Stefan Zweig: Kendini buldu ve öldürdü

Dosya Haberleri —

22 Şubat 2021 Pazartesi - 22:29

Stefan Zweig, 79 yıl önce, sürgün yurdu Brezilya’da, eşiyle birlikte intihar etti. Edebiyatıyla insan psikolojisine hâkimiyetini gözler önüne seren bir yazarın kendini öldürmesi, geçen on yıllar boyunca sürekli gündem olmaya devam etti. “Kendini bulmuş olan kişinin yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur” demiş Zweig’i bu sona sürükleyen neydi?

RÛBAR ERDEM

 

Stefan Zweig, bundan 79 yıl önce Brezilya’da eşi Lotte ile birlikte intihar ettiğinde dünya, karanlık ve çılgın zamanlardan geçiyordu. Almanya’da Hitler iktidardaydı, ülkenin solcu ve özgürlükçü aydınlarının önemli bir bölümü sürgündeydi. Sadece her gün daha da boyutlanan savaş değil, faşizmin Almanya’dan dünyaya yayılan görüntüleri de insanlığa dair umut ve inançta onulmaz yaralar açıyordu. Dünyayı derinden sarsan, özellikle Avrupa’da toplumların ve bireylerin ruh hâline de ciddi etkilerde bulunan bu günlerin kitaplara ve yazarlara yansımamasının olanağı yoktu.

Albert Camus’nün “Yabancı”sı ve “Sisifos Söyleni” (ikisi de 1942), Horkheimer ve Adorno’nun “Aydınlanmanın Diyalektiği” (1944), Sartre’ın “Kapalı Toplum”u (1945) ve George Orwell’in “Hayvan Çiftliği” (1945), bugünlerde yayımlandı. Hepsi de dönem aydınının topluma dair karamsarlığını, umutsuzluğunu görünür kılıyordu. Aynı günlerde ABD’nin küçük bir kenti olan Ossining’te sürgünde olan Stefan Zweig da otobiyografik eseri “Dünün Dünyası”nı yazacaktı. “Anlatacaklarım sadece benim yazgım değil, bütün bir neslin yazgısı” diyen Zweig, güzel ve hatırlanmaya değer neredeyse ne varsa dün’e bırakacak, bugün’ü ise ancak dün’deki güneşli günlerin kopkoyu gecesi olarak betimleyecekti.

 

Viyana’da, zengin bir ailede

Stefan Zweig, Almancanın bugüne kadarki belki de en çok okunan yazarıydı; üstelik bu başarıya öldükten sonra değil, henüz yaşarken ulaşmıştı. Avusturya’nın başkenti Viyana’da, 28 Kasım 1881’de, oldukça zengin bir Yahudi tekstil işletmecisinin oğlu olarak dünyaya geldi. Ailesi dindar değildi ve oğulları Stefan Zweig da kendini “Tesadüf eseri Yahudi” olarak tanımlayacaktı. Liseyi Viyana’da bitiren Zweig, üniversite eğitimini de kentin üniversitesinde, felsefe bölümünde aldı. Henüz 16 yaşındayken ilk şiirleri dergilerde yayımlandı; 20 yaşındayken ilk şiir kitabı “Gümüş Teller” (1901), 23 yaşındayken ilk öykü kitabı “Erika Ewald’ın Aşkı” (1904) yayımlandı.

Zweig, gerçek bir burjuva hayatı sürüyordu. Şık salonlarda davetler veriyor veya davetlere katılıyor, çokça seyahat ediyordu. 1910’da Britanya Hindistanı ile Hollanda Doğu Hint Adaları’nı, 1912’de ise Amerika’yı ziyaret etti; buralarda daha sonra uzun süre mektuplaşacağı çok sayıda yazar ile tanıştı. Sanatla kurduğu ilişkide burjuva keyifleri de eksik değildi: Tanınma da bulmuş bir otograf koleksiyoncusuydu.

