Nöbet yerine geldiğimde karşıda devasa Avrupa Konseyi binası, sağ yanımızda dilimize SİPİTİ (CPT) olarak girmiş olan bir başka insan hakları kuruluşu. Az ilerde ise Avrupa Parlamentosu. Velhasıl dört bir yanımız insan haklarıyla övünen binalarla çevirili. Ve biz, bu kadar hak ve özgürlükten dem vuran küçük “adamlar”ın büyük binalarının önünde adalet arıyoruz. Ve bunların karşısında bulunan küçük standımızın önünde; Abdullah Öcalan’ın posterleri ve KCK bayrağının dalgalandığı nöbet yerimizde sabaha karşı yere düşmüş sonbahar yapraklarını süpürüyoruz. Yapraklar bana, yere düşmüş ve düşürülmüş insancıkları ve onların adalet diye yutturmaya çalıştıkları sayısız ama Kürtlere gelince işlevsiz maddelerini süpürüyormuşum hissini veriyor. Yoksa biz süpürdükçe düşmeye devam eden yaprakları bitirmek, sonbaharın bitmesiyle mümkün. Ama Munzur hevalin bizlere hatırlattığı talimatlara uymak disiplinli bir nöbetinde gereği oluyor. Hava fazla soğuduğunda minübüs içindeki (aynı zamanda mutfağımız) tüpü yakarak ısınma olanağı da var.
Gelen geçene broşür vermek ve imza toplamak, eskiye oranla ilgisiz karşılanıyor. Çünkü yüzde 95’i imza attığını veya broşür aldığını söylüyor. Zaten ya o çevrede oturuyor veya çalışıyorlar. Yani her gün oradan geçen insanlar. Parlamentoyu veya parkı gezmeye gelen yeni tipleri gördüğümüzde yanlarına gidiyoruz. İlgiyle karşılıyorlar. Birçoklarının ağzından “Öcalanı tanıyorum, Kürtleri biliyorum, başarılar…” gibi cümleler duyduk.

 Her yer Strasbourg olmalı

Strasbourg derneğimizden de ziyaretlerin olması ayrıca sevindiriciydi. Ve tabi ki, Fidan Doğan hevalin babasının ziyarete geldiği söylendiğine duygularım bir hayli kabardı. Kalbimin acısıyla nasıl konuşacağımı şaşırdım. Kızının alçakça katledilmesinde kendi cephemizden genel olarak hepimizin gevşekliğinin payının olması nedeniyle, utandım ve fazla gözlerine bakamadım. Kızı öldürülmüş bir babanın karşısında yaşayan biri olarak durmak, beni utandırdı. UTANMALIYIZ ki, kendi vurdumduymazlığımızı, görevlere ve güvenliğe sorumsuz yaklaşımlarımızı terk edebilelim… Ama Fidan yoldaşın babasının heyecanlı, öfkeli ve güç veren sohbeti beni biraz olsun rahatlattı. Buradan FEDA nöbet ekibi olarak ona olan teşekkür borcumuzu da özel saygılarımızla belirtmek isterim.
Nöbet tutarken, sık sık Önderliğimizin fotoğrafına; gözlerine baktım. Utandım. Çünkü bu nöbete sebep, “yetersiz yoldaşlık ve sahte dostlar”dır. Yetersizliğimizi aşmak için kendimize karşı büyük bir savaşım içinde olmak gerekiyor. Kürt halkına ve önderliğine savaş açanları başarısız kılacak olan, kendi zaaf ve yetmezliklerimize karşı zaferi kazanmaktır. Çünkü onların başarısı bizim bu yetmezliklerimizden kaynaklanıyor. Kapitalist modernitenin vahşice dayattığı yaşama karşı, insanlık tarihinde Zagros eteklerinde başlayan yaşamı yeniden eşit ve özgür temellerde inşa etmek gerekiyor. Kördüğüm olmuş toplum ancak böyle çözülebilir ve tarih ancak böyle yeniden başlatılabilir. Bunu gerçekleştirmek, özümsemek ve ısrarla özgürlük amaçlarıyla bütünleştirmek gerekiyor.
Önderlik için nöbet tutmak oldukça onur verici ve sevindirici. Bu nöbete yeterli önemin verilerek daha güçlü sahiplenilmesi ve yaygınlaştırılması noktasındaki eksiklikler üzerinde yoğunlaşmak gerekir. Munzur hevalin deyimiyle, “Her ülke de nöbet eylemlerini yaygınlaştırmak önemlidir. Sadece Strasbourg yetmez. Her yer Strasbourg olmalı!”

Diplomasinin önemi

Yine bu nöbet eyleminde dikkatimi çeken bir nokta da diplomasi çalışmasındaki yetersizlikler olmuştur. Bu eylemin, Avrupa Parlamentosu ve Konseyi‘ne etkili bir biçimde taşınmadığı izlenimini edindim. Diplomasi de değerlendirmek için Avrupa’da okumuş; eğitimli gençlere ihtiyaç olduğu açık. Uluslararası Hukuk, Siyaset Bilimi, Uluslararası İlişkiler okumuş o kadar çok Kürt genci var ki! Bunların yanına tecrübeli arkadaşları da vererek çalıştırmanın çok faydası olacaktır. Unutulmasın ki, diplomasi masası bir kurtlar sofrasıdır. Bu masanın etrafında kravatlı cellatlar, masanın altında ise, onların eseri olan dört parça Kürdistan’ın kanlar içinde parçalanmış yiğit çocukları, kadınları ve erkekleri yatıyor. Bu gerçekliği unutarak diplomasi yapanlar, zamanla cellatlarına benzer. Onlar gibi giyinir, onlar gibi konuşur ve onlar gibi gülerler...
Son sözü Başkan Apo’ya bırakalım: “Düşmanın yarattığı bir sosyalite, ilişki, duygu, güdüler dünyası var. Bunları parçalamaya çalışıyoruz. Düşman bin yıllık bir düşmandır ama gizlenmiştir, açığa çıkmamıştır ve kendini kuzu postunda kurt gibi gösteriyor. Hayvandan daha beterdir, çağdaş ölçüler adı altında insanmış gibi kendini gösteriyor. Zorluklar sizi yıldırmasın. Tam tersine, sizi çelikleştirsin. Kolay kazanılan yaşam, yaşamaya değmez. Büyük doğrularınız olacak, büyük doğrularla yaşayacaksınız. Bunun önünde dünya dursa da başarıyı engelleyemez.”


Hüsnü ÇAVUŞ