Gazeteler öyle yazıyor: Türk ordusu Suriye sınırında bir askeri tatbikat düzenleyince, NATO ‘neler oluyor’ diye sormuş. Türkiye de “Tedirgin olmanıza gerek yok, sadece Kürtlere gözdağı vermek istiyoruz” mealinde bir cevap yetiştirmiş. Bu soru-cevap teatisinden çıkarılabilecek çarpıcı sonuçlar var. Bir kere Türkiye’nin NATO’yu atlatarak Suriye’ye, daha doğrusu Batı Kürdistan’a bir askeri müdahalede bulunması oldukça zor görünüyor. Suriye’deki rejimi yıkma bölgeyi yeniden dizayn etmeye çalışan küresel kapitalist sistemin ‘değişim’ projesinin önemli bir unsuru oluyor. Dolayısıyla Türkiye’nin bu projeyi sabote edecek girişimlerine öyle kolay geçit verilmeyeceği anlaşılıyor. ABD ve müttefikleri Suriye’deki değişime hassas yaklaşmaları gerektiğini iyi biliyor ve bu yüzden Libya’dakine benzer bir doğrudan müdahale işini ağırdan alıyorlar. En azından ABD Başkanlık seçimi sonuçları netleşinceye kadar izlenecek politika komik bir halk hikayesindeki sözcüklerle özetlenebilir: Dur bakalım ne olacak!
Şimdilik ‘Özgür Suriye Ordusu’nu desteklemekle idare etmenin tek nedeni kuşkusuz yalnızca ABD’de yapılacak Başkanlık seçimleri değil. Suriye’ye doğrudan bir müdahaleyi erteleten diğer önemli bir etken Suriye Kürtlerinin onurlu duruşu oluyor. Kürt halkı burada ABD ve NATO politikalarının bir parçası olmayı reddetti. ABD ve ortaklarının kirli politikalarını hayata geçirmede kullanacakları bir araç olmayı kabul etmedi. Eşref saatinin gelip çattığı düşüncesiyle sistemin Suriye’de tırmandırdığı şiddet sarmalına ortak olmayı aklına bile getirmedi. Bunun yerine çok daha anlamlı, sonuç alıcı ve sürece bir özne olarak dahil olma istemini yansıtan en değerli yolu seçti. Yaşadığı alanlarda örgütlenerek kendi kendini yönetmeye başladı. Kan davasını andıran iç savaşın Kürdistan’a sıçramasını önlemek için tedbirler geliştirdi. Örgütlü bir meşru savunma duruşu içine girdi.
Suriye birçok açıdan Ortadoğu’nun maketi niteliğinde bir ülke olma özelliği taşıyor. Burada farklı pek çok ulusal, etnik ve dinsel kimlik yaşıyor. Hıristiyan Süryaniler ve Ermeniler, Dürziler, Türkmenler, Alevi Araplar ve Êzidi Kürtler bunlardan birkaçını oluşturuyor. Bu da özgür birey yerine özgür kimlikler ve kültürlerin bir arada yaşamalarına dayalı bir demokratik sistemin kurulması açısından son derece elverişli bir zemin sunuyor. Kürtler mücadelelerini bu zemine dayandırıyorlar. Kaldı ki Batı Kürdistan’da Dürziler hariç tüm öteki kimliklerden topluluklar var ve bunlar mevcut durumda kendilerini özgürce ifade edebiliyorlar. Daha açık bir ifadeyle bu alanda geleceğin Özgür Suriye’sinin bir maketi kuruluyor. Kürt-Asuri-Ermeni-Arap kardeşliği tesis ediliyor. Değişik kimlikler ve kültürlere bağlı topluluklar arasında dostluk, kardeşlik ve dayanışma duyguları sürekli güç kazanıyor. Kısacası Kürt halkı burada tüm bu güçlerin ilgisi ve desteğine mazhar olan ortak bir demokrasi davasına öncülük ediyor.
