Erdoğan ve AKP siyasal İslam'ın zirvesi olarak tek parti iktidarı oldular.

Vesayete-statükoya son verip ileri demokrasiyi kuracaklardı. Kürt sorunu, Alevi sorunu, azınlıklar sorunu vb. kangren olmuş her yarayı demokrasi içinde çözeceklerdi. Hepsi için büyük törenlerle birer açılım süreci başlatılmıştı.

Türkiye bütün İslam alemine örnek-model ülke olacaktı.

İslam'ın demokrasi içinde iktidar olarak var olabileceğini kanıtlayacaklardı.

Hayali bile çok hoş olan bu sözlere iç ve özellikle de dış kamuoyundan büyük destek verildi.

Bu destekle bütün sorunlar çözülmese de, yaratılan umutlarla sorun olmaları ertelenmişti. Ya da sorunlar dondurulmuştu.

Taşeron sistemiyle işçi sınıfı saf dışı edilmişti. Sendikaların içi boşaltılıp etkisiz hale getirilmişti.

Ordu içindeki geleneksel statükocu çizgi Ergenekon-Balyoz operasyonlarıyla tasfiye edildi. Bu bahaneyle her türlü muhalefet de ezildi. Hukuksuzluklara karşı çıkan her kim olursa olsun darbecilikle, Ergenekonculukla suçlanıp susturuluyordu. O günlerde FETÖ ile balayı yaşayan Erdoğan keyfinden bayram ediyordu. "Ergenekon'un savcısıyım" diyordu. AKP şefleri "Onlar artık bize topuk selamı veriyor" diyorlardı.

2012 sonunda başlayan Öcalan ile diyalog süreci 2013 Newroz'unda resmen ilan edildi. İki yıl süren bu diyaloglar sonucu 28 Şubat 2015 tarihinde Dolmabahçe mutabakatı ilan edildi. 7 Haziran'da ise genel seçimler yapılacaktı. Bütün engellere, saldırılara rağmen HDP'nin barajı aşması, AKP'nin tek parti iktidarına son verilmesi kesinleşmişti. Bu Erdoğan'ın tek adamlık, başkanlık ve bütün hayallerinin suya düşmesi demekti. 100 yıllık statükonun gerçekten sona ermesi demekti. İşte bu korku içinde hepsi de birleşti. Ergenekoncularla birleşen Erdoğan Dolmabahçe mutabakatını çöpe atarak Kürtlere karşı saldırıları başlattı. Öcalan o günden beri ağır tecrit altında. Ailesiyle bile görüştürülmüyor.

Erdoğan, 7 Haziran seçimlerinde HDP'nin zaferini engellemek istedi, beceremedi. Ama seçim sonuçlarını geçersiz hale getirdi. AKP-MHP ve CHP gayri resmi olarak tek cepheyi kurdular. Halkın iradesine karşı ilk darbeyi yaptılar. Kürdistan'da birçok şehri yerle bir ettiler. Sokağa çıkma yasakları, imha operasyonları başladı. Bu şartlarda yenilenen 1 Kasım  seçimlerinde AKP "Ya kaos ya biz" şantajıyla yeniden tek parti olarak iktidara geldi.

O günden beri açık olarak faşist bir darbe yönetimi hüküm sürüyor.

Daha Nisan ayında, Kürdistan'da halka yapılan zulmü dile getiren Ferhat Encü AKP'liler tarafından linç edilmek istenerek susturulmuştu. "Güvenlik güçleri halka zulmetmez. Vatanı koruyor" diyorlardı. İki ay sonra, o subayların çoğu 15 Temmuz darbesinde yer alınca, AKP'liler onlara "Asker elbisesi içine girmiş teröristler" dediler. Sokaklarda linç ettiler.

15 Temmuz darbesinden sonra ilan edilen OHAL uygulamalarına bakarsak, halka karşı esas darbenin Erdoğan-Ergenekon ittifakı tarafından yapıldığını görürüz. CHP-MHP de bu darbenin destekçisidir. Zaten demokrasi şöleni denen Yenikapı'daki şov da bunun ispatıdır.

Onlar, diyalog-çözüm sürecine son vererek darbeler sürecini başlattılar. İçte ve dışta savaş düğmesine bastılar.

Tek parti, tek adam, istikrar, huzur, kalkınma diyerek 14 sene iktidarda kaldıktan sonra memleketi getirdikleri yer burasıdır.

Şimdi bütün suçu dış güçler, ajanlar, üst akıl vb. palavralarla başkasına atıp hesap vermekten kurtulacaklarını sanıyorlar.

"FETÖ bizi kandırdı" diye ağlarken şimdi de diğer tarikatlara sarılıyorlar. Onlara da ne isterlerse veriyorlar mı, ya da ne veriyorlar, kimin sırtından veriyorlar daha sonra ortaya çıkar.

Halkların mücadelesiyle, ırkçı-ulusalcı kalıplar da, Türk-İslam sentezi denilen sahte dinci-milliyetçi kalıplar da kırılmıştır.

Şimdi statükocular ile siyasal İslamcılar birbirlerine dayanarak ayakta kalmaya çabalıyorlar. Bu amaçla her türlü zorbalığı, savaşı gündeme getiriyorlar. Ama aslında ikisi de çökmüştür.

Demokrasi şovu çoktan bitmiştir. Faşist Erdoğan darbesine karşı özsavunma ve direniş süreci başlamıştır. Bu süreci halkların demokrasi şöleniyle bitirmek için ayağa kalkma zamanıdır.