Roman bir ormanda başlıyor. “Titrek, üşüyen, pürüzlü, delik deşik…” gibi tasvirlerle tanıtılan ağaç, yabancılık psikolojinin kapısıdır, sürgündür:”Güneşle beraber gülen kayalar nerede? Tutunabileceğin kayalar nerede? Umut fışkıran kayalar nerede?”

Dawid YEŞÎLMEN

1980’den bu yana nitelik ve nicelik olarak Kürt edebiyatı kendine bir gelişme kapısı açmış durumda. Kuşkusuz Stockholm’ün ve İsveç hükümetinin bu şehirde mülteciler için yarattığı imkanlar, Kürt dili ve edebiyatı için gerçekten bir soluk oldu. Politik bir yenilgi psikolojisi ve kırık bir dille, Kürdistan’da genellikle aktivist olan aydınlar, orada, Celadet Elî Bedirxan’ın deyimiyle kılıcı kınına koyup kaleme sarılmışlardı.

Kürt edebiyatının bu kuşağından, bir roman ve birkaç araştırma çalışması lie tanınan, daha sonra yaptığı editörlük ve dilbilim çalışmaları ile tanınan, Mustafa Aydoğan’dan ve yazdığı tek romanı ‘Pêlên Bêrîkirinê’ (1997) (Hasret Dalgaları)’dan söz ediyorum. Roman ne diasporada ne de ülkede ikinci baskısını hiç yapamadı. Halbuki son yıllarda, özellikle Diyarbakır’da o dönem yazılan romanların çoğu tekrar tekrar yayımlanmaya başladı. Araştırmalarım neticesinde kimsenin bu romandan tek kelime dahi etmediğini fark ettim. Ne tanıtım yazısına rastladım ne de herhangi bir eleştiriye. Adeta sessizliğe gömülü bir roman…

1970’den bu yana dünyadaki sürgün aydınlar için sığınak olan Stockholm, o yılların ortalarından itibaren Kürt aydınları ve edebiyatı için de sığınaklardan biri durumuna geliyor. Soğuk kışları, uzun ve karanlık geceleri Kürtler için her zaman bir nostalji ve keder mekanı haline geliyor tabii ki. Ama aynı zamanda dil, kültür ve Kürt edebiyatının arşiv mekanı da oluyor. Çalışmamızın ve romanımızın temel konusu olan Stockholm, aynı zamanda hem huzurun hem de karamsarlığın, nostaljinin ve sürgünün mekanı da oluyor. Geçmişin travmalarının, acılarının tekrar tekrar yaşandığı girdaplı bir şehre dönüşüyor.

Stockholm, sürgün kenti

Kürt edebiyatının bir sığınağı olarak görülen kent, nadiren de olsa metinlerde yer almış; Hesenê Metê’nin ‘Li Dêrê’ ve Fırat Cewherî’nın ‘Marîa Melekek Bû’ romanları unutulmamalı. ‘Pêlên Bêrîkirinê’, şehre objektifini çeviren, her ne kadar bir sürgün karakterinin gözünden de olsa şehrin dönüşümünü Kürtlere gösteren, bizi şehirde dolaştıran belki de ilk romandır. Roman, ismini hiç öğrenemeyeceğimiz baş karakterin bir günlük yaşamından oluşuyor ve baştan sona Stockholm’de geçiyor. Meydan, sokak ve kurumları orijinal isimleriyle veriyor. Hötorget, Maria Ungdom, Filmstaden Sergel, Hötorgshallen, Konserthuset Stockholm’daki başlıca isimlerdendir. Ana karakterin yorumlarından da görüldüğü üzere karakterimiz bir estetik mekan olarak kentten çok hoşlanıyor: ”O, Stockholm’un caddelerinden en çok Kungsgatan’ı seviyordu. Kapkara ziftli caddelerini, ışığını, August Strindberg’ın müzesini de önüne katan ve Kungstensgate’ye kadar uzanan Drottningsgatan’ın kalabalığını, yan yana asılmış afişlerinden heyecana kapıldığımız sinemalarını seviyordu.”(125)

Metnin devamında şehrin kavgalarından, doğasından, kültür ve zenginliğinden bahsediyor. Şehrin çok kültürlülüğünü ve demokrasisini övüyor, devletin mültecilere desteğinden söz ediyor:

“O da dernekler ülkesinde yönünü rengarenk Stockholm’deki derneğine döndürdü. Yetmiş ülkeden insanların oluşturduğu bir mozaik olan Stockholm… Farklı kültürler arasında bir medeniyet köprüsü olan kent. Yerle göğün birleştiği yer ve doğa cennetinden bir parçayı oluşturuyor. Stockholm, adalar şehri… Stockholm, yirmi dört bin adasıyla ada ada gözler önünde…” (141-2)