AKP iktidarı ve başı Erdoğan’ın Kürt halkının kendi kendini yönetme sürecine girdiği Batı Kürdistan’daki gelişmeleri tehdit olarak algılaması buradan kaynaklanıyor. Tehdit olarak görülen özgür Kürt’tür, daha doğrusu Kürt’ün özgürleşmesidir. Kürtlerin özgür bir yaşamı inşa etme doğrultusundaki her girişiminin tekçi zihniyette ısrarlı bir devlet tarafından tehdit olarak algılanması doğaldır. Biz Erdoğan adındaki muhteremi ve partisini kendi Kürtlerine yaklaşımından gayet iyi tanıyoruz. Bu zatın Kürt sorunuyla ilgili her konuşmasını tekçi nakaratlarla süslediğini iyi biliyoruz. Muhterem bu tekçi dizelerine en son ‘tek din’i de ekledi. Ardından bu söylemine denk düşen linç olaylarına tanık olduk. Sürgü beldesinde Alevi bir aileye yönelik linç girişimi ve birçok kentte Kürtlere karşı düzenlenen toplu saldırılar AKP’nin demokrasi söyleminin sadece bir demagojiden ibaret olduğunu bir kez daha kanıtlıyor. Bu tekçi despotik zihniyet sahiplerinin demokrasiye hoşgörülü yaklaşmaları elbette beklenemez.
Düşünün: Kürtler Batı Kürdistan’da bir devlet kurmadılar, “Biz ayrı bir devlet kuruyoruz” ya da “Kürdistan’ın özerkliğini ilan ediyoruz” da demediler. Çatışmaların Kürdistan’a sıçramasını istemediklerini ve bu nedenle yönetimi ellerine aldıklarını açıkladılar. Kürt sorununun çözüm yolunun diyalogdan geçtiğini herkese beyan ettiler. Ancak bu durum bile AKP iktidarının hop oturup hop kalkmasına yetti. Bizzat Erdoğan Kürt özgürleşmesine karşıtlığını dile getirip tehditler savurdu. Daha sonra gövde gösterisi niteliğinde askeri tatbikatlar yapıldı. Türkiye tanklarının Batı Kürdistan’a gireceği mesajı verilmeye çalışıldı. Yine de bütün bunların anormal gelişmeler olduğu iddiasında değiliz. AKP’den çözüm beklemenin tekeden süt beklemek kadar abes olduğunun farkındayız. Peki, Erdoğan’a hiç de layık olmadığı bir misyon yükleyip onun Kürt sorununu çözeceğine inandıklarını açıklayanların bu gelişmeler karşısında söyleyecek sözleri kalmış mıdır? Bunlar olmayacak duaya amin dediklerini acaba fark etmişler mi?
Özgürleşen Kürt özgürleşen Türkiye’dir, özgürleşen Ortadoğu’dur. Bölge halkları bu gerçeği çok iyi görüyor. Apocu çizgideki Kürt özgürleşmesi bölge halklarının ve özgürleşme mücadelesi veren tüm etnik ve dinsel toplulukların büyük sempatisini topluyor. Çünkü bu çizgide yükselen Kürtlük halkların çıkarlarını her şeyin üstünde tutup sistemin Kürtleri sopa olarak kullanmasına geçit vermeyen bir Kürtlüktür. Küresel kapitalizm artık Kürt’ü sırtına binip kendisini taşıtabileceği bir araç olarak değerlendiremiyor. Batı Kürdistan’da sergilediği pratik bu gerçeği bir kez daha doğruluyor. Elbette güvensizliğe yol açan sistemin hizmetine girmiş işbirlikçi bir Kürtlük de var. Ancak bunlar Kürtler içinde küçük bir azınlığı oluşturuyor. Özcesi, bölgenin kaderinin belirlendiği kritik bir süreçte Apocu Kürtlük Ortadoğu halklarının kafalarını ve kalplerini fethetmeyi başarıyor.
Bir de AKP’nin yönetimindeki Türk devletinin yaptıklarına bakalım: Suriye’de patlayan bombalar, Türkiye’den yönlendirilen ajan oluşumların Suriye’de giriştiği toplu katliamlar, oluk oluk akan kan ve mevcut iktidarı aratacak türden güçleri iktidara oturtma çabaları bu devletin bölgede nasıl bir rol oynamak istediğine ışık tutuyor. Arap toplumu İttihat ve Terakkici Cemal Paşa’nın geçmişte yaptıklarını Türkiye’nin bugün tekrarlamaya çalıştığının farkındadır. Suudi Arabistan ve Katar gibi sistemin eyalet valiliği konumundaki devletlerle ortak hareket etmesi Türkiye’nin Arapların desteğini aldığı anlamına gelmiyor; tersine yaptıklarının yanı sıra bu devletlerle ilişkisi Arap toplumunun kendisine yönelik nefretinin daha da güçlenmesine yol açıyor. Kürtler halkların sempatisini kazanırken AKP iktidarı Türkiye’yi bölgede müthiş bir yalnızlığa mahkûm ediyor.
AKP’nin ‘komşularla sıfır sorun’ biçiminde tanımlanan ‘stratejik derinliği’nin nasıl bir stratejik yüzeyselliğe dönüştüğünü ibretle izliyoruz. Türkiye’nin kanlı bıçaklı olmadığı tek bir komşusu kalmamış gibidir. Türkiye Kürecik’te kurulan füze kalkanıyla İran’a karşı girişilecek bir müdahaleye ev sahipliği yapacağını açıkça ortaya koymuş bulunuyor. Irak’la çelişkileri daha da şiddetlenmiştir. Irak’ın içişlerine müdahaleden vazgeçmesi yollu taleplerine amiyane tabirle “ABD’ye şapur şupur, bana gelince mi yarabbi şükür?” türünden mide bulandırıcı cevaplar veriyor. Suriye ile gırtlak gırtlağadır; Suriye ile savaşan asıl güç mevcut durumda Türkiye oluyor. Ermenistan ve Yunanistan’la ilişkilerinde Türklüğü birleştirici unsur olarak değerlendirdiği tarihsel düşmanlığı aynen devam ettiriyor. Sıfır sorundan sınırsız soruna doğru müthiş bir tırmanış söz konusu ve bu ülkede birçok çevre bu gerçeği açıkça dile getiriyor. Halep oradaysa arşın buradadır. Faşist politikaların kaçınılmaz akıbeti budur. Mahalle kabadayısı edasıyla belki Türkiye yönetilebilir, ama bu edayla bölgede bir arpa boyu yol alınamayacağını herkesin kabul etmesi gerekiyor.
Kürtlerin AKP faşizminin müdahale tehditlerine pabuç bırakacaklarını sanmak en büyük gaflettir. Kürtlerin kavgası sistemledir ve Türkiye’nin tehditleri küçük bir ayrıntıdır. Kürtlerin inkarı ve imhasına dayalı bir sistemi bölgede tesis eden emperyalist Batı oldu. Şimdi çöken, Batı sisteminin bu politikasıdır. Türkiye yakın döneme kadar devam eden bu politikanın uygulanmasında pek de güven vermeyen bir jandarma olarak değerlendirildi. Sistem politikasını değiştirmesi gerektiğini biliyor, ancak jandarma hala eski politika yürürlükteymiş gibi davranıyor. Zamanın ruhunu okuyamayan bir iktidarın hükmettiği Türkiye akıntıya kürek sallıyor ve kaybetmeye mahkûm çıkmaz bir yolda yürüme ısrarını sürdürüyor.
Kürtler bölge halklarının yükselen yıldızıdır. Kürtleri düşman olarak gören ya da Kürtlerin düşmanlığını kazanan bir politikanın sonuç alması düşünülemez. Herkesten önce Türkiye halkı bu gerçeği iyi görmeli ve Kürt sorununun demokratik çözümü için tüm gücünü seferber etmelidir. Bunun için de yapılması gereken ilk iş yeşil Türkçü faşizmin geriletilmesidir. AKP iktidarının varlığını sürdürmesi Türkiye’nin geleceğine en büyük kötülük olacaktır.
Stratejik yüzeysellik