 

Savaşta ‘süngüsüz’ iş

Tam da bu günlerde 1. Dünya Savaşı patlak verdi. Zweig, silahlardan ve savaştan kelimenin gerçek anlamıyla nefret ediyordu; cepheye gitmek ihtimali bile onu uykularından ediyordu. Ne ki genç bir yurttaş olarak savaşta görev almak zorundaydı. Dünün Dünyası’nda anlattığı üzere, orduda yüksek bir subay olan bir arkadaşının araya girmesi sayesinde savaş arşivinde bir görev bulmayı başardı. Kendisi kadar şanslı olmayan ve cepheye gönderilen iyi arkadaşı şair Rainer Maria Rilke’yi de yanına aldırmayı başarmıştı. Üstlendiği işe dair daha sonra şu cümleyi kuracaktı: “Bu, övünülecek bir iş değil ancak bana bir Rus köylüsünün bağırsaklarını süngüyle delmekten daha uygun geldi.”

Arşivdeki görevinden 1917’de azat edilen Zweig, hazırladığı bir tiyatro oyunu sayesinde İsviçre’ye taşınma olanağı buldu ve savaş bitene kadar tarafsız topraklarda, Zürih’te yaşadı. Savaş bittikten sonra satın aldığı Salzburg’taki Paşinger Şatosu’na yerleşen Zweig, milliyetçiliğe ve rövanşçılığa karşı duruşunu açıkça ortaya koymaya başladı. O, “Avrupa’nın ruhsal birliğinden” yanaydı. 1920’li yıllarda çoğu büyük başarılar elde etmiş anlatı ve öykü kitapları yayımladı; 1927’de yayımlanan “İnsanlığın Yıldızının Parladığı Anlar”, bunlar içinde en başarılılarından biriydi.

 

Nazi iktidarından sonra

Ne ki kısa bir süre sonra, Zweig’in belki de “insanlığın yıldızının söndüğü an” olarak betimleyeceği günler gelecekti: Almanya’da nasyonal sosyalistler, 1933’te iktidar oldu. Nazilerin paramiliter gücü SA (Sturmabteilung: Taarruz Bölüğü), Avusturya’da da güç kazanıyordu. Zweig, daha ilk günden, Nazi tehlikesini oldukça ciddiye alıyordu. 1934’ün 18 Şubat’ında, “Avusturya İç Savaşı” ya da “Şubat Ayaklanması” olarak anılan sosyal demokratların Avusturyalı faşistlerle çatışmaları ardından Zweig’in evi, Avusturya Sosyal Demokrat İşçi Partisi’nin silahlarını sakladığı şüphesiyle arandı. Zweig, bundan iki gün sonra Londra’ya doğru hareket eden bir trene binmişti bile.

 

Yakılacak kitaplar listesinde

Almanya’da Zweig’in kitaplarının önce yayını durduruldu. 1933’ün Mart ayında senaryosu Zweig’in hikâyesine dayanan “Yakıcı Sır” (Brennendes Geheimnis) filmi sinemalarda gösterilmeye başlandı; ancak film, adı Hitler’i iktidara taşıyan “Reichstag Yangını”nı hatırlattığı için yasaklandı. Alman komponist Richard Strauss için yazdığı “Suskun Kadın”, önce Hitler’in doğrudan izniyle Dresden Operası’nda sergilendi; ancak daha sonra Zweig’in Yahudi olması dolayısıyla gösterimler iptal edildi. Zweig’in kitapları, “Yakılacak Kitaplar” listelerine eklendi; 1935’te ise yazar, “Yasaklı Yazarlar” listesine girecekti.

İkinci Dünya Savaşının başlamasıyla birlikte Zweig, Britanya vatandaşlığına geçti. Eşiyle birlikte Londra’dan Bath’a taşındı, Balzac’ın biyografisini yazmaya başladı; 1939’da daha sonra “Sigmund Freud’un Tabutu Başında Sözler” adıyla yayımlanacak dostu Freud’un cenazesindeki konuşmayı yaptı. Ne ki Zweig’in korkusu, kısa süre içinde yeniden alev alacaktı: İngiltere’yi de terk etmeye karar verdi. İngilizlerin onu “düşman ülkeden gelen yabancı” olarak sınıflandırabileceği kaygısı taşımaya başlamıştı. New York yakınlarındaki küçük şehir Ossining’te başlayan Amerika yolculuğu, Arjantin ve Paraguay’da devam etti; son durağı ise Brezilya oldu. Yazar, Brezilyalı diktatör Getulio Vargas’ın antisemitizmine rağmen ülkede daha önce askeri törenle karşılanmış, ayrıca sürekli giriş izni elde etmişti. Zweig’in biyografisini yazan Alberto Dines’e göre yazar, bu izin karşılığında Brezilya’yı yücelten bir kitap yazacağı sözü vermişti. Keza 1941’de yazarın “Brezilya” kitabı yayımlandı. Aynı yıl Naziler, Zweig’in Viyana Üniversitesinde yaptığı doktorayı geri aldı. (Bu karar, ancak Nisan 2003’te, doktorayı geri alan tüm üyelerin ölümünden sonra, geçersiz ilan edilecekti.)

