görmektedir. Birleşmiş Milletler hukukuna göre geleceğini belirleme hakkı amir bir hüküm olma özelliğini korurken pratikte bu hakkın halkların ve kültürlerin siyasi ve hukuki eşitliği ve bu temelde kamusal yaşama katılımını gerçekleştirebilecek şekilde kullanılmasına öncelik verildiği gözlenmektedir.
Meseleyi bireysel veya toplu haklar arasındaki ilişki bağlamında ele alarak bir sonuca varmak gerekirse, şu noktaları vurgulayabiliriz. Belli bir topluluğa mensup olan ve bu mensubiyeti tercih eden insanların, bu tercih ve mensubiyetten doğan haklarını hem kollektif hem de bireysel olarak kullanabilmelidir; ve bunu yaparken hiç bir ayrımcılığa tabii tutulmamaları gerekmektedir. Aynı kural, ve dolayısıyla koruma hakkı, bir gruba mensup olduğu halde bu mensubiyet konusunda tercihte bulunmayan insanlar için de geçerlidir. Sonuç olarak bir hakkın ‘bireysel’ hak olarak tanımlanması, o hakkın milyonlarca insan tarafından kollektif bir şekilde kullanılmasına engel değildir; tam tersine, bizzat bunu ifade eder. Ancak sözkonusu haklar toplu olarak ve bilhasssa siyasi bir statü elde edilmesi yönünde kullanıldıkları taktirde, sınırları değiştirme anlamına gelecek ayrı bir devlet kurmak yerine, halkların eşitliği, özgürlüğe ve kendini yönetme özgürlüklerine engel teşkil eden siyasi sistemlerin değiştirilmesi seçeneği öncellik kazanmaktadır.
Kürdistan meselesinin ne şiddetle yöntemleri ne de ‘algı ve beklentilerin yönetilmesi’ gibi Goerge Orwell’in totaliter rejim tasvirlerinden ödünç alınabilecek cinsten manipüaltif tekniklerle çözülecek bir mesele olmadığı, esas olarak rejimlerin ve / veya sınırların değişmesiyle ilgili bir mesele olduğu her geçen gün daha sarih bir şekilde ortaya çıkmaktadır.
***
DR. NAİF BEZWAN*
nbezwan@arcor.de
* Dr. Naif Bezwan, Almanya’da Soysal Bilimlerden mezun olduktan sonra Siyaset Bilimi dalında doktora çalışması tamamladı. Bu çalışma “Türkiye ve Avrupa. Türkiye Cumhuriyeti’nin Devlet Doktrini, Avrupa Birliği’ne Giriş Süreci ve Kürt Milli Meselesi” adıyla 2008 yılında Almanca yayınlandı. Dr.Bezwan, halen Osmanlı’nın son dönemi, Cumhuriyet tarihi, Türk iç ve dış politikası, güç paylaşım sistemleri, özyönetim modelleri ve Kürdistan meselesinin ulusal ve uluslararası boyutuyla ilgili olarak çalışmalarını sürdürmektedir.