Okurlar, Stockholm’un haritasını rahatlıkla romanda çıkarabileceğini, temel karakterin nerede yürüdüğünü, nerede oturduğunu, nerede gazete aldığını bilebileceğini hissediyor. Yine de roman, karakterin sadece birkaç saatini anlatmıyor elbette. Hayal ve nostalji yoluyla eski yaşamına dönüşler yapıyor; ülkesine, askeri darbe yıllarında ülkeden kaçışına, sınırlardan geçişine, eski sevgilisine, gelenek göreneklerine, ülkesinin geri kalmışlığına vs… sık sık geri dönüşler yapıyor.

Romanda sevginin farklı biçimleri, ortak yaşam, cinsel ilişkiler yer alıyor. Bu aşk ilişkileri sürgün yaşamına dair bir panorama sunuyor bize. Karakterin ülkedeki sevgilisi, tartışmaları, sorunları, İsveçli kadınlarla sevişme fantezileri çerçevesinde düşünmesi romanda önemli bir yer tutuyor. Fakat bu kadınlardan hiçbirini de bir aktiviteye sahip kişilikler olarak göremiyoruz. Hepsinin de bir süre sonra düşünce dünyasında yarattığı kadınlardan öteye geçemediğini görüyoruz. Diasporadaki Kürtlerin aile yapısını tartışıyor, yaşanılan dönüşümleri eleştirmeye, anlamaya çalışıyor. Çevresinden iki ilginç örnek veriyor. Biri, arkadaşı Azad’ın Stockholm’e göç etmeleri sonrası eşiyle olan kavgalarını, aşklarının nasıl bir nefrete dönüştüğünü ve ayrılmalarını inceliyor. Daha çok parçalanan, gelenek göreneklerinden kopan, toplumda tutunamayan bir aile gerçekliğini işliyor.

Diğer örnek ise bunun aksine, İsveçli bir kadınla evlenen arkadaşı Serhed’ı çok olumlu bir örnek olarak sunuyor bize. Fakat bu ilişkinin özelliği, kadının Kürtçe’yi öğrenmiş olması, Kürtlere yönelik çalışmalara katılıyor olması ve çocuklarının iki dilli olmasıdır. Yine kadınlar çok geri planda kalıyorlar.

Eserin büyük bir bölümü, sürgün olan karakterin psikolojisinin anlatımı üzerine kuruludur. Monolog konuşmalarından ve düşüncelerinden oluşuyor. Zaten şehirdeki yürüyüşün neredeyse tamamında tek başınadır. Roman bir ormanda başlıyor. Orman ve oradaki bir ağacı betimlemesi bizi karakterin ruhsal durumunun izlerini  veriyor ilk bakışta. Onca ormanın içinden kurumuş bir ağaç köküne işaret ediyor ve yıllar geçtikçe nasıl çürüdüğünü, yılların izinin nasıl göründüğünü bize gösteriyor: “Gözleri, uzun ve gaddar olan kışın soğuğundan korkmuş bu kayaya yeniden baktı. Yaz gelmesine rağmen hala ayılmamıştı.” (5)

   

“Titrek, üşüyen, pürüzlü, delik deşik…” (5) gibi tasvirlerle tanıtılan ağaç, yabancılık psikolojinin kapısıdır, sürgündür. Devamında nostaljik bir şekilde şöyle devam ediyor: ”Güneşle beraber gülen kayalar nerede? Tutunabileceğin kayalar nerede? Umut fışkıran kayalar nerede? (5)” Ormandaki kayayla kurulan ilişki ve yaratılan imaj, bir umut kırıklığına yol açıyor. Roman sürgünde başlıyor ve kayanın monologuyla devam ediyor: ”Çatlaklarında yeşeren yosunu gördükten sonra” (5) büyük bir üzüntünün karakteri sarması gibi o kayaya acıyor. Hem gençliğini ve hem de şimdiki kötü halini gören bir yaşlı gibi hissediyor. O kayanın ve yaşlılığın arasında bir ilişki görüyor. Acı bir tebessüm yüzünü kaplıyor. Rengarenk doğaya bakakalıyor, ta ki kendisine gelinceye kadar bu şekilde uzun bir iç monolog geçiyor. Dinlendikten sonra ‘doğa bu kayadan başka bir şey değil mi’ deyip kendisiyle alay ediyor. ”Şuna bakın, bu kaya başıma ne işler açtı!” (9) O kayanın yanında hapsedilmişçesine kıpırdayamıyor ve yüreği acı ve kederle doluyor. Sonunda ise ”Birçok insan, ‘insan dolduğunda yazmalı’ diyor” (9). Defter ve kalem alıp bir şiir yazmak istiyor. Ne yazacağını düşünüyor ancak bir şey dile getiremiyor:

“Belki de bu benim yazarlığımın başlangıcı olacak. Zaten ülkemiz sömürge altında, parçalanmış. Bu yüzden yurtseverlik bize yazarlığı dayatıyor. Bir yerden başlamalı. Dilimiz gelişmeye ihtiyacı olan bir dil. Belki de bu dilin geliştirilmesi için iyi olabilir.” (9)

Ana karakter çoğu kez hem kendisiyle hem de etrafındaki kişilerle edebi tartışmalara da giriyor. Ahlaki bir çalışma ve aydınların bir sorumluluğu olarak görülen yazarlık ona tuhaf geliyor. Bilinenlerin aksine duygu yoğunluğu ile şairliği bir görmüyor. Şöyle diyor; eğer edebiyat halkına ve diline sahip çıkmanın bir sorumluluğuysa, ülkeye sahip olan ve dili yasaklanmamış yazarlar niçin, kimin için yazıyor? Yazarlığı bireysel bir çalışma olarak görüyor, yazmayı ahlaki ve aydın sorumluluğu olarak gören Stockholm’deki yazarlarla tartışmaya giriyor. Kendisini ne kadar iyi bir okuyucu olarak görse de yazma konusunda kendisini eksik görüyor ve yazamama krizine giriyor.

“Ezilmişlik ve ülkenin parçalanmışlığı ile yazarlık arasındaki ilişki konusundaki iddiasını hatırladığında, daha da hayıflanıyor.“(11) Kürtçe’yi, Kürtçe’nin yok olmaya yüz tutması, asimilasyon gibi ciddi sorunları, ormanda çürüyen ağacın dibinde, sürgün yalnızlığında dile getiriyor. Kendini ormanda o kovuğun önünde hapsedilmiş gibi hisseden karakterimizin başına, bu kez ‘dilin geliştirilmesi’ bela oluyor. Ama yine de ’Dilimizi geliştirmeliyiz’ diyen kendisini ve çevresini eleştiriyor. Özellikle kendini bilmediği işlerin uzmanı olarak gösteren kişileri… Ve neden herkesin Kürtçe öğretmeni olmak istediğini anlayamıyor. Sahip çıksınlar, öğrensinler, kullansınlar yeter. Uzmanların alanını berbat etmeyelim. Ama şu ana kadar da hepsi baskıdan kaçan, sürgüne gelen, Kürtlerin psikolojileri üzerinde duruyor.

Ana karakterimiz her yönüyle bu topluma yabancıdır. Şehre ve şehrin insanlarına adapte olamamış, kendini onların dışında görüyor. Orman yürüyüşlerinde, yağmur altında, metroyu beklerken, istasyonda ve dışında hep hayallerdedir. Babasının söylemleri, geçmişteki olaylar, düşünceleri, sürgündeki temiz hava, sigara… hep hayaller kuruyor. Normal yaşamla ve şehirdeki bu insanlarla ilişkisi çoğunlukla kesiliyor. Çoğu zaman bu ülkenin insanları karşısında küçüklük kompleksine giriyor ve bu kendisine karşı bir nefrete dönüşüyor. “Bu nefrete rağmen yerlilere karşı içinde bulunduğu kompleksten kendini kurtaramıyor.”(27)

Anlatıcı, sürgün Kürtlerin gündelik yaşamına, aralarında neler paylaştıklarına da eğiliyor. Aile içi sorunlar, Stockholm’deki yaşam ile eski yaşamları arasındaki çelişkiler önemli bir yer tutuyor eserde. Aynı zamanda Kürt dernekleri ve politik tartışmaları, bilinç karmaşası hakkında bize fikirler veriyor. Edebi yazında kendini güçsüz olarak gören isimsiz karakter, piniker üzerine araştırmalar yapmak istiyor ancak bu oyunun kaderini de kendi halkının kaderine benzetiyor; zira ikisi de belgelerden mahrumdur. Yine düşlerinde eskiden oynadığı oyunları ayrıntılı hatırlayıp oyunun tarihi ve kuralları üzerinde düşünüyor. Oyunlar kadar içki içmek de sıradan bir olay olarak görünür ama yine de anlatıcı şöyle der: “Sürgün yaşamı rakı içmeyi temel bir özellik haline getirmişti”. (106)

Roman karakterinin psikolojisi iyi değil. Askeri darbe yıllarının travması, polis korkusu, işkence acısı ruhunda hala canlıdır. Çoğu zaman kendini ülkesinde hissediyor, ne zaman bir polis görse dehşete kapılıyor. Kimlik ve pasaportuna mukayyet oluyor, onlar olmadan dışarı çıkmıyor. Rüyalarında sürekli ona kimliğini soran polislere mülteci pasaportunu gösterdiğini görüyor. Yine hayallerinde ülkesine dönüyor ve ona yapılan işkenceleri bir bir anımsıyor:

”Yaşamış olduğu süreç öyle hemen unutulacak gibi değildi. Kuşkusuz bu sürecin etkileri onun geleceği ve normal bir toplum içindeki davranışları üzerinde sürecektir. Asker marşlarını, cop ve şişelerle yapılan tacizi, dışkıya yatırılmayı, mum içmeyi, yazın kavurucu sıcaklığında, ateş gibi kavrulmuş beton üzerinde sürünerek gidip gelmeyi, dört sigarayı beraber içmeyi, kıçıyla sigara çekmeyi, hücre cezasını, görüşme sonrası aldığı darbeleri, psikolojik işkenceler eşliğinde diğer işkence biçimlerini nasıl unutacaktı? Düşmanın avuçlarında zerre kadar yaşam muhasebesi yapmayan o yiğitleri nasıl unutacaktı? (123)

İki kardeşinin ve yeğeninin katledilişini göz önüne getiriyor. Bu acıyla kanıyor, onların hayallerini düşünüyor. Her ayrıntısıyla… Ana karakterin pek nadiren bugünkü yaşamda olduğunu görüyoruz. Her zaman geçmiş gözünün önündedir. Ülkedeki yaşamın nostaljisi içinde yaşıyor.

   

Temel karakterin ağır travmasını ve ülkeye olan bağlılığını ve oradaki gelişmelere olan merakını gösteren bir diğer durum da; hala Hürriyet, Cumhuriyet ve Politika gazetelerini alıyor olmasıdır. Her üç gazete de Türkçe. İkisi Türk, diğeri Kürt gazetesi. Bu bir paradoks olarak görünse de Kürtlerin politik durumuyla yakından ilgilidir. İsveç gazetelerini de almıyor. Yukarıda onunla İsveç ve İsveçliler arasındaki sınırlardan, duvarlardan bahsetmiştik. Uzun zamandır İsveç’te yaşamasında rağmen hiç İsveç diliyle konuşmaktan bahsetmiyor. Bu dili bilip bilmediğini de anlayamıyoruz.

Başka ve son bir durak da Kürt dernekleri. Bu kez şehrin sokak ve meydanlarına istinaden, bir isim ve adresleri yok. Fakat yazar daha çok derneklerdeki kişilerin kimliklerine, fiziksel özelliklerine ve Kürdistan’ın hangi şehirlerinden olduklarına yer veriyor. Aynı zamanda politik davalarına yönelik düşüncelerine yer veriyor. Kendi aralarındaki politik tartışmalara da şahit oluyoruz. Tartışmaları da; ’Sosyalist bir parti gerekli mi değil mi?’ üzerinedir. Mihemed bunu doğru bulmuyor. Dewrêş ve Arda buna karşı çıkıyor, Sîno İslami çizgiyi doğru buluyor. Bêrîvan, Sîno’yla kavgaya tutuşuyor. Tartışmaları bu şekilde, kavgayla sürüyor. Dernekte herkes yüzeysel, sloganik ve karikatürvari bir söyleme sahip. Derneğe ve çalışmalarına yönelik ciddi bir eleştiri var.

Sürgün olan bir karakterin durumuna konsantre olmuş bir roman. Zayıflığı, güçlülüğü, bilinç zenginliğiyle derin travmalara sahip bir sürgün karakteri. Tutsak bir karakter ve kendini bu tutsaklıktan kurtaramıyor. Şehir, harita olarak net olarak görülse de kendisiyle her sokak, cadde, şehir ve yaşayan insanları arasında bir sınır var. Şehir bir bilinç labirentine dönüşüyor ve karakter bu labirentin içinden çıkamıyor. Sessizlik içinde geceleyen karakterimiz, sessizlik içinde gününü bitiriyor ve yazarımız da romana son noktayı koyuyor. Kürt edebiyatının ilk dönem romanlarından en ilginç, fakat en az bahsedilen romanlarından birinin bir gün okuyucu lie tekrar buluşacağını umut edelim sessizce.