 

Brezilya’da ‘işbirliği’ suçlamaları

Zweig’in “Brezilya” kitabı, naif bile sayılabilecek bir ümitvarlıktan “muzdarip” idi. Yazar, farklı renklerden, kimliklerden insanların bir arada yaşaması dolayısıyla ülkeyi “geleceğin ülkesi” olarak tanımlıyordu. Ne ki bu coşkulu anlatım, Brezilyalı aydınlardan karşıtlık görecekti: Zweig’in ülkelerini fena bir diktatörlüğe sürükleyen devlet başkanından aldığı görevi yerine getirmekten başkasını yapmadığını iddia ediyorlardı. Rio şehrinin aydınları içinde Zweig, sevilmeyen bir figüre dönüşmüştü. Brezilyalı diktatörle işbirliği iddialarının yanına antisemitist hikâyeler de ekleniyordu: Bazıları Zweig’in “müthiş zenginliğinden” ve Brezilya’da da yalnızca Vargas’ın desteğiyle daha fazla para kazanmak istediğinden bahsediyordu. Yaşamı boyunca büyük bir tanınma ve hayranlık görmüş Zweig için bu, kuşku yok ki, baş etmesi güç bir yeni durumdu.

 

Onun dünyası artık yoktu

Öte yandan Zweig, hem duygusal bağları hem de pasifist politik tutumu nedeniyle, yükselen savaşa dair haberleri kaldırmakta güçlük çekiyordu. Ölümünden kısa süre önce, tamamen doğru bir tahminle, “savaşın üç yıl daha süreceğini” söylemişti ama mesele artık bu değildi: O, içinde soluk aldığı ve başarılar elde ettiği dünyanın artık dönülmez akşamın ufkunda olduğunu düşünüyordu. Zweig’in bu hâli, Adorno’nun “Auschwitz’ten sonra şiir yazmak barbarlıktır” diye ifade ettiği duygu ile ne kadar bağlaşıktır, bilmenin imkânı yok. Zweig, hayatının ve eserlerinin “dünün dünyasında” kaldığını düşünüyordu. Brezilya’daki sürgün günlerinde, kendisinin de, yazdıklarının da artık hiçbir zaman “bugünün eserleri” olamayacağını anlamıştı. Alman faşizmi, Zweig’in içinde soluk aldığı dünyayı geri dönülmez biçimde yakıp yıkmıştı. Bu dünya artık, Wes Anderson’un Zweig’dan esinlenerek çektiği “Büyük Budapeşte Oteli” (The Grand Budapest Hotel, 2014) filmindeki eskinin şanlı şöhretli otelinin lobisine dönmüştü: Zweig, evvelde büyük bir şehvet uyandıran tabloların bile kimsenin bakmadığı duvarlarda toz içinde kaldığı eski bir otelin yemek salonunda, birbirlerine kaçamak bakışlar atarak yalnız başlarına oturan ihtiyarlardan birine dönüşeceğini hissediyordu. Savaş, üç yıl içinde bitecekti bitmesine ama o artık en fazla “eski günlerden kalmış bir antika parçasına” dönüşecekti; ona bakan, bugünü değil, geride kalmış dünü görecekti.

 

‘Psikolojik sorunlar’ mı?

Zweig, Brezilya’nın Petropolis kentinde geçirdiği hayatının son beş ayında, “Satranç” gibi en önemli eserlerinden bazılarını yayımladı. Dönemin önemli isimleriyle ve dostlarıyla mektuplaşmayı da sürdürüyordu. Petropolis, karanlık, bunaltıcı bir kent değildi; tam aksine şehir, hem güzel iklimi hem de karnaval şenliğinde sokaklarıyla yaşam doluydu. Zweig, “dünün dünyası” derken Viyana’daki şık salonları ya da Salzburg’daki şato gibi evini, eski mutlu hayatını kastetmiyordu. Ardından hüzünle baktığı, özgürlükçü fikirlerin ve sanatın üzerinde yeşerebildiği koşullardı.

