
Avrupa demokrasisinin kalbi Strasbourg‘da dün, Türk devletinin kanlı dolambacında, Cizre günüydü. Avrupa Konseyi ve Avrupa Parlamentosunun bulunduğu kampüste yer alan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin (AİHM) duruşma salonu, Türk devletinin Cizre yıkımı ve katliamlarını sedalarla yankılanıyordu.
Olayı baştan alıp özetlersek, Cizre’nin hikayesi, Kürtlerin yüz yıllık kaderinin özetidir. Bu hikaye, 2015 yılının güzünde başladı. Türk devletinin topyekün savaş kararıyla, Kürtlere karşı genel saldırıya geçeceği anlaşılınca, mahalle ve şehir çocuklarıyla gençler, sokaklarında, 1789’daki Paris’e özenti ile çağın teknolojisin dayancı olmayan savunma barikatları kurup ardında durdular.
Oyun gibi...
Ancak, Kürt düşmanlığı üzere bilen ırkçı Erdoğan rejimi, şehirleri düşmandan “fethetme“ye kararlıydı. Daha sonra darbecilikten mahkum olan Kosovalı General Adem Hududi’nin komutasında, bir fetih ordusu oluştuldu. Cizre de fethedilmeyi bekleyen şehirlerden biriydi.
120 bin nüfuslu şehirde, 14 Aralık 2015 gecesi sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Kesintisiz olarak 79 gün süren ev hapsi boyunca, şehir tanklar, toplarla dövüldü. Uçakalar, helikopterlerce bombalanarak yıkıldı. Yangınlar çıkarıldı.
O zamana kadar, Suriye ve Irak’da kullanılan, Kürtlere karşı da canlı bomba olarak öne sürülüp katliamlar yaptırılan IŞİD’den yardım alındı. Kürtlerin “anlaşılmayan bir dille konuşan“ dedikleri IŞİD’çiler, Cizre’de, asker kılıklı olarak öne sürüldü. Bunlar daha sonra Silopi’de, Şırnak, Nusaybin ve Sur’da da kullanıldılar.
Tesbit edilebildiği kadarıyla toplam 259 kişi, keskin nişancılar tarafından evlerinin oturma odalarında otururken, bir odadan ötekine geçerken, balkonda ya da kapı eşiğinde görülürken katledildi.
İçlerinde ağır yarlıların da bulunduğu 177 kişinin büyük çoğunluğu, sığındıkları apartman bodrumlarında diri diri yakıldı. Bunların 92 tanesi, kimlikleri tesbit edilmeden gömüldü. İnsanlar, kayıp yakınlarının akibetini öğrenmek için, nehir kıyılarına taşınıp dökülen molozları karıştırarak insan parçaları topladılar.
Dün, Strasbourg’da bu olayların davası görüldü. İlgi, büyüktü. Sanki bir vampir ya da yamyamın yaptıklarını dinlemeye koşan meraklılar gibi duruşma salonu, izleyicilerle doluydu. Avrupa Parlamentosunun kimi üyeleri, Avrupa Konsey ve AİHM çalışanları, işlerini bırakmış, Türk devletinin sivil kırımını, yok ettikleri şehrin hikayesini dinlemeye koşmuşlardı.
Ve, dinleyen kitlenin yüzünde, zaman zaman tiksindirici bir ifade ki, vah insanlığımıza!..
Dava, 34 başvuru adına, Ömer Elçi ve Orhan Tunç’un kişiliğinde yürütülüyordu.
Cizre’nin avukatları, gencecik insanlardı. Yaşlarından umulmayan bir birikim ve beceri ile senkronize bir iş bölümüyle, insana yaşatılan trajediyi, hukuki dayanaklara oturtup, evrensel hukukun katliyle yoğurarak anlatıyorlardı. Biri Türkçe söze başlıyorsa, öteki İngilizce devam ediyor, katillerin yüzünü teşhir ve kanlı rejimi mahkum ediyorlardı. Ne eksik, ne de gereksiz söze yer vermeden...
Hatırlıyorum. 79 gün süren, kanlı muhasaradan sonra Erdoğan, ordusunu kutlamış, sivil yıkımı kutsamıştı. Muhasara günlerinde kurşunlanarak, diri diri yakılarak katledilen, açlıktan, ilaçsızlık, doktorsuzluktan can verenlerin, hayatta kalan yakınlarına bir lokma ekmek, iki karışlık battaniye ulaştırılmasını da yasaklamıştı.
Dün ise rejiminin avukatları, salonun utançla dolu havasında büzük, silikti. Katilleri savunamadılar. O nedenle katillerin günü değildi.
Davanın kararı daha sonra açıklanacak. Karar ne yönde olur bilinmez, ama Kürtler açısından amaç hasıl olmuştur. Onlar için, önemli olan katilin yüzüne ışık tutmak, trajedilerini duyarlı dünyaya duyurmaktı. Bunu fazlasıyla başardılar. Bu arada, Kürtler ölüm geçidindeyken suskun, sağır, dilsiz duran AB ve Birleşmiş Milletlerin (BM) yüzüne de ışık tutuldu. Sanırım mahçup oldular. Bu ayıp da onlara yeter...
Bu arada, bir başka olgu güçlü bir şekilde kanıtlandı, bir kere daha: Kürtler, Ortadoğu’nun bingeh temel taşlarındandır...