Tarih boyunca görülmüş ki; toplu yaşamın olduğu yerde her an birden fazla gündem maddeleri olur. Ancak bir tanesi öne çıkar, çıkarılır. Başat gündemi hep birileri öne çıkarıyor. Geriye kalan insanlar ise öne çıkan bu gündemi sadece yorumlarlar.  

Dün böyleydi, bugün böyledir. Yakın gelecekte de böyle olmayacağına ilişkin bir veriye, bir analize de sahip değiliz.

Yakın geleceği de hesaba katarak söylersek; ana gündem meselesinde ezelden ebede olan bir durumla yaşamaya devam ediyoruz.

Ana gündemi belirlemek için mutlaka bir kurum, yapı, güç ve örgüt olmak gerekir. Bireyler de, tıpkı gündem ile ilgili yazı yazanlar gibi sadece bu gündemi yorumlarlar. 

Öne çıkan gündem savaş olduğunda savaş ile ilgili, çözüm olduğunda çözüm ile ilgili, Kobanê olduğunda Kobanê ile ilgili, demokrasi olduğunda demokrasi ile ilgili, yolsuzluk olduğunda yolsuzlukla ilgili, kadın cinayetleri olduğunda kadınlarla ilgili, devlet terörü olduğunda devlet terörü ile ilgili, seçimler olduğunda seçimler ile ilgili yazılan yazıların sayısında artış olur.

Burada bir yaşanmışlığı paylaşmak istiyorum. 2004 yılında, Kızıltepeli 12 yaşındaki Uğur Kaymaz adlı çocuk, minik bedenine 13 kurşun sıkılarak katledilmişti. Toplum ve Türkiye medyası sağır ve dilsizleri oynamıştı. O günlerde, basın camiasından bir vicdan, yani Umur Talu 5 gün üst üste olayı yazdı. Olay gündemleşti. Dava adalet esas alınarak mahkumiyetle sonuçlanmadı ama devlet terörünün yüzü daha fazla gün ışığına çıktı, devlet toplum vicdanında mahkum oldu.

"STÖ ve siyaset” adlı bu makaleyi de bu kapsamda değerlendirmek gerekir.

Siyaset ve politikayı sadece siyasi partiler yapmıyor.  Siyasetin sadece siyasi partiler tarafından yapılması da doğru değildir. 

İster eski yaşam tarzını savunagelsin, ister yeni bir hayat tasavvurunu önüne koysun, siyasi parti dışında kalan dernekler, odalar, sendikalar vb. örgütlerin de siyaset ilgi duyması gerekir. Yapmalıdır da.

Ancak burada gözden kaçırılmaması gereken temel nokta şudur; siyaset yapan bu kurumlar kendi işlev ve özgünlüklerini de asla göz ardı etmemelidir.

Bu noktada bazen ipin ucu kaçırılıyor.

Çünkü STÖ’ler arasıra; arabanın önüne atın koşturulması gibi siyasi bir aktörün önüne geçmeye çalışıyor.

Bunu da o STÖ’lerin yöneticileri yapıyor. 

STÖ’ler her zaman mı bunu yapıyor?

Hayır. Daha çok seçim süreçlerinde böylesi yaklaşımlarla karşılaşıyoruz. 

Bir konuyu, bir anlatımı anlaşılır kılmanın bir yöntemi de örneklemedir.

Düşünceleri "uç” örneklerle paylaşmak da bunun bir parçasıdır. Ancak örnekleme yaparken gözden kaçırılmaması gereken nokta; "uç” örneklerin iki çıktısının olabildiğidir.

Birincisi, bazen abesle iştigale tekabül ediyor.

İkincisi, bazen de anlatılmak isteneni berraklaştırıyor.

Vereceğim örneklerin ikinci anlama tekabül edeceğini düşünüyorum.

Örneğin;

Daha önce "öcü” görmüşçesine fersah fersah kaçan (isimleri lazım değil biz onlara "Sevenler Derneği” diyelim)  derneklerin yöneticileri bir siyasi partinin, bir sendika bir askeri birimin karargahıymış gibi onun söylemlerini dillendirebiliyor, hatta daha ileri giderek onun rolünü üstlenmeye çalışabiliyor.

İki yönlü yanlıştan bir doğru çıkması mümkün değildir. Çünkü bir yanda temsil edilen kurumun işlev, ilke ve üye potansiyelinin gerçekliği göz ardı edilmiş oluyor, diğer yandan rolüne soyunulan örgüt ya da yapı anlamsızlaştırılmaya çalışılıyor.

Burada bir parantez açmak gerektiğine inanıyorum. Rolüne soyunulan kurum ve yapı; en azından bunlara "Sen hele kendi alanının görevlerini yerine getir, bizimkini bize bırak” demelidir.

Peki, niye seçim süreçlerinde böylesi yaklaşımlar gelişiyor?

Toplum algısına göre tek neden şudur: Bu algıya ben de katılıyorum.

Bu kişiler parti ve seçim zeminini kullanarak; "siyasi istikballeri için nokta, pozisyon kazanmak istiyorlar.'' İçten değil, köylü kurnazlığının bir biçimidir. 

Yazıyı yazdığım günün arifesinde, yine Xalê Hesenê Peyvzêrînlerimden birisiyle sohbet etmiş şunu sormuştum.

"Xalo, sizlerle yaptığım sohbetleri, düşüncelerinizi yazdığım yazılarla herkesle paylaşmaya çalışıyorum. Bazen şunu düşünüyorum. Galiba söylediklerinizin sadece kendi yatağında  akıp giden nehir gibi hayatla bağları zayıftır”.

Görevimdir, yanıtını yine paylaşmak istiyorum.

"Xorto! Ben yaşama ahlak temelinde bakıyorum. Beni de öyle bil.”