Zweig, edebiyat tarihinin belki de “insanı anlamak” konusundaki en yetkin isimlerinden biriydi. Her bir kitabında insan psikolojisine dair üstün görüsünü tespit etmek mümkün. Sigmund Freud’la yakın dostluğunun da bunda katkısı olduğu düşünülebilir. Öte yandan ama o, benliğiyle kurduğu bağ ile de seçkin bir yere sahipti. Bugün meşhur olmuş şu cümleleri de kendisiyle kurduğu bu bağı anlatır: “Bir kez kendini bulmuş olan kişinin bu yeryüzünde yitirecek bir şeyi yoktur artık. Ve bir kez kendi içindeki insanı anlamış olan, bütün insanları anlar.”

 

‘Irkçılık zehri’ ve ‘Viyanasızlık’

Dolayısıyla Zweig’in “sonu”, eşi Lotta’yla birlikte Petropolis’te intihar etmeleri, sürgün yalnızlığıyla da, psikolojik sorunlarla da açıklanması zor bir olay. Zweig’in biyografisi üzerine uzun yıllar çalışan Alman yazar Joachim Lottmann, bu konuda şunları söyleyecekti: “Zweig, içeriğe dair meselelerden, yirmi yıl boyunca yayılan ırkçılık zehirinden öldü. Kitaplarının bir anda ‘Yahudi’ olarak açıklanması, bu tırmanışın bir aşamasıydı.”

Bir başka edebiyat eleştirmeni Stephan Wackwitz ise onu ölüme sürükleyen önemli bir nedeni şöyle açıklayacaktı: “Zweig, yapısı gereği sürgünü zarar görmeden atlatmaya özel olarak elverişsizdi. Dostluk, flört, hoşsohbetlik ve iletişimdeki yeteneği; ilk gençliğinden beri edebi, toplumsal ve finansal başarısı; kullandığı edebi ve toplumsal teknikler, sürekli onaylanmasına ve kültürel bir kendiliğindenliğin ona kolaylık sağlamasına bağımlıydı. It takes a village to raise a child (Bir çocuğu büyütmek için bütün bir köy gereklidir.) ve bazı sanatçıların ortaya çıkması, bütün bir toplumsal düzene bağlıdır. Zweig, Viyana olmadan düşünülebilir değildi.”

 

Son mektubu

Nihayetinde Zweig, eşi Lotta’yla birlikte, 23 Şubat 1942’de, ardında 22 Şubat’a tarihlenmiş bir mektup bırakarak bu dünyaya veda etti. Ardında bıraktığı mektupta şunları söyleyecekti: “Özgür iradem ve açık bir bilinçle bu yaşamdan ayrılırken son bir sorumluluk yerine getirilmeyi bekliyor: Bana ve işimi yapmama huzurlu bir ortam sunan harika ülke Brezilya’ya içten teşekkürlerimi sunmak. Her yeni günle bu ülkeyi daha çok sevmeyi öğrendim, ruhsal anavatanım Avrupa kendi kendini yok ettikten ve ana dilimin dünyası yok olduktan sonra, dünyanın hiçbir yerinde hayatımı bu kadar severek yeniden kuramazdım. Ama altmışıncı yaştan sonra tam anlamıyla yeniden başlamak çok özel bir güç gerektiriyor. Ve benim gücüm yıllar süren vatansız yolculuklardan sonra iyice tükendi. Bu nedenle hayatımı doğru zamanda ve doğru bir şekilde sonlandırmamın iyi olacağına inanıyorum. Ki hayatım boyunca tinsel uğraşım en büyük haz kaynağım ve kişisel özgürlüğüm en yüce değerim oldu. Bütün dostlarımı selamlarım! Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızılllığını görmek nasip olsun! Ben, her zamanki sabırsızlığımla önden gidiyorum.”

 

paylaş

   

Yeni Özgür Politika

© Copyright 2021 Yeni Özgür Politika | Tüm Hakları Saklıdır.