Bu hıza kapılan Kenan Evren de tarihi kendisiyle, hiç dahili olmadığı halde "Kıbrıs fatihi" bile olmuştu.
Dönem, bir görgüsüzlük ormanı ve cehalet cerahatı olan AKP-cemaatler-tarikatlar kumkuması dönemidir, bugün. İçlerinden kimisinin babası, dedesi dünün dönmesi, kimi ise kendisi...
Ama Türk tarihi onlarla başlıyor. Dincilik ve ırkçılığın yeni karma, karıştırıcılığı, tekeli onların elinde.
TC’nin üstüne oturduğu toprakların kötü yazılmış kaderi, talihsizliğidir belki. Bu toprakların yerlileri, inançları, kimlikleri can ve mallarıyla hep talana uğradılar. Yokluk, yoksulluk, çaresizlik numaraları yapıp gelen, rüzgar gülü misali fır, fırıldak dönen, her daim dönekleşmeye hazır alesta duranlar en birinci Türk ve İslam, Yerliler malları, naclarıyla fetih akınlarının vaddedilmiş ganimeti, Saddam Hüseyin’in uygulamasıyla "enfal" sayıldılar. Kendi yurtlarında mağdur yaşadılar.
Mesela, çok Türkçü, pek bir fazla dinci, dincilik heyecanıyla her yere camiler konduran AKP iktidarı, Roboskî’de iki tane bombayla 34 Kürdü paramparça ediyor, "onlar yurtları çalınmış, dilleri yasaklanmış, özgürlükleri esir alınmış insanlardı" diye bağıran öğrenciler tutuklanıyor, Türk adaleti ceza kesiyor, öldürülmüşlerin yakınları da Recep Başbakana saygı göstermeme cezasına çarptırılıyordu.
Her neyse, en son Türk en birinci Türktür yarışına dönersek, geldikleri her yer "Orta Asya" idi. Dün Hıristiyan, kimileri hala ruhuyla meftun, cami kapılarında oy dilenciliği dahil, çıkar avcılığına gelince neredeyse Muhammed'den önce Müslümandı.
Onlar gibi olmadığı için, devlet emriyle başı odunla ezilerek öldürülen Sabahattin Ali’nin kızı Filiz Ali, iki gün önce babasını anlatırken, döneklerin ırkçılığı için şöyle diyordu:
"Türkçüler babasının büyük babası Oflu olduğu için, ona Rum dönmesi derlermiş."
Oysa, Kardeniz şeridi AKP dönemiyle birlikte birinci sınıf Türk, en kadim Müslüman...
Buna da her neyse diyerek yalakalık, yalamalıkla hizmete koşan, din değiştirip, el bağlayarak boyun kıran dönekler en hızlı ırkçı koşucu oldular. Sıkça tekrarladığım üzere, Türk ırkçıları (dinciler) arasında, yerli parmakla gösterilecek kadar az, en son gelenler, en azgınlardır.
Çünkü tutunamayıp, kaçmak zorunda kaldıkları ülkede hep aşağılanmış, geldiği yeni topraklarda da, yadırganmışlardır. Onun için, yaranarak tutunma, eşitlenme, adam yerine konma güdüsüyle (özellikle güdü diyorum) yeni inançlarının en hızlı dincisi kesildiler ve de yeni kimliklerinin en haşin ırkçısı oldular.
Anne tarafından Beyrutlu olan Kıbrıs doğumlu Türkeş, "orada benimle Türk diye alay ediyorlardı, buraya (TC) gelince Rum diye alay edildi" diyordu.
Türkeş en birinci Türktü. 6 bin kişinin can verdiği "Türke karşı Türk milliyetçiliği" savaşında, "Başbuğ"du. Evlatlarının bir bölümü AKP’de, görüşleri orada iktidarda, MHP ise mirasçısı havalarında.
Bir başkasının ötesi, ileri ceddi de değil, dedesi Osmanlı ülkesine giriş yapmış, tutunmak için "Allahın izniyle Müslüman oldum" deyip, geçinme yollarında dönekleşerek din değiştirdiğini söylemiş, bu sayede hamallık işi bulmuş, kötü kaderine bakın ki yük altında da ölmüştü. Torunu bir adım daha ileriye giderek, hem din, hem de Türklüğün yeni kaşifi sıfatında sokaklarda naralanmış, dövüşlere girip çıkmış, sonunda çete başı olmuştu.
Böyle bir yerdi, TC. Kendisi olana, yani Kürtlere "bin yıllık kardeşlik" (Roboskî) muamelesi yapılıyordu.
Günümüzün Sultanî edalı Türk Başbakanı Recep Erdoğan, sanki Araplar (Muhammed dahil) İslamiyeten önce başka dinlere mensup, putlara tapıcı değil, ezelden İslammış gibi Kürtlerin inancını diline doluyor, bunun üzerinden onları aşağılıyordu.
AKP parlamento grubu başkan vekili Mustafa Elitaş da, Perşembe günü, parlamentoda yaşanan bir tartışma üzerine yaptığı konuşmada, bütün hayatı inkara dayalı taklacılık üzere olanlara has bir uydarmayla, "sayın Başbakan, Kürtlere yönelik, hiç bir zaman Zerdüşt ifadesi kullanmamıştır" diyordu.
Oysa, AKP temsilcisinin söyledikleri büyük yalan, gerçek olan arşivlerdi. Arşivlerin şaşmazlığına göre, Türk Başbakan 20 Ekim 2012 tarihinde Elazığ havalanı açılışındaki konuşmasında şöyle diyordu:
"(...) ey benim Kürt kardeşim (....) biz seni ’yaradılanı severiz Yaradan’dan ötürü’ anlayışıyla seviyoruz. Bunların Yaradan ile zaten ilgisi yok. Bu teröristlerin yeri belli, bunlar Zerdüşt. İşte şimdi kendileri açıklıyor, Yezidilikten bahsediyorlar. Bak neler çıkıyor, neler. Onlardan öğreniyoruz, bu tür ayinleri yapıyorlar. Sevgili kardeşlerim."
Recep Erdoğan’ın bu söylemi bir devamdı. Devamın öncesi, başlangıcı da var ve bu devam onun, 2011 yılında Kürdistan’ın Hakkari, sonra Diyarbakır şehrine yaptığı sefere uzanıyordu. Hangi kompleksten kurtulma takıntısıyla, kendini üstünlerin üstünü göstermek için feryat ediyordu bilinmez, Diyarbakır’da BDP’lilere şöyle bağırıyordu:
"Siz, zaten açıklamışsınız. Ne diyorsunuz: Kürtlerin dini Zerdüştlüktür."
İslamdan önce, her halkın, aile, aşiret ve bölgenin ayrı dini, inancı vardı. Bu doğru. Kürtler Zerdüşt’tü. Zerdüştlüğü, bugün de İslamla bağdaştırarak yaşatıyorlar. (Mesela hayat için zaruri olan nimetler, yer, gök, ay, güneş ışığı ve ateşin kutsallığı gibi...
İyi de, 1900’lerin başında, Hıristiyan Gürcistan sınırını aşıp, gelen Recep Erdoğan’ın dedesi hangi dinin kuluydu?
Şu dönek, dönmelere bakın siz!..
Genleri kompleksler yumağı olan ve her türlü hastalıktan malül Türk büyükleri, tarihi kendileriyle başlatarak geldiler. Tek kişilik kurtarıcı ve yaratıcılar